Elif rüzgârda savrulan çadır perdelerine bakarken, beyaz sakallı sihirbazın sözleri hâlâ kulaklarında yankılanıyordu. Ancak bir şey tuhaftı… Adamın etrafındaki hava dalgalanmaya başladı. Meşalelerin alevleri mor renge büründü.
“Bana dikkatle bak,” dedi Hâkimü’z-Zaman.
Bir anda baston yere düştü. Adamın sakalı rüzgâr gibi dağılıp yok oldu, cüppesi karanlık bir ışıkla genç bir savaşçının kıyafetine dönüştü. Elif’in karşısında artık uzun boylu, keskin bakışlı, siyah saçlı bir genç duruyordu. Gözleri gece kadar koyu ama içlerinde yıldızlar yanıyordu.
Elif nefesini tuttu.
“Bu… siz misiniz?”
“Gerçek hâlim,” dedi gülümseyerek. “Zaman beni yaşlandırmaz. Sadece saklar.”
Kalbi hızla atan Elif, nedense korkmuyordu. Aksine, onu ilk kez görüyormuş gibi hissetti ama aynı zamanda sanki çok eskiden tanıyordu.
“Benim adım Kemal,” dedi genç sihirbaz. “Bu çağda beni böyle çağırırlar.”
O gece Elif’i Osmanlı ordugâhından uzak, ay ışığıyla aydınlanan bir tepeye götürdü. Zamanın çatlaklarını, oyunlar aracılığıyla açılan gizli kapıları anlattı. Elif’in dünyasından geldiğini bildiğini, hatta onu uzun zamandır beklediğini söyledi.
“Ben seni beklemedim,” dedi Elif titrek bir sesle.
“Zaman bekledi,” diye fısıldadı Kemal.
Kemal elini uzattığında Elif’in bileğindeki akıllı saat parladı. Saatin ekranında oyun haritaları değil, eski Osmanlı yıldız haritaları belirdi. Elif’in dokunuşuyla büyü güçleniyor, Kemal’in varlığıyla zaman dengede kalıyordu. Birlikteyken, kader yazılabiliyordu.
Gecenin sessizliğinde göz göze geldiler. Elif kalbinin Osmanlı toprağında attığına inanamadı. Kemal elini yavaşça Elif’in yüzüne götürdü ama dokunmadı.
“Eğer bana bağlanırsan,” dedi, “geri dönüş yolun kapanabilir.”
Elif gülümsedi. “Belki de ait olduğum zaman burasıdır.”
O anda gökyüzünde bir yıldız kaydı. Zaman bir kez daha kırıldı.
Ve Elif anladı: Bu artık bir savaş oyunu değil, zamanın kalbinde yazılan bir aşktı…