Lenin bütün yaşamı süresince kendisine, ama en çok da devrimci davasına sadık kalan kadınlara, bu kadınların oluşturduğu ağa güvendi.
Vladimir İlyiç Lenin’in hayatındaki en önemli ilişkiler genellikle kadınlarla olmuştur. Erkeklerle kurduğu yakın arkadaşlıklarsa çoğunlukla siyasi görüş ayrılıkları yüzünden yarı yolda kaldı. Erkekler onunla ya tam bir mutabakat içinde olmak ve iradesine rıza göstermek ya da ondan uzaklaşmak zorundaydı. Yıllarca sürgünde kalan eski bir sırdaşının belirttiği gibi: “Devrimci hareketten uzaklaşmaya başladığımda Vladimir İlyiç için varlığım sona erdi.” Otuz üç yaşına geldiğinde “siz” yerine “sen” diye hitap ettiği tek kişi küçük kardeşi Dmitri’ydi.
Hayatının büyük bir kısmında etrafında hep kadınlar oldu – annesi, kız kardeşleri, çeyrek asırlık karısı Nadejda (Nadya) Konstantinovna Krupskaya, yoğunluğu bir artıp bir azalan iş ilişkisine ek olarak romantik yakınlığı da olduğu bilinen Inessa Fyodorovna Armand ve on buçuk yıllık sürgün hayatları boyunca Lenin ailesine Avrupa’nın sıkışık pansiyonlarında eşlik eden kayınvalidesi Yelizaveta Vasilyevna Tistrova.
Lenin’in hayatındaki kadınlar genellikle onun için evle ilgili meseleleri halleden, nispeten basit ya da sıradan siyasi görevleri olan angaryacılar olarak görüldü fakat bu oldukça hatalı bir bakış açısı. Lenin çağdaşlarının çoğuna göre daha ilerici görüşlere sahipti ve kadının toplum içerisindeki rolüne düşünülenden çok daha fazla değer atfediyordu. Ama nihayetinde modern anlamıyla bir feminist sayılmazdı çünkü ne de olsa 19. Yüzyıl sonlarının geleneksel Rus burjuva erkeğiydi. Yakın çevresindeki kadınlardan ilgi görmeyi bekler, üzerine titremelerini, ona göz kulak olmalarını isterdi ki, öyle de oldu. Siyasi meseleler söz konusu olduğundaysa onların fikirlerine muhakkak kulak verdi ve erkeklerle kadınlar arasında herhangi bir ayrım gözetmedi.
Karısı Nadya sıklıkla kendine ait görüşleri olmayan ve sadece kocasının sekreteryasını yürüten bir tercüman olarak tasvir edilse de aslolan bundan çok daha fazlasıydı. Nitekim Vladimir İlyiç ile tanışmadan önce zaten bir devrimciydi. Evliliklerinden epey önce tutuklanmış, Sibirya’ya sürgüne gönderilmiş, Rus devrim ateşini canlı tutan yeraltı ağlarında onunla birlikte hayati bir rol oynamıştı. Marksizm ya da siyaset felsefesi üzerine herhangi bir eser kaleme almadı, siyasi taktikler ya da politikalar üzerine nadiren konuştu ve Lenin ile arasında pek fikir ayrılığı baş göstermedi. Fakat parti örgütünün işleyişine her yönüyle hâkimdi. Pratik hayata ilişkin becerileri ve sağlam muhakemesi sayesinde Rus İmparatorluğu döneminde düzinelerce Bolşevik ajanını yönetti. Her şeyden önemlisi Lenin’in hızla değişen ruh halini ve ani öfke patlamalarını kontrol altında tutabilen yegâne insanlardan biriydi ve bu da devrimin başarısı açısından oldukça önem arz ediyordu. Inessa Armand, Lenin’in yaşamındaki yeri yanlış anlaşılan ya da Lenin’in ölümünden sonra Sovyet yetkililer tarafından kasten görmezden gelinen bir başka kadındı. Lenin ile aralarındaki inişli çıkışlı aşk ilişkisi bir yana, Armand kendi kuşağının en tanınmış kadın sosyalistlerinden biriydi. Uluslararası devrimciler toplantılarında sık sık Lenin’i temsil eder ve kendisine özellikle en gizli görevlerin yerine getirilmesinde güvenilirdi. Devrimden sonra Moskova’da kaldı, Lenin’in yanında görev aldı, siyasi açıdan onunla sık sık fikir ayrılığına düşse de her zaman onun yanında kaldı. Armand’ı tanıyanlar – ki, ilginç bir biçimde bu insanlar arasında Lenin’in karısı Nadya da vardı – onun Lenin için öneminin farkındaydılar. Ancak Lenin’in ölümünden sonra seküler dürüstlüğün temel kaidesi olarak Bolşeviklerce teşvik edilen “Lenin Kültü” Inessa Armand ismini tarih kitaplarından tamamen sildi. Armand’ın yazışmaları ve günlükleriyse Sovyetler Birliği’nin son dönemlerine kadar, yaklaşık yetmiş yıl boyunca sansürlendi.
