Gri havanın etkisiyle belirgin olmasa da dikkatli bakılınca kırmızı gözleri rahatça seçebiliyordum.
Beklemediğim bir şekilde anlayışlı bakıyordu.
Sanki kaçacağımı biliyor gibi ya da bir gün bunun olacağından eminmiş gibi.
Eleanor.
Gözlerimi ondan ayırmadan izlemeye devam ettim, Ivan'a seslenmesini ya da belki de bana doğru yaklaşarak arabaya götürmesini bekliyordum ancak hiçbirini yapmıyordu.
Şiddetli rüzgarın etkisiyle dağılan sarı saçlarını yüzüne geliyor, kırmızı gözlerini saklıyordu.
Hareket etmeden ona bakmayı sürdürdüm sonunda bakışlarını başka bir yöne çevirerek yanımdan yürüyerek geçip gitmişti. Gizlenmeye devam ederek durağın etrafından dolandım sessizce ona baktım.
Bu hiç mantıklı gelmiyordu, Ivan beni yakalayarak kollarının arasına hapsettiğinde arabaya sürüklerken canım için nasıl yalvaracağımı ya da öyle bir durumdayken bile tekrar nasıl kaçabileceğim ile ilgili planlar kuruyordum.
Eleanor kısa sürede oldukça uzaklaşmış, Ivan'ın yanına giderek beraber aksi yönde yürümeye devam etmişlerdi.
Bunun anlamı gitmemize izin veriyor olduğu muydu? Görmemiş gibi davranıp öylece uzaklaşacak mıydı? Bu sorular için bile vakit yoktu buradan hemen gitmeliydik.
Eğer Eleanor gerçekten kaçmam için bir fırsat veriyorsa kaybedecek vaktim yoktu. Bu fırsatı kullanmak zorundaydım.
Birinin aniden koluma dokunmasıyla yerimden sıçrayarak hızla arkama döndüm. Anna endişeli gözlerle bana bakıyordu.
" Buradalar. "
Burada olduklarını çoktan biliyordum hatta bilmekle kalmamış yakalanmıştım bile.
" Biliyorum. " Dedim hızlıca.
Anlaşılan o da yakalanmıştı ve Eleanor bana yaptığı gibi onun da gitmesine izin vermişti. Ya da belki de sadece uzaktan görmüştü.
" Hemen gitmeliyiz. "
Kolumdan tutarak beni otobüslerin arasına sürüklemiş, hızlı adımlarla yürümeye başlamıştık. Korku yeniden bir zehir gibi vücuduma girmiş yavaşça ele geçiriyordu.
Kalabalık insanların arasında kaybolmayı düşünüyordum ancak Ölümden Doğanlar'ın nasıl bir tür olduğunu bile bilmiyordum. X-ray görüşleri var mıydı? Yoksa yalnızca vahşi yırtıcı bir canavar türünden mi ibarettiler?
Otobüslerden birine bindiğimizde burasının da kalabalık olması bir an içimi rahatlatsa da saniyeler içinde hareket etmeye başlamıştık. Otobüs Ivan'ın arabasının yanında ayakta durduğu alana doğru ilerliyordu.
İnsanların arasında hafifçe eğilerek gözden kaybolmaya çalıştım.
Eğer şuan yakalanırsak Ivan'ın otobüste ki herkesin öldürmesi gerekse bile beni alıp götüreceğini biliyordum hatta bundan emindim.
Ivan arabanın kapısını sertçe açmış, sinirle Eleanor'a bir şeyler söylüyordu. Eleanor ise onu dinliyor gibi görünmüyordu, kırmızı gözleri kısa bir an kalabalık insanlara rağmen beni bulmuştu.
Onun anlık kısa bakışıyla bile kalbim yeniden boğazımda atmaya başlamıştı.
Gerçekten de gitmemize izin veriyordu, minnettardım.
Yaklaşık yarım saat süren otobüs yolculuğundan sonra oldukça ıssız ormanın derinliklerinde bir yerde inmiş ve bir süre yürümüştük.
Orman yolu arabaların girebileceği kadar bir genişliğe sahip değildi. Ormanın içinde hiçliğe doğru yürüdüğümüzü düşünsem de Anna nereye gittiğini biliyor gibi hızlı ve sert adımlarla ilerlemeye devam ediyordu.
Bacaklarıma ağrılar girmeye başladığında söylenmeye hazırlanıyordum ancak sık ağaçların arasında görüş açıma bir ev girmişti
Tek katlı, küçük tatlı bir bahçeye sahip yalnız bir evdi.
Belki çok yalnız sayılmazdı, ağaçların arasından çok dikkatli bakıldığı zaman uzakta başka bir evin daha silüeti görünüyordu.
Anna, bahçenin küçük çürümüş çit kapısını iterek içeriye girmiş bende hızlı adımlarla onu takip etmiştim.
" Burası da neresi? "
" Burada bekle, anahtarı bulacağım. "
Bahçenin etrafında dolanarak evin yan tarafına geçmiş ve gözden kaybolmuştu. Sessizce onu beklerken kirden görünmeyen cama doğru yaklaştım. İki elimi siper ederek gözlerimi dikkatlice içeride gezdirdim.
Oldukça sade az eşyalı bir ev gibi duruyordu, uzun süredir kullanılmadığı oldukça belliydi. Üstü örtülü eşyalar yıllardır yerlerinden hareket etmemiş cansızca bekliyorlardı.
" Sen yabancısın. "
Duyduğum sesle irkilerek arkama döndüm, bakışlarım hızla çitlerin hemen arkasında duran sesin sahibini bulmuştu. Görünüşe ve boyuna bakılırsa en fazla yedi yaşında olmalıydı.
" B-Ben bir arkadaşıyım. "
Küçük eliyle evi işaret etmiş bakışlarını üzerimde sabit tutarak şüpheyle konuşmuştu.
" Ama ev sahibi öldü. Orada yıllardır kimse yaşamıyor. "
Başımı onaylar şekilde sallayarak gözlerimi kaçırdım. Oldukça bilmiş görünüyordu ve ona verebilecek akıllıca bir cevabım yoktu.
Hadi Anna bir anahtarı bulmak bu kadar uzun sürmemeliydi.
Oldukça ıssız bir orman olmasına rağmen bu küçük çocuğun burada yalnız başına ne yaptığını düşünmeden edemedim. Yetişkin bir insanın bile burada dolaşmaktan ürkeceğinden emindim ancak oldukça korkusuz duruyordu sanki buraları ezbere biliyormuş gibi.
" Peki sen burada ne yapıyorsun? "
Elinde tuttuğu dal parçasını çamura saplayarak göğsünü kabarttı. Küçük bir kız çocuğu olmasına rağmen ormandan hiç de korkuyor gibi görünmüyordu aksine küçük bedeniyle her şeye göğüs gerebilecek bir kararlılık vardı gözlerinde.
" Keşif. "
Hafifçe gülümsedim, üstünde ki çamur ve yüzünde ki tozdan tam olarak göremesem de yüzü oldukça tatlıydı.
" Sonunda buldum. Lanet anahtar bile fosil olmuş. "
Anna elinde sallayarak üzerinden toprak parçalarının dökülmesini sağladığı anahtarı getirerek bana baktı ardından gözleri kapıda ki küçük yabancıya kaydı. Küçük kızı gördüğüne şaşırmış gibi durmuyordu.
" Nadine? "
Küçük kız tuttuğu dal parçasını sapladığı çamurdan çıkararak havada salladı.
" Dianna! "
Nadine çitlere yaslanarak hevesli bir şekilde Anna'yı izlemeye devam etti. Oldukça heyecanlandığı yerinde duramayan kısa bacaklarından rahatça anlaşılıyordu.
" Anneannemin tek komşusu Hillary'nin torunu, Nadine. "
Bana bakarak söylediği cümlelerle Nadine gülümseyerek yerinde zıpladı, oldukça mutlu görünüyordu. Bu ıssız ormanda oldukça yalnız olmalıydı.
Anna elinde tuttuğu anahtarı çevirerek kapıyı zorladı. Üçüncü denemesinde açılan kapıyla yavaş adımlarla içeriye girdi.
" Orada bir fare var, adı Gally. Tavan arasında yaşıyor ama korkmayın zararsız. "
Eski sıradan hayatımda olsa bu eve asla giremezdim ancak bir avuç insan dışı yaratıklarla aynı evde yaşadığımı düşünürsek Gally ile yatağımı bile paylaşabilirdim. Nadine çitlere kollarını dayayarak meraklı gözlerini kapıdan içeriye çevirdi.
Anna içerde bulduğu bir mumu yakarak odanın aydınlanmasını sağlamıştı. Güneş hala batmamış olsa da evin içi oldukça karanlıktı. Ormanın içine saklanmış bir ev için bu iyi bile sayılırdı belki de. İçeriye girmek ve bulduğum ilk yerde yatmak istiyordum ancak Nadine hala çitlerin ardında hevesle bana bakıyordu. Onu bu ormanda tekrar yalnız bırakmak istemiyordum. Eğer bende Anna'nın peşinden içeriye girersem dışarıda bizi beklemeye devam edecek gibi görünüyordu.
" Gally ile arkadaş gibisin. Neden gelip onunla konuşmuyorsun? Bizi rahatsız etmemesini söyler misin? "
Başıyla hızlıca onaylayarak boyuna kadar gelen tahta çitleri açarak içeriye girdi.
" Tabiki! Biz arkadaşız. Eğer istiyorsan onunla konuşabilirim. "
" Teşekkür ederim. " Dedim kibarca.
Nadine çamur olmuş ayakkabıları ile koşar adımlarla bahçeye girmiş, arkasından çit kapıyı kapatmayı unutmamıştı.
Bense dikkatlice içeriye girdim, eski merdivenleri yavaş adımlarla inmeye başladığımda temkinli bir şekilde etrafa göz atıyordum. Burası her an başımıza yıkılacak gibi duruyordu, eskimiş tahta parçaları ve duvarlar ufak bir rüzgarda bile tuzla buz olabilirdi.
İçerisi eski olmasına rağmen aslında oldukça kullanışlı görünüyordu. Depo ya da çürümeye başlamış eşyalar bekliyordum ancak fena değildi. Anna elinde tuttuğu birkaç mumu da yakarak odanın farklı köşelerine dağıttı.
Şimdi etraf daha net seçiliyordu, dışarısı çok fazla karanlık olmasa da ev derin ağaçların arasında kuytu bir köşeye saklanmış gibiydi ayrıca hava git gide kararmaya başlıyordu.
Anna elinde tuttuğu minderleri açarak geniş koltuğun üzerine serdi. Gıcırdayan eski tahta bir dolaptan çıkardığı battaniyeyi kenarda duran masaya bırakarak bana baktı. Anlaşılan o da benim gibi yalnızca yatarak dinlenmek istiyordu.
" Babanla ne konuştun? "
Beklemediğim bir soruydu bu yüzden bir süre duraksadım.
Onunla beraber kaçma planımdan bahsedersem beni azarlayacağını hissediyordum ama yapabileceğim başka bir şey yoktu. Seçeneği bol bir kız değildim ben sadece yalnız bir kızdım. Doğru düzgün arkadaşlara, akrabalara ya da bir aileye bile sahip değildim.
" Babamla gideceğiz. "
Başını hafifçe onaylar şekilde salladı. Herhangi bir şey söylememiş olması beni şaşırtırken ona bakmayı sürdürdüm.
" Sen? " Dedim sessizce ama beni duyduğunu biliyordum.
Nadine elinde tuttuğu bir tabureyi düşürünce bakışlarım ona kaydı. Bir elini havaya kaldırarak ürkekçe gözlerime baktı.
" Üzgünüm, elimden kaydı siz devam edin. "
Düşürdüğü tabureyi yerden alırken hafifçe gülümsedim. Ellerini yıkamak için mutfak çeşmesine yetişmeye çalışıyordu.
Kısa bacaklarıyla dikkatli bir şekilde üstüne çıkmış yüzünü yıkamaya başlamıştı. Toprak ve tozdan arınan yüzü canlılığını geri kazanıyor pembe yanakları ortaya çıkıyordu.
" Fewston'a dönemem, artık burada da kalamam ama elimde bu evden başka hiçbir şey yok. "
" Bizimle gel. " Dedim hızlıca.
Bu teklifi yapmayı bende beklemiyordum ancak böyle bir dünyanın içine çekilmiştik ve onu şimdi yarı yolda bırakmak istemiyordum. Babamın bu durumu sorun edeceğini sanmıyordum. Sorun edilecek o kadar çok şey varken Anna bize yük olmazdı.
" Yani gerçekten gidebileceğinize inanıyorsun? "
Kaşlarımı çatarak mum ışığında parlayan mavi gözlerine baktım. Oturup her şeyi kabullenmeli miydim? İnanmayıp ne yapabilirdim bilmiyorum. Elimde yüzlerce fırsat yoktu, hiçbirimizin yoktu ve ne yapabilirsem yapmaya çalışıyordum yalnızca.
Eğer kabulleneceksek başından beri neden bu kadar zahmete girerek kaçmıştık ki? Ivan ile aramda yalnızca adım mesafesi olduğunda yalnızca ona doğru yürümeliydim.
Belki de dediği gibi iyi bir fikir değildi ancak yapabileceğim başka hiçbir şey yoktu. Seçenek yoktu.
" İnanmaktan başka çarem yok. Seçenek yok. "
Nadine elinde tuttuğu su bardağını kenara koyarak bana doğru yaklaştı.
Yanımda ki boş koltuğa oturarak sessizce bizi izledi.
" Tuzağın içine gitmek de bir seçenek değil. "
Babamın tuzak olduğunu düşünüyordu, aslında bu ihtimal benim de aklımdan geçmedi diyemezdim ancak ona inanmak istiyordum. Şu dünyada gerçekten inanarak güvenebileceğim biri olsun istiyordum.
" Babam bir tuzak değil. "
" Şimdiye kadar neredeymiş? "
Bir bakıma haklıydı ve bu durum canımı sıkıyordu. Babama sinirleniyordum onu korumak zorunda kaldığım için, beni, onu haklı çıkarmaya çalıştığım bir duruma soktuğu için kızıyordum. Ivan'ın beni Fewston'dan götürdüğü zamanı düşününce babam geri dönmemi kesin bir dille söylemişti ve şimdi birden neyin değiştiğini bende merak ettim.
" Sen gittikten sonra neler olduğunu bilmek ister misin Michel? "
" Sen neden bahsediyorsun? " Dedim dişlerimin arasından sertçe konuşarak.
" Sen ortadan kaybolduğunda babanın ilk yaptığı şey okula gelerek kaydını sildirmek oldu. Öğretmenlere dediği şey ne biliyor musun? Seni yurtdışına okuman, daha iyi bir eğitim alabilmen için göndermiş. "
Gözlerimin dolmasına engel olamıyordum. Anna yine o eski okulda ki haline geri dönmüş gibiydi yine acımasızdı. Babam yokluğum yüzünden okulla başı belaya girmesin diye beni yurt dışına gönderdiği yalanını uydurmuştu demek. Onun için eğitim hayatım önemli falan değildi hatta hayatım bile umurunda olmayabilirdi. Beni öylece kana susamış bir yaratığın ellerine bırakarak teslim etmişti.
" Annenin o yaratıklardan biri olduğunu ve babanın seni canavarların eline teslim ettiğini düşünürsek hala onların seçenek olduğundan bahsediyorsun. Babanın seni onlardan koruyabileceğini mi sanıyorsun? "
" Korumasını beklemiyorum bu yüzden kaçarak uzaklara gideceğiz. "
" Nedenini bilmiyorum ama istedikleri sensin. Senin peşinden gelecekler ve babanın yanına giderek onu da tehlikeye attığını göremiyor musun? Karşımızda doğaüstü canavarlar var tanıdığın hiç kimse bir seçenek değil. "
İçimde büyüyerek boğazıma yerleşen yumru canımı yakıyor, ağlama isteği uyandırıyordu. Ben yalnızca annesi olmayan babası ve dadısıyla yaşayan asosyal bir kızdım. Bütün bunlarla baş edebilecek gücüm yoktu ben yalnızca yaşamaya çalışıyordum.
" O zaman hiçbir seçeneğimiz yok. Kaçmak için neden bu kadar uğraştık? "
Anna mavi gözlerini sinirle etrafta gezdirmiş ardından hızla tekrar gözlerimi bulmuştu.
" Yaşamak için. Tek seçenek sensin. Kendinsin. "
Nadine oturduğu koltuktan zıplayarak yerde duran yastıklardan birini kucakladı. Bu gergin tartışma beni olduğu kadar onu da rahatsız etmiş olmalıydı. Bilmiş gözlerini üzerime dikti.
" Neden kaçıyorsunuz? Canavar dişleri olanlardan mı? "
Aynı benim gibi Anna'nın da mavi gözleri şaşkınlıkla açılmış ve bakışlarımız birden Nadine'i bulmuştu. Canavar dişleri olanlar derken Ölümden Doğanlar'dan haberi olabilir miydi?
" Sen nereden biliyorsun? " Dedi hayretle Dianna.
Arkasında duran koltuğa oturarak Nadine baktı. Bu küçük çocuk sandığımızdan çok daha fazlasını biliyor olabilirdi.
" Büyükannem anlatıyor. Kırmızı gözleri, sivri dişleri olan canavarlar insanları yemeğe gelirler. "
Olduğu yerde etrafında dönerek tuttuğu yastığı yavaşça koltuğa geri bırakmıştı. Ardından sözlerine şarkı söyler gibi ritim katarak devam etti.
" Eğer uslu bir kız olmazsan, canavarlar gelirler sen kaçmazsan. Onlar sadece kana aç, bunları unutma yalnızca kaç. "
Hillary. Bizim gibi Ölümden Doğanlardan haberi olan birileri vardı anlaşılan. Anna ayağa kalkarak yaktığı mumları seri hareketlerle söndürmeye başladı. Köşede duran ceketini alarak çıkış kapısına yöneldi.
" Gidip Hillary'i ziyaret edelim. Belki sorularımızın cevaplarını verebilir. "
Başımı onaylar şekilde sallayarak yerimden kalktım. Nadine de bahçeye bıraktığı dal parçasını yeniden eline alarak zıplayarak önden yürümeye başladı. Hırkamı hızlıca üstüme geçirerek eski gıcırdayan tahta kapıyı çekerek kapatmıştım.
Ağaçların arasından biraz görünse de yürüdükçe fark etmiştim ev aslında oldukça uzaktı ya da belki de ıslak toprak ve orman şartları bizi oldukça yavaşlatıyordu.
Nadine bizden önce eve ulaşmış hızlı adımlarla içeriye girerek kapıyı aralık bırakmıştı. Eski dökülen bir ev olmasına rağmen içerisi sandığımdan daha iyi durumdaydı ya da en azından yaşlı kadın burayı yaşanabilecek bir yer haline getirmek için elinden geleni yapmıştı.
Eve girdiğimizde Nadine basamakları sekerek inmiş bir yandan bağırıyordu.
" Büyükanne! Dianna geldi ve bir arkadaşı ile birlikte masal dinlemek istiyorlar. "
Yaşlı kadının homurtulu sesini duyduğumda odanın kapısını aralayarak etrafa baktım. Odanın köşesinde duran bir yatakta öylece oturmuş elinde tuttuğu gazete kağıdına bakıyordu. Yaşlı gözleri benimkileri bulduğunda konuşmaya fırsatım olmadan Anna yanımdan geçerek içeri girdi. Aslında benden önce davrandığı için mutluydum ne söyleyeceğimi bile bilmiyordum tanımadığım yaşlı bir kadına doğaüstü varlıklardan bahsetmek eğer kadın yalnızca masallardan bahsediyorsa aklımı kaçırmışım izlenimi verebilirdi.
" Hillary, iyi görünüyorsun. "
" Hadi ordan. " Dedi yaşlı titreyen sesiyle.
Kalbimde bir yerlerin sızladığını hissettim. Bana bir an Maggie'yi hatırlatmıştı ve onu çok özlüyordum. En azından annem gibi beni bırakıp gitmemiş ve bir insan sıcaklığı ile sarıp sarmalamıştı. Ona hiç olmadığım kadar çok ihtiyacım vardı ve o şimdi soğuk toprağın altında yatıyordu. Onunla vedalaşma fırsatım bile olmamıştı.
" Baban gelmedi mi? " Dedi Hillary. Sesi zayıf çıkıyordu. Çatlayan yaşlı sesine rağmen yine de anlaşılabiliyordu.
" Hayır sadece ben ve- " durdu gözleri odanın girişinde ayakta duran beni buldu.
" Bir arkadaşım. Michel. "
Bende yavaş adımlarla içeri girerek boş koltuklardan birine yerleştim. Hava gittikçe kararıyor gök yüzü siyaha bürünüyordu.
Yaşlı kadın elini kaldırarak kapıyı işaret etti.
" Nadine, git ve ışığı yak. Bahçeden odunları da getir. Islak olmasınlar. "
Nadine emir almış bir asker gibi itiraz etmeden odadan çıkmış bastığı bir düğme ile odanın aydınlanmasını sağlamıştı. Çok iyi olmasa da mum ışığından daha etkiliydi zaten bu şartlarda daha iyisini beklemek bencillik olurdu.
Hava soğuyordu ve ısınma fikri oldukça hoşuma gitmişti. Anna yaşlı kadınla geçmiş hakkında konuşmaya başladığında henüz konunun Ölümden Doğanlar'a gelmesi için erken olduğunu anlamıştım. Gerçi bu konu nasıl açılırdı onu bile bilmiyordum hala yaşadığım her şey delice geliyordu.
Sessizce odadan çıkarak Nadine yardım edebileceğimi düşündüm. Küçük vücuduna rağmen çok çalışıyor olmalıydı. Evde Nadine ve yaşlı kadından başka hiç kimse yoktu, beraber burada yalnız yaşamaları oldukça zor olmalıydı.
" Yardım edeyim. "
" Ben çok güçlüyüm bunları hep ben kestim biliyor musun? Büyükannem çok yaşlı ve güçsüz. "
Kollarını kaldırarak bir süper kahraman pozu verdiğinde gülümsemeden edememiştim. Keşke ona süper kahramanların var olduğunu söyleyebilseydim ancak aramızda yalnızca şeytanlar dolaşıyordu.
" Sen gerçekten çok güçlüsün Nadine. "
" Evet biliyorum. " dedi ardından gülümseyerek devam etti
" Büyükannem de hep böyle söylüyor. "
İnce kollarına doldurduğu odunları içeri taşırken birazını elinden alarak yardım ettim.
" Okula gidiyor musun? "
Başını hızlıca iki yana sallayarak odunları bir kenara yığmıştı.
" Hayır, gitmiyorum ama büyükannem buradan taşındığımızda beni okula yazdıracağını söyledi. "
Cevabına karşı yalnızca gülümsemiştim. Yaşlı kadın kendine bakabilecek durumda değildi, böyle ıssız bir ormanda küçük torunuyla hayatta kalmaya çalışıyordu.
" Ben okuma yazmayı biliyorum ama. "
Kendisi küçük ve çelimsiz olsa da oldukça güçlü bir kız çocuğu olduğunu biliyordum.
Küçük paslanmış bir sobaydı ancak Nadine bu işte uzman olmuş gibi seri bir şekilde kenarda yığın haline gelen odunları içine koymuş ve hızlıca tutuşturmuştu. Şimdiden yayılan sıcak hava dalgasını hissedebiliyordum.
" Nadine! "
Küçük kız kollarında ki odun ve toprak parçalarını silkeleyerek koşar adımlarla içeri girdiğinde bende ardından odaya doğru baktım. Yaşlı kadın bir yandan yürümeye çalışıyor bir yandan Nadine ne yapması gerektiği hakkında talimatlar veriyordu.
" Yemeği çıkar hadi. "
Anna, yaşlı kadının bir kolundan tutarak desteklemiş yavaş adımlarla odadan çıkarıyordu.
Evin geniş alanında sobanın yakınında Hillary koltuklardan birine yerleşmiş gülümseyerek yanan soba ateşine bakmıştı. Oda çoktan ısınmaya başlamış, Nadine ne yapması gerektiğini biliyor gibi diğer iki odanın da kapısını kapatarak ısının tek bir yerde kalmasını sağlamıştı.
Ardından aynı odada diğer köşede bulunan küçük mutfak tezgahına yönelmiş yemekleri hazırlamaya başlamıştı bile.
Tabureye çıkarak küçük tencerede bir şeyler karıştırmaya başladığında Hillary öksürerek ağzını kapattı. Yaşlı kadın hasta görünüyordu.
" Arkadaşın kim hiç bahsetmedin? "
Anna da benim gibi koltuklardan birine oturarak bacaklarını kendine çekti. Isınmak ikimizi de gevşetmişti.
" Fewston'da liseden. Aslında bizim sana sormak istediğimiz başka bir şey var. "
Yaşlı kadın merakla gözlerini açtı. Yüzünde ki kırışıklıklardan fazla belli olmasa da evinde bir ziyaretçinin olması onu mutlu etmiş gibi görünüyordu.
Anna tereddüt etse de kendini toparlayarak devam etti. Aklında söyleyeceği cümleleri kurduğunu anlayabiliyordum.
" Nadine bazı masallar anlattığını söyledi. Kırmızı gözler ve sivri dişleri olan canavarlar hakkında. "
Yaşlı kadının yüzü birden ciddileşmiş hüzne bürünmüştü. Bu anlattığı hikayelerin yalnızca basit bir çocuk masalı olmadığını gösteriyordu. O da bir şeyler biliyordu ya da görmüş olmalıydı.
" Bunu sorduğunuza göre şeytanlar sizi bulmuş. "
Oda, yanan soba ateşi ile ısınsa da Hillary'nin sözlerinden sonra herkesin buz kestiğine emindim. O da biliyordu
' Şeytanlar sizi bulmuş.. '
Bu sözler tüylerimi diken diken etmeye yetmişti bile. Haklıydı şeytanlar tarafından yakalanmıştık ve hatta ben uzun bir süre onun habersizce yakınında yaşamıştım.
" Sende biliyorsun. "
Anna'nın sözleriyle yaşlı kadın bakışlarını üzerimizden çekerek sobanın ateşine dikti. Gözlerine bürünen hüznün sebebi beni meraklandırmıştı ancak soru sormadan yalnızca dinlemeyi seçtim.
" Nadine annesi, benim kızım o şeytanların kurbanı oldu. "
Bakışlarımı Nadine çevirdim ancak gülümseyerek yemek tenceresi karıştırmaya devam ediyordu. Her şeyin bir masaldan ibaret olduğuna inanıyor olmalıydı, bu yalanın hiçbir zaman bozulmasını istemedim.
Onun dünyası hala masumdu ya da yalanlarla maskelenmişti bütün gerçekleri. Birkaç ay öncesine kadar bende onunla aynı durumdaydım belki de hiç açığa çıkmaması gereken karanlık sırlardı. Hayatımın alt üst olmasından başka hiçbir işe yaramamıştı.
" Onlar saf kötülüğün tohumları. Ehrimen'in şeytanlar ordusu. "
Cevaplar bulmaya çalışırken daha fazla soru işareti ile karşılaşmak her ne kadar benim için yeni bir durum olmasa da hala oldukça sinir bozucuydu. Bu şeytanların bir lideri olduğundan mı bahsediyordu. Eğer annem tarafından öldürülmek üzere olmasaydım o gece olup biten her şey hakkında onunla konuşmak istiyordum.
Anna benden önce davranarak yaşlı kadına doğru döndü.
" Ehrimen mi? "
" Asırlarca yıl önce yaşamış bir saf kötülük ve bugüne kadar gelen şeytanları. Onlar yalnızca ölüm getirir. "
O ölüm getirenlerden biri de annemdi ve ben bundan nasıl bahsedeceğimi bilmiyordum. Belki de annemin ölü olması bir canavar olmasından daha iyiydi.
Sırf onun kızıyım diye bana da onlar gibi şeytan gözüyle bakılmasını istemiyordum, öyle değildim. Olmayacaktım.
" İnsanların arasına karışmışlar, bir tanesi hatta üçü okulumdaydı. "
Yaşlı kadın şaşkınca gözlerini açarak Anna'ya baktı. Okulumuza kadar gelmiş olmaları onu bu kadar şaşırtıyorsa Ivan ile aynı evde aynı odada hatta aynı yatakta bile kaldığımı nasıl söyleyebilirdim ki?
" Şeytanlar insanların arasında gezer ancak gittikçe daha da tehlikeli olmuşlar. Benim zamanımda yalnızca ormanın derinliklerinde saklanırlardı demek açığa çıkıyorlar. "
Açığa çıkmaktan da fazlasını yapıyorlardı. Sadece birkaç günde bile gördüğüm kan ve ölümün hesabı yoktu. Midemin hafifçe bulandığını hissettim zihnime dolan anılarla beraber kan kokusu da burnuma gelmişti. Hillary kendi zamanında da onların varlıklarını sürdürdüğünü söylediğine göre belki de ölümsüz varlıklardı.
" Onlardan kaçıyoruz. " Dedim araya girerek.
Yaşlı kadın onlar hakkında bilgiye sahipti her ne kadar bütün bunlar kızının ölümüne sebep olmuşsa da kaçabilmemiz için yardımcı olabilirdi. Kaçamasak bile belki de saklanırdık.
" Onlardan kaçamazsınız, yalnızca peşinizi bırakırlarsa kurtulursunuz. "
İçimde oluşan hayal kırıklığı boğazımda bir düğüm haline gelmiş canımı yakıyordu. Yapabileceğim tek şey peşimi bırakmaları için dua etmek miydi yani? Şeytanların merhamet edeceğini sanmıyordum. Ellerine birçok kez düşmüştüm beni ne yaparsam yapayım bir şekilde bulacaklarını biliyordum. En azından Ivan'ın bulacağından emindim. Beni herkesten iyi tanıyordu.
Buna inanmak istemiyordum, onların esiri olmayı kabul edemezdim.
" Ne yapacağız? " Dedi Anna sesinde ki çaresizliğe engel olamadan.
" Sizden ne istiyorlar? " Dedi yaşlı kadın soğuk kanlılıkla.
" Hala yaşadığınıza göre istedikleri başka bir şey olmalı. "
Bu canavarların bizi öldürmek yerine yaşatarak daha fazla işkence etmesinin sebebini gerçekten bende merak ediyordum.
Anna bakışlarını bana çevirerek gözlerime baktı. Dosta bir bakış gibi değildi ancak niyetinin kötü olmadığını biliyordum.
" Bizden değil, yalnızca ondan. "
Şimdi bütün dikkatler üzerimdeydi. Bakışlarımı kaçırarak derin bir nefes aldım, cevabını verebileceğim bir soru değildi bu. Çünkü bende bilmiyordum, annemin de bir şeytan olması dışında benden istedikleri bir şey olmamalıydı.
" Ben bilmiyorum. "
Hillary yaşlı bakışlarını gözlerime çevirdi. Gözleri yorgun görünse de içinde bir çok şey barındırıyor gibi bakıyordu. Çok fazla keder ve kan görmüş gözlerdi onda ki hüznü neredeyse elle tutulur şekilde hissedebiliyordum. İçimde bir şeylerin istemsizce canımı yaktığını hissettim.
" Şeytanlar insanların arasına boşuna karışmazlar kızım. Aradıkları bir şey olmalı. "
Aradıkları bir şey olmalıydı ancak her ne ise bende değildi. Öldürmüyorlardı ancak yaşatmıyorlardı da belki de bütün bunların sebebi annemin de onların türüne ait olmasıydı.
Nadine tuttuğu tencereyi masaya koyarak gülümsedi.
" Hazır! "
Haşlanmış patates, yumurta ve reçel getirdi. Birkaç ekmek parçası masada rast gele dağıtılmış şekilde duruyordu. Konuşma şimdilik yarım kalsa da bu durum beni üzmemişti aksine rahatlamış hissediyordum ve oldukça açtım.
Yemek yedikten sonra karanlık gök yüzüne ele geçirmiş gün siyaha bürünmüştü. Gecenin soğuğu artmasına rağmen evin içi oldukça sıcaktı.
" Burada kalsanız iyi olur. Anneannenin evi soğuktur orada elektrik ve su da yok. Bizimle kalın. "
Nadine büyükannesinin sözlerine el çırparak ve yerinde zıplayarak tepki vermişti. Burada çok uzun bir süredir yalnız yaşıyor olmalıydılar.
Anna teklifi kabul ettiğinde ayağa kalkarak battaniye ve yastık çıkarmaya başlamıştı. Yorgunduk, fiziksel olarak idare edebilsek bile zihinsel olarak bitik halde olduğumu biliyordum.
Burada şeytanlar ininde olmaktansa daha güvende hissediyordum. Her gece farklı bir kan kokusu ve ölüm görmek kalan biraz psikolojimi de mahvetmişti.
Odanın ışıklarını söndürmüş yanan sobanın ateşinde duvarlarda çıkan gölgelere bakıyordum.
Sıcaklık oldukça mayıştırmış, bedenimi gevşetiyordu. Nadine, yerde serili minderlerin üzerinde pembe saçları yolunmuş çıplak oyuncak bebeğini yatırıp üstünü örtüyor ardından kaldırarak yerde adım attırıp gezdiriyordu. Onu istemsizce gülümseyerek izliyordum, hala küçük bir kız çocuğuydu ancak üzerine kaldırabileceğinden de fazla yük yüklenmişti. Böyle bir dünyada bütün bu zorluklara rağmen hala gülümseyebilen küçük güçlü bir kızdı yalnızca.
" Hikaye yüzyıllar öncesine dayanıyor." Dedi Hillary kısık sesiyle ancak gecenin karanlığında sessiz ormanda rahatça duyuluyordu.
" Zerdüştlük inancını biliyor musun? Çok eski tek tanrılı bir inanç. "
Bütün bu şeytanların hikayesi oldukça geçmişe dayanıyor olmalıydı. Tarih derslerini çok da dikkatli dinlemediğim için bir an kendime kızdım.
" Çok eski zamanlarda soylu bir aile olan Spitmalar bilge Tanrı olarak Ahura Mazda'yı seçtiler. Görülen ve görülmeyen evrenlerin yaratıcısı, iyiliğin ve bilgeliğin temsilcisi olan Ahura Mazda aynı zamanda insan ruhlarını temsil ediyordu. O tanrıydı."
Yeterince doğa üstü olay yokmuş gibi bir de bütün bunların bir tarihçesi vardı demek. Yaslandığım yastığa iyice yayılarak üstümde ki battaniyeyi omzuma kadar çektim. Bu şeytan türü hakkında bir şeyler öğrenebilmek bile bir gelişme sayılırdı.
"Zerdüşt inançlarına göre, Bilge Tanrı Ahura Mazda'nın karşısında, kötülüğü simgeleyen Ehrimen yer alıyordu. O ise bir şeytandı. "
Hillary'nin Ehrimen'in şeytanlar ordusu diye bahsettiği buydu demek ki. Bakışlarım Anna'ya kaydı benim gibi hem uykulu hem de dikkatle Büyükanne'yi dinliyordu. Biliyordum ki o da bu lanet canavarlardan kurtulabilmenin bir yolunu duymak istiyordu.
"Aslında bütün olay Karanlık ve Aydınlık arasında bir seçimdi. Karanlık ölüm, yalan ve kötülüğü simgelerken aydınlık iyi, doğruluk ve hayatı simgeler. "
Aklımda dönüp durmaya başlayan cümle zihnimde geziniyor düşüncelerimi bulandırıyordu.
' Aslında bütün olay Karanlık ve Aydınlık arasında bir seçimdi. '
"Efsaneye göre Bilge Tanrı, kötülüğün simgesi Ehrimen'i yok edecektir. 12 bin yıllık mücadele başlar ama kazanan bir taraf yok olmadan belli olamaz. "
Aydınlık ve karanlık birbirine denk düşüyordu. Bu tarihi hayatımda hiç duymamış olsam da zihnimde bir yerlerde doğumumdan beri gelen bir bilgim var gibi hissediyordum. Sanki o dönemler zihnimde birer anı gibi canlanıyor, daha önce yaşadığım ve gördüğüm her şey gözlerimin önüne geliyordu.
Bu anılar bana mı aitti yoksa yalnızca zihnimin bir oyunu muydu bilmiyorum ancak normal olmayan şeyler oluyordu.
" 12 bin yılın sonunda, Ehrimen, Ahura Mazda'ya son kez güçlü bir şekilde saldırır. Ehrimen'le mücadelesinin onu yok etmeden sonsuza kadar süreceğini gören Ahura Mazda onunla mücadelesinin süresini sınırlayan bir anlaşma yapar. "
Hillary ağzını kapatarak öksürdü ardından derin birkaç nefes alarak sözlerine kaldığı yerden devam etti.
" Anlaşma Ehrimen'i yüzyıllarca etkisiz halde bırakacak ve onu karanlığına hapsedecektir. Uzun süreli bir anlaşma olsa da sonunda Ehrimen uyanacaktır. "
Kötülük yüzyıllar önce uyanmış ve vücut bulmuştu. Karanlık ruhlar girdiği bedenlere saklanmış insanların arasında geziyordu. O ruhlardan biri ise annemdi.
Ehrimen gibi karanlık bir ruhun şeytanıydı ben ise o şeytanın çocuğuydum. İnsanlığa, yaşama ve hayata karşı olan kötülüğün yanında yer alıyordum. Ne kadar inkar edersem edeyim bu durum kanımda dolaşıyordu.
" Ehrimen altı kötü cin ve Bilge Tanrı'ya karşıt yapıda bir maddî âlem yaratır.
Ehrimen'in en güçlü silahı Ahura Mazda'nın insan ruhlarına karşı yarattığı Ölümden Doğanlardır. "
Ölümden Doğanlar.
Kötülüğün tohumları ve şeytanın kolları. Annemin onlardan biri olduğunu düşünmek artık dehşete kapılmama sebep oluyordu. Aydınlığın karşısında, karanlıkta yer alıyordu ve her şey aydınlık ile karanlık arasında bir seçimdi.
" Ölümden Doğanlar, kötülüğün ölümcül silahları. Kendinize dikkat etmeniz ve bir ceset gibi saklanmanız gerekiyor. Eğer bir ölüden farksız yaşarsanız bir ihtimal sizi bulamazlar. "
Gözlerimi yumdum. Nasıl bir dünyanın içine girmiştim bilmiyorum ancak artık ne duyduklarımı ne de gördüklerimi kaldıramıyordum. Yaşadığım onca şeyin altında ezilmekten korkuyordum.
Anna da benim gibi aklında binlerce soruyla öylece sobanın sönmeye yüz tutmuş ateşini izliyordