Kardelen, sabah gözlerini açar açmaz doğrulup yatağını düzeltti. Havanın içeri girmesi için odasının ahşap penceresini açtı, beyaz tül perdesini kenara çekerek odayı aydınlattı. Ardından elini yüzünü yıkamak üzere banyoya geçti.
Banyo rutubet kokuyordu. Tavan köşelerinde küf lekeleri vardı. Lavabonun hemen yanındaki plastik kovada şeffaf bir sürahi duruyordu. Paslanmış bir musluk, sararmaya yüz tutmuş beyaz çerçeveli ayna ve küçük bir lavabo... Hepsi eskiydi ama iş görüyordu. Lavabonun altındaki dolaptan aldığı sabunla yüzünü yıkadı. Aynanın karşısında uzun, dalgalı saçlarını taradı, yandan ördü. Çilek şeklindeki tokasıyla örüğü bağladı, kahküllerini kulaklarının arkasına itip banyodan çıktı.
Henüz üstünü giymeden önce mutfağa uğradı. Demir çaydanlığa su koyup ocağa yerleştirdi. Büyük bir cezvede birkaç yumurtayı haşlamaya bıraktı. Ardından odasına döndü, ütülenmiş okul formasıyla siyah eteğini giydi. Siyah bez çantasına ders kitaplarını yerleştirip tekrar mutfağa geçti. Yumurtaları ocaktan alıp soydu ve küçük bir metal kaseye koydu. Ardından çayı demledi.
Tam o sırada arkasından bir ses geldi:
"Kardelen, ben yapardım kızım..."
Annesiydi. Göz altları belirginleşmiş, yüzüne yaşından fazla bir yorgunluk sinmişti. Siyah yazmasını başına sıkıca bağlamıştı, alnından dökülen beyaz saç telleri dikkat çekiyordu.
"Bir şey yapmadım zaten. Ben çıkıyorum," dedi Kardelen, arkasını dönmeden.
"Hiçbir şey yemedin ki kızım..."
"Yazılım var bugün, erkenden gidip tekrar edeceğim. Yolda bir simit alırım."
Cevabını verip aceleyle kapıdan çıktı. Girişteki siyah deri babetlerini giydi ve sokağa adım attı.
Marketin önünden geçerken yanından bir araba süzüldü. Araba yavaşladı, Kardelen’in hizasında durdu. Sağ cam inince Kardelen çantasının askısını sımsıkı tuttu, ürkek bir bakışla içeri baktı.
Tugay’dı.
"Okula mı gidiyorsun?"
Üzerinde siyah bir gömlek vardı. Gömleğinin yakasına güneş gözlüğünü iliştirmiş, dışarıdan bakıldığında kendinden emin ve düzgün giyimli bir adam görüntüsü veriyordu.
"Evet," dedi Kardelen kısaca.
"Bırakayım seni."
"Gerek yok..."
Bu sözle birlikte Kardelen adımlarını hızlandırdı. Bu mahallede bir kızın bir erkeğin arabasına binmesi kolayca yanlış anlaşılırdı; hele ki akrabası ya da nişanlısı değilse, dedikodusu eksik olmazdı.
Tugay, uzaklaşan kıza bir süre baktı. İç geçirdi.
"Sapık sanacak şimdi... Ne bok yemeye teklif ettin be oğlum," dedi kendi kendine söylenerek, gazı artırıp mahalleden çıktı. Sabahki ilk derse yetişmek için hızlandı.
Kardelen, okul binasının ağır demir kapısını geçip ikinci kattaki sınıfa yöneldi. Tahta kapının gıcırdayarak açılmasıyla içeri girdiğinde sınıfta yalnızca iki öğrenci vardı. Kaloriferin hemen yanındaki sırada oturan bu iki çocuk, kafalarını deftere gömmüş bir şeyler çalışıyordu. Sınıfta sessizliği sadece kalem sesleri bozuyordu. Hava hâlâ sabahın serinliğini taşıyordu; pencereler buğuluydu.
Kardelen göz ucuyla etrafına baktı. Ön sıralardaki kızlardan biri, ona kısa bir bakış atıp yeniden önündeki notlara döndü. Kardelen, sessizce cam kenarındaki en arka sıraya yürüdü. Ahşap sıranın gıcırdayan sesini çıkararak oturdu. Siyah çantasından defter ve kitabını çıkarıp notlarını incelemeye başladı. Kalemini çıkarırken iç geçirdi, elleri hâlâ evdeki sabun kokuyordu.
Dakikalar ilerledikçe sınıf kalabalıklaşmaya başladı. Ardı ardına gelen ayak sesleri, koridordan gelen konuşmalar sınıfa taşındı. Bazı çocuklar birbirine takılıyor, kimi yüksek sesle gülüyor, kimi hâlâ uykulu gözlerle sırasını arıyordu.
"Lan Emrah! Hani deri ceketini getirecektin lan!" diye seslendi kalabalıktan bir çocuk.
"Annem izin vermedi. Çabuk eskimesin, bayramda giyersin dedi, ne yapayım." diye cevapladı Emrah, ceket hayalini yitirmiş bir yüz ifadesiyle.
"Hâlâ ananın sözünü mü dinliyorsun oğlum!" dedi Mehmet alaycı bir sesle. Omzuyla Emrah’a hafifçe çarpıp güldü. Ardından Kardelen’in oturduğu sıraya doğru yürüdü. Ağır çantasını sıraya bıraktı, ahşap oturağa gıcırdayarak yerleşti.
"Günaydın jelibon!" dedi yüzünde sırıtkan bir ifadeyle.
"Günaydın," diye yanıtladı Kardelen, soğuk ama kırıcı olmayan bir tonla.
Bu sınıfa geldiğinden beri Mehmet, ona hep arkadaşlık etmişti. Kardelen dışa dönük biri değildi, soğuk duruşuna rağmen Mehmet’in samimiyeti onu rahatsız etmiyordu. Belki de okulda güvendiği tek kişiydi. İlk geldiğinde ders notlarını o vermişti. Zaten sınıfın en çalışkanı, en zekisi de Mehmet’ti.
"Çalıştın mı sınava?"
"Pek değil."
"Var mı kafana takılan bir şey? Anlatayım."
"Şu denklem kısmını anlayamadım."
Mehmet defteri Kardelen’in önünden aldı, dikkatle sayfayı inceledi. Bir yandan kalemle bazı yerleri işaret ediyor, bir yandan anlatıyordu. Sınıfın gürültüsü artmıştı. Bazı çocuklar birbirine kalem fırlatıyor, ön sıradakiler kitaplarla enseye hafif şakalar yapıyordu.
"Lan vurma kafama kitabı, salak mısın sen!" diye bağırdı biri.
"Kafana değil beynine denk geldi, merak etme zarar yok!" diye karşılık verdi diğeri.
Bu tatlı atışmaların arasında öğretmenin sınıfa girişiyle herkes yerine oturdu. Ahşap kapı açıldı, orta yaşlı, gözlüklü bir matematik öğretmeni içeri girdi.
"Herkes yerinde mi? Bugün yazılımız var, geç kalan kendine baksın."
Defterler çantalara girdi, kalemler hazırlandı. Kağıtlar ön sıradan arkaya doğru dağıtılırken sınıfı önce bir uğultu, sonra derin bir sessizlik sardı.
Sınav süresi boyunca Kardelen dikkatle sorulara odaklandı. Pek çok soruyu rahatlıkla yapmıştı, yalnızca iki tanesini boş bırakmıştı. İçinden "Fena değildi," diye geçirdi.
Sınav bittiğinde sınıf yeniden hareketlenmeye başladı. Mehmet’in sırasının etrafını birkaç kişi sarmıştı.
"Kanka 3. sorunun cevabı neydi?"
"Yahu ikinci sayfadaki grafik sorusunda neyi soruyordu tam?"
Mehmet elindeki kalemle havada şekiller çizerken anlatıyor, herkes başıyla onaylıyordu. O sınıfın adeta yürüyen cevap anahtarıydı.
Teneffüs zili çalınca Kardelen hemen kantine indi. Sıraya girip bir simit ve bir ayran aldı, arka köşedeki bir masaya oturdu. Ardından Emrah ve Mehmet, ellerinde dumanı tüten çift kaşarlı tostlarla gelip onun karşısına oturdu.
"Şimdi sözlü olacağız ha... Vallahi hiç istemiyorum amına koyum!" dedi Emrah, gözlerini devire devire.
"Küfür etme lan!" diye uyardı Mehmet sertçe. Kardelen küfürlü konuşmaları sevmezdi; Mehmet bunu artık öğrenmişti.
"Kopya vereceksin değil mi?" diye sordu Emrah fısıltıyla.
"Veririm, önüme geç, Selda’yı da kaldır."
"Adamsın!" dedi Emrah, gülerek tostunu ısırdı.
Sohbet arasında herkes elindekini yerken, okulun uğultulu ortamı kantine doluydu. Arka masalardan biri devrildi, bir çocuk yere düşen poğaçasını kurtarma çabasındaydı, gülüşmeler eksik olmuyordu.
Ders zili çalınca herkes sınıfa geri döndü. Öğretmen yeniden içeri girdi, yoklamayı aldıktan sonra ikinci derse geçti.
Kardelen’in içi rahattı. Sınav iyi geçmişti. Camdan dışarı bakarken bir anlığına yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
Okul zili çalar çalmaz Kardelen çantasını omzuna attı, kalabalıkla birlikte okuldan çıktı. Hava, sabahki serinliğini yavaş yavaş bırakıp bahar sıcağına dönüyordu. Okulun sokağından çıkıp sola döndü, birkaç bina ötede dayısının işlettiği küçük bakkala yöneldi. Bakkal, tek katlı eski bir yapının altında, vitrininde güneşten solmuş sakız afişleri asılı, demir kepengi yukarı çekilmiş, önüne iki kasa meyve yığılmıştı. İçeride raflara dizili deterjanlar, şekerler, sigaralar, bisküviler kokusunu birbirine karıştırmıştı.
Kapı zili tıngırdadı, Kardelen içeri girdiğinde dayısı Dursun, tezgâh arkasında küçük hesap makinesine bir şeyler yazıyor, ardından deftere geçiriyordu. Başını Kardelen’e çevirdi, kaşlarını çatmıştı.
"Kızım bu saatte mi gelinir? Dükkanı sana emanet edeceğim, yarım saat geçti saat."
Kardelen çantasını tezgahın altına bırakırken, yüzünde mahcup ama ölçülü bir ifade belirdi.
"Hocayla işim vardı dayı. Yazılıdan sonra soruları konuştuk."
Dursun, başını iki yana salladı. İç geçirdi, ceketini askıdan alıp koluna geçirdi.
"Hadi bakalım. Ben eve geçiyorum, gözün müşterilerde olsun bir şey alıp götürmesinler. Akşam ekmek almayı unutma, dükkân sende."
"Tamam dayı."
Dursun, dükkândan çıkarken, Kardelen raftan bir ıslak mendil aldı, tezgâhı silmeye başladı. Ardından kasaya geçti, gelen birkaç müşteriyle ilgilendi. Saate baktı; saat 17.02’yi gösteriyordu.
Kapı zili yeniden çaldı.
Dükkanın eşiğinde beliren adamı görünce Kardelen istemsizce toparlandı. Siyah pantolonu, ütüsü bozulmamış siyah gömleğiyle Tugay girdi. Göz ucuyla Kardelen'e baktı, adımları kendinden emindi. Tezgâha yaklaştı, dudaklarının kıyısında hafif bir gülümsemeyle:
"Malbora Red."
Kardelen göz teması kurmamaya çalışarak arkasını döndü, sigara rafından istediğini uzattı.
"Buyur abi."
Tugay, parayı uzatırken bakışlarını kızın yüzünde gezdirdi. Kardelen’in yanağında hâlâ solgunluk vardı, okul forması altından çıkan bilekleri ince ve solgundu. Her zamanki gibi "abi" demişti. Bu, hoşuna gitmiyordu. Onun gözünde Kardelen, sıradan bir mahalle kızı değildi. Duru, suskun ama dikkat çeken bir hali vardı.
Tam bu sırada kapı yeniden açıldı. Bu sefer içeri Mehmet girdi. Üzerinde okul forması hâlâ duruyordu ama kravatı gevşetmiş, gömleğin düğmeleri biraz açılmıştı. Elinde çikolata ve gazoz aldı, sonra tezgâha yaklaştı. Göz ucuyla önce Tugay’a baktı.
"Selam Tugay abim, kolay gelsin."
Tugay kısa bir baş selamı verdi.
"Ne bu hal!"
"Anam temizliğe girişmiş eve girmek istemedim."
Tugay ufak bir gülümseme ile başıyla onayladı.
Mehmet döndü Kardelen’e:
"Jelibon, naptın?"
Kardelen hafif tebessümle yanıtladı.
"İş güç işte."
"Yardım edeyim mi?"
"Yok pek müşteri yok zaten."
İkili kısa bir bakışta gülüştüler. Mehmet parasını uzattı, Kardelen eliyle kasaya koydu. Sohbetleri doğaldı, samimiydi. Ama bu kısa sahne bile, Tugay’ın içini bir kıskanmayla yaktı. Göz ucuyla Mehmet’i süzdü. Okul çocuğuydu işte. Ama Kardelen’in ona bu kadar yakın ve rahat davranması sinirini bozmuştu. İçinden geçirdi:
"Birbirlerine mi yanık bunlar? Çocuk gibi ama... Kız da fena bakmadı hani."
Mehmet aldığı gazozu kafasına dikti, sonra:
"Akşam notlara tekrar bakarsan, uğrarım anlatırım."
"Olur, sağ ol."
Mehmet gülümsedi, ardından çıkıp gitti.
Tugay, bakışlarını bir süre Kardelen’in ellerinde tuttuğu bozuk paralara dikti. Sonra gözlerini kızdan çekip cüzdanını kapadı.
"Kolay gelsin." dedi kısa bir tonla.
"Sağ ol abi."
Kapı zili yeniden çaldı, Tugay dışarı çıktı. Hızlı adımlarla sokağın karşısındaki kahvehaneye doğru yürüdü. İçeriden sigara dumanı, okey taşlarının şıkırtısı ve futbol muhabbetleri yükseliyordu. Masalardan birine geçti, arkadaşları çoktan başlamıştı okeye. Sandalyeye otururken hâlâ aklında marketin içindeki sahne vardı. Mehmet’in gülümsemesi, Kardelen’in mahcup ama sıcak bakışları...
Tugay, düşüncelerine dalmış, okey taşlarını özenle dizmeye koyulmuştu. Parmakları taşlara alışkın bir ustalıkla dokunurken, zihnindeki karmaşa bir nebze olsun dağılmıştı.
Aradan iki saat geçmişti ki, kahvehaneye Ferhat ve onun serseri takımı girdi. Tugay, Ferhat’la göz göze geldiği an, ikisinin de gözlerinden eksik etmediği nefret kıvılcımları havada çarpıştı. Ferhat, en uzak masaya geçti, yanındakilerle oyuna daldı.
Gürültü, duman ve iskambil kartlarının tıkırtıları arasında kapı yeniden aralandı. İçeri, sanki başka bir dünyanın rüzgârını getiren biri girdi: Kardelen.
Tugay, onu fark ettiği an sırtından aşağıya bir ürperti indi. Bakışlarını hemen istemsizce Ferhat’ın masasına çevirdi. Adam, Kardelen’i süzüyor, bakışlarında açık bir beğeniyle sırıtıyordu. Masadaki diğerleri ise, kahvehaneye kadın adımı beklemedikleri için kıza şaşkınlıkla bakıyordu.
Kardelen, doğrudan kahvehanenin sahibi Hüseyin Bey’in yanına gitti, bir şeyler konuştular. Sonra başıyla onaylayarak tepsiyi eline aldı. Sessizce, kendinden emin bir şekilde masaları dolaşmaya, boş bardakları toplamaya ve sipariş almaya başladı.
Tugay’ın içi fena halde kabardı. Kalbi sıkışıyor gibiydi. Böyle bir ortamda, bu kadar adamın arasında, nasıl olur da bu kız çalışmaya mecbur kalırdı? Mahallenin delikanlı çocukları dururken, neden Kardelen?
Boynundaki damarlar iyice belirginleşmişti. Masadakiler onun halinden bir şeylerin ters gittiğini anladı.
“Ne işi var bunun burada?” dedi Kerem, sessizce.
“Baksana, çalışmaya gelmiş. Dursun şerefsizi göndermiştir kesin. Geçen gün kahveye ortak oldu ya. Kendisi yatıyor, kızını da buraya sürmüş işte.”
Tugay, Ferhat’ın ve onun pis arkadaşlarının Kardelen’e dikilen gözlerini gördükçe öfkesi artıyordu. Ama öfkesinin altına sızan başka bir şey vardı: Kalbine çöreklenen, ansızın gelen bir hayranlık. İlk kez gördüğü günden beri, birine karşı bu kadar korumacı, bu kadar sarsılmış hissetmesi onun için bile yeniydi.
Tam o anda Kardelen onların masasına geldi. Sessizce tepsisini uzattı, bardakları toplamaya başladı. Hiçbirinin yüzüne bakmıyor, işiyle meşguldü.
Tugay’ın bardağını almak için uzandığında, Tugay da elini bardağın altına koydu. Ellerinin temas ettiği o an, zaman sanki bir anlığına durdu.
Kardelen, başını kaldırıp ona baktı. Gözlerinde şaşkınlık, hatta biraz da tedirginlik vardı. Tugay ise öfkesini bakışlarının altına saklamış, gözlerini ondan ayıramıyordu.
O an Tugay için her şey değişmişti. Mahallenin ağır abisi, ilk kez bir kızın varlığıyla bu kadar sarsıldığını hissetti.
“Yenisini mi istiyorsun, abi?” dedi Kardelen, tepsisini hafifçe yana eğerek.
Tugay, gözlerini kızın yüzüne dikti. Yutkundu. Sözleri sertti ama tonu karışıktı, içinde hem öfke hem başka bir şey vardı.
“Ne işin var senin burada?”
Kardelen duraksadı. Sesindeki ciddiyet, kendini savunma ihtiyacı hissettirdi.
“Çalışıyorum.”
Tugay’ın kaşları çatıldı, gözlerinde bastırılmış bir öfke belirdi.
“Çalışacak başka yer mi kalmadı Kardelen?”
Adını onun dudaklarından duymak Kardelen’i bir an duraklattı. Sanki adı ilk kez bu kadar gerçek çıkmıştı birinin ağzından. Gözlerini kaçırmadan, elini bardağın altından çekti.
Bakışları sertleşmişti. Sessizce öfkesini belli etti.
“Dayım... iyi hissetmiyor kendini. O yüzden beni gönderdi.”
Tam da tahmin ettiği gibi. Dursun yine ortadan kaybolmuş, kızı öne sürmüştü.
O sırada Ferhat’ın masasından ses geldi.
“Bacım, bir bak hele!”
Kardelen istemeden o yöne döndü. Tepsiyi tutan elleri titremiyordu belki ama adımlarında bir tereddüt vardı. Tam o masaya yönelmek üzereydi ki bileğinden bir el onu yerinde tuttu. Şaşkınlıkla arkasına baktı.
Tugay’dı.
Elini hızla çekti, ama adamın bakışları hâlâ üzerindeydi. Ne yapmaya çalıştığını sormadı, ama söyleyeceği şeyi doğrudan, sorgusuz söyledi:
“Eve geç.”
“Sebep?”
“Geç işte. Dayını gönder bana.”
Kardelen, Tugay’a dikkatle baktı. Artık onun kim olduğunu biliyordu. Mahallenin ağır abisiydi. Sadece sesi değil, gölgesi bile sokakta yürürken insanların saygıyla çekildiği cinstendi. Genç kızların onun ardından fısıldaştığını, hayranlıkla baktıklarını çoktan fark etmişti.
Şimdi ise, kahvehanedeki herkesin gözü onun üzerindeydi. Daha fazla dikkat çekmek istemiyordu. Gözlerini kaçırdı, başını hafifçe eğdi. Hiçbir şey demeden tepsisini tezgâha bıraktı ve kahvehaneden çıktı.
Tugay, tam karşısında oturan Ferhat’la göz göze geldi. Adam, memnuniyetsiz ve kıskanç bir suratla onu süzüyordu.
Ama Tugay’ın umrunda değildi. Bu mahallede, onun olduğu yerde Kardelen’in ezdirilmesine izin veremezdi.
Çok geçmeden kahvehanenin kapısı bir kez daha açıldı. İçeri Dursun girdi. Elinde tespihi gevşekçe sallanıyor, ayağındaki sivri burun ayakkabının topukları ezilmiş, terlik gibi sürünüyordu. Üstüne giydiği ince mont, yaşına göre fazla genç kaçıyordu ama o bu hâliyle bile mahallede “ağabey”lik taslamaktan geri durmazdı.
Gözleriyle hemen Tugay’ı buldu. Adımlarını sertleştirerek ona doğru yürüdü.
“Hayırdır Tugay?” dedi, sesi kontrollü ama gözlerinden sabırsızlık okunuyordu. “Yeğenimi göndermişsin... ‘Dayın gelsin’ demişsin?”
Kahvehane bir anda sessizleşti. Tüm gözler okey masasında birbiriyle karşı karşıya gelen iki adama çevrilmişti.
Tugay, ağır ağır arkasına yaslandı. Tespihin şıkırtısı, bardakların tınısını bastıracak kadar sinirliydi ama o gayet sakindi.
“Bir kızı kahvehaneye sokmak ne demek Dursun abi?”
Dursun gözlerini kıstı. Sesini yumuşatmaya çalışarak, “Hastaydım,” dedi. “Gelemedim. İşler Hüseyin’e kalınca, yardım etsin diye gönderdim.”
Tugay başını yana eğdi. Gülmedi ama ses tonu alaycıydı.
“Yeğenin de her işine yardım etmesin ya Dursun abi.”
Dursun’un kaşları çatıldı. “Ne demek o şimdi?”
Tugay’ın sesi biraz daha yükseldi, ama hâlâ kontrol altındaydı. O konuşurken kahvehanedeki herkes oyunlarını bırakmış, başlarını çevirip sadece onu dinliyordu.
“Ne mi demek? Hem okuyor Kardelen, hem markete bakıyor. Şimdi de kahve mi işletecek bu kız? Üstelik böyle bir ortamda? Seninle aynı sofraya oturan her adam burayı bilir Dursun abi. Burası erkek yeri. Laf döner. Göz döner. Niye o kıza döndürüyorsun?”
Tam o sırada araya orta yaşlı bir adam—Ertan abi—girdi. Sesini yükseltmeden ama tepkiyle:
“Tugay… Kardelen kızımızdır, bacımızdır. Bizden yana yamuk olacak diye mi böyle afra tafra? Ayıp oluyor ama.”
Kahvehanede uğultu yükseldi. Bazı adamlar başlarını salladı, birkaç tanesi mırıldandı. Ama o uğultu, Tugay’ın bir tek bakışıyla kesildi. Gözlerini Ertan’a dikti. Sanki kahvenin içi bir anda buz kesmişti.
“Öyle diyorsan Ertan abi,” dedi ağır ağır, “haftaya yengeyi, kızını da gönder. Arada onlar da baksın kahveye. Sonuçta hepimiz biriz ya hani… Bacımızdır, anamızdır. Öyle değil mi?”
Yanında oturan Cevat ve Kerem hafifçe güldüler, başlarını onaylarcasına salladılar. Mahallede Tugay’ın sözünün üstüne laf söylenmezdi. O konuştu mu, hava bile yerini bulurdu.
Ertan bozuldu, yutkundu. Boğazını temizledi, ama sesi çatallandı:
“Olur mu öyle şey? Ne işi varmış benim kızımın, karımın burada?”
Tugay, gözünü Dursun’dan ayırmadan cevap verdi.
“Ben de onu Dursun abiye anlatmaya çalışıyorum işte.”
Sonra Dursun’a döndü. Bakışı sertti, tonu keskin.
“Bu kahvehanede bir kadının ne işi varmış, hele ki senin yeğenin gibi bir kızın?”
O an Dursun, sadece Tugay’a değil, mahalleye de hesap verdiğini fark etti. Özellikle Ertan’ın “kızımın ne işi var” çıkışı, söylediklerinin halk nezdinde ne kadar ikiyüzlü göründüğünü yüzüne vurmuş gibiydi. Tugay, lafı kıvırmadan ama muhatabını rezil etmeden konuşmuştu.
Kahvede sessizlik hâkimdi artık. Tugay’ın ağırlığı, tüm masalara çökmüştü.
-Karım, kızım, bacım…-
Hep böyle derlerdi ama dilleriyle söylediklerini bel altları yalanlardı. Tugay, bunu iyi bilirdi. Mahallenin ağzı başka konuşur, gözü başka bakardı.
Dursun başını önüne eğdi. Ne diyeceğini biliyordu ama içinden geçeni söyleyemeyecek kadar ezilmişti.
“Haklısın...” dedi sessizce, neredeyse mırıldanarak. “Bir an düşünmedim.”
Tugay, gözlerini ondan ayırmadan başını hafifçe salladı.
“Git sen dinlen abi. Biz buluruz yerine birini.”
“Tamam aslanım. Sağ olasın.”
Dursun, kahveden çıkarken arkasında bıraktığı hava, dağınık bir suçlulukla doluydu.
Tugay oturduğu yerden hafifçe doğruldu, başını Cevat’a çevirdi.
“Kardeşin Samet’e söyle, iki arkadaşını da alsın gelsin. Akşama kadar yardım etsinler Hüseyin abiye.”
Cevat hiç düşünmeden cebinden telefonunu çıkardı. “Arıyorum şimdi,” dedi ve numaraları tuşlamaya başladı.
Tugay’ın bakışlarıysa hâlâ Ferhat’taydı. Oturduğu yerden bir santim kıpırdamamıştı ama bakışları adeta masaya gidip geldi. Ferhat, her zamanki o kendinden emin edayı takınmaya çalışsa da gözlerini kaçırmak zorunda kaldı. Tugay’ın gölgesi, kahvehanedeki her erkeğin üstüne çökmüştü.
O sırada Kardelen’in adımları kafasının içinde yankılandı sanki. Kız gitmişti ama kokusu kalmış gibiydi havada. O sessiz geliş, o kimseye bakmadan dolaşışı, ardından o masum öfkeyle bakışı... Tugay’ın aklında dönüp duruyordu.
Bu kız, bu mahallede rahat edemeyecek kadar güzel bir kızdı. Duruşuyla, masumluğuyla, inadına kendini gösteren o edayla...
Ve Tugay artık şunu biliyordu:
Bu kız onun kafasını karıştırıyordu. Ama mesele bu değildi.
Asıl mesele, Kardelen’in bu mahallede yalnız kalamayacak kadar dikkat çekiyor olmasıydı.
Ve o yalnızlığı, ancak o önleyebilirdi.