Lenin’in kız kardeşleri Anna ve Maria Ulyanova ise devrimci yeraltı örgütlerinde onunla birlikte çalıştılar. 1864 doğumlu Anna Ilyiniçna Ulyanova ondan altı yaş büyük, Maria Ulyanova ise sekiz yaş küçüktü. Her ikisi de devrimci hareketin önemli birer parçasıydı. Yeraltı ajanlarının Rusya’ya girip çıkmasına, sosyalist literatürün yayılarak taraftar kazanmasına yardımcı oldular. Çarlık dönemi esnasında defalarca tutuklanan ve sürgüne gönderilen Ulyanova kardeşler devrim sonrasında da hareket içinde kalmaya devam edip Sovyet rejiminde önemli roller üstlendiler.*
Lenin bütün yaşamı süresince kendisine, ama en çok da devrimci davasına sadık kalan kadınlara, bu kadınların oluşturduğu ağa güvendi. O ve onun kariyeri için birçok fedakârlık yapan bu kadınlar zaman zaman onun adına inanılmaz riskler aldılar. Nihayetinde devrim tehlikeli bir süreçti ve Lenin kimi zaman onların kendisine olan inancını hafife alsa da bağlılıkları her zaman kalıcıydı.
Erkeklerin çoğu ne kadar acımasız ve alaycı olurlarsa olsunlar annelerine karşı duygusaldır. Lenin ailesine ve yoldaşlarına sık sık annesinden bahseder, “O bir azize,” derdi. Fakat Maria Aleksandrovna, hayatının son yirmi yılında oğlunu nadiren görebildi. Öldüğünde İsviçre’de sürgündeydi ve o vakte kadar Avrupa’da nereye giderse gitsin disiplinli bir görev bilinciyle oğluna düzenli olarak mektup göndermeye devam etti. Mektuplarında siyasete ya da edebiyata nadiren yer veriyor ama ev düzenlemeleri, sağlığı ve seyahatleri konusunda detaylı izahatlar yapıyordu. En büyük tutkularından biri Alpler’e seyahat etmek, dağlarda ya da vahşi kırsalda yaptığı yürüyüşlerde notlar almak, sonra da bunları mektup haline getirerek Lenin’e göndermekti. Ölümünden birkaç hafta önce yazdığı mektup şöyle bitiyordu: “Seni sımsıkı kucaklıyor ve dinç olmanı diliyorum.” Lenin özellikle yaşı ilerledikçe huysuzluğu ve hırçınlığı artan, asabi bir karaktere sahipti. Fakat annesi hakkında hiçbir zaman şikâyetçi olmadığı, belki de karşılıksız sevgi gösterdiği tek kişiydi.Lenin’in annesi Maria Aleksandrovna Blank, 1835 yılında St. Petersburg’da doğdu. Babası kurallara sıkı sıkı bağlı kalmayı tercih eden, sert mizaçlı bir Yahudiydi ki, bu bilgi Sovyet yetkililerce uzun süre gizli tutuldu. Sril Moşyeviç Blank ismiyle Odessa’da doğdu fakat tıp eğitimi aldığı esnada din değiştirerek Alexander Dimitriyeviç Blank ismiyle Ortodoks Kilisesi tarafından vaftiz edildi. Doktor olduktan sonra sık sık Avrupa’da seyahat eden Alexander Blank zengin bir Alman tüccarın kızıyla, Anna Groschopf ile evlendi. Anna Protestandı. Çarlık Rusya’sının din konusundaki katı kısıtlamalarıysa onun Ortodoks inancına geçmesini gerektiriyordu. Fakat o bunu reddetti ve altı çocuğunu da Protestan inancına göre yetiştirdi. **
Alexander Blank doktorluk hayatına Rus İmparatorluk ordusunda cerrah olarak başladı. Ardından polis doktorluğu yapan Blank, kısa bir süre sonra Çelyabinsk Eyaleti’ndeki Zlatoust’a hastane müfettişi olarak gönderildi. Kamu hizmeti sayesinde “devlet müşavirliği” unvanı alan Blank, sahip olduğu rütbeye istinaden soyluluk statüsü talep etti ve elli yaşında emekli olarak Kazan soylularının bir üyesi olarak kaydedildi. Kentin yaklaşık otuz kilometre dışında büyük bir malikanesi, geniş arazileri ve bu arazileri işleyecek olan kırk serfi bulunan Kokuşkino Mülkü’nün sahibiydi. Maria Alexandrovna’nın annesi o üç yaşındayken öldü. Babası Alexander Blank ise ölen karısının kız kardeşiyle, Ekaterina von Essen ile yaşamaya başladı. Bu, o günler için sıradışı bir birliktelikti ve Blank’ın bütün ısrarına rağmen Ortodoks Kilisesi çiftin evliliğine izin vermedi. Çift, 1863 yılına kadar Kokuşkino Mülkü’nde birlikte yaşadı. ***
Lenin’in annesi Maria Aleksandrovna sağlam iradeli, içe dönük bir kadındı. Koyu kahverengi uzun saçlara, ince bir vücuda sahipti. Nadiren modaya uygun ama her halükârda zarif giyinirdi. Evde baskın bir figürdü. Açık duygu gösterilerinden hoşlanmaz, evin içinde kucaklaşmak ya da öpüşmek gibi yakınlıklara izin vermezdi. Çocuklarından derin bir saygı ve hürmet görüyordu. En büyük kızı Anna Ulyanova’ya göre bütün ailenin sevgisini ve mutlak sadakatini kazanmıştı. “Sesini hiç yükseltmez, neredeyse hiçbir zaman cezaya başvurmazdı.”
Kolay bir yaşamı olmadı. Çocuklarını daha sonraları sık sık karşılaşacakları ölümlerden ve gizli polisin sürekli ilgisinden elinden geldiğince korumaya çalıştı. Tutumluydu ama cimri değildi. Aldığı iyi eğitime ve yüksek zekâsına rağmen çocuklarının taraftarı olduğu radikal politikaları hiçbir zaman benimsemedi. Kesinlikle bir Marksist ya da devrimci değildi. Ailesi her şeyden önce geliyordu ve mesele ne olursa olsun her zaman çocukları için en iyi şeyin ne olduğunu bilirdi.
Çocuklarının hepsi farklı zamanlarda, hatta bazen aynı anda hapse atıldı ya da sürgüne gönderildi. Böyle vakitlerde mevcut evinde kalmaya devam etmez aksine her zaman hapishanelerin yakınına ya da sürgün bölgelerine olabildiğince yakın kasabalara taşınır, sık sık yetkililerin önüne çıkarak çocuklarının serbest bırakılması ya da onlara daha iyi muamele edilmesi için kendini küçük düşürme pahasına da olsa onlara yalvarırdı. Zengin değildi ama rahat bir yaşamı oldu ki, çocukları da uzun süre annelerinin malvarlığına güvendi. Onlara sık sık nakit para, giysi, kitap, yiyecek paketleri gönderiyor ve kendisinden yardım istemedikleri için şikâyet etmiyordu. Çocukları içinde ondan en fazla yardım talep eden Vladimir’di. Kitaplarından ve gazeteciliğinden oldukça düşük bir gelir elde eden Lenin bir süre Bolşevik Parti fonlarından kendine maaş bağlanmasını sağlasa da yaşamı sosyal güvenceden yoksundu ve zaman zaman nakit paraya ihtiyaç duyuyordu. Kırklı yaşlarında bile annesinin düzenli yardımı olmadan hayatta kalamazdı. Ama Vladimir, annesi Maria Aleksandrovna Ulyanova’nın dinginliğinin ve sabrının pek azına sahipti. Yine de sahip olduğu çoğu nitelik annesinin sağlam karakterinin mirasıydı. Hatta devrimci hareketin başlarında yakın arkadaşlarından olan Ivan Baranov, “Annesini tanıdıktan kısa bir süre sonra Vladimir İlyiç’teki çekiciliğin kaynağını keşfettim,” demişti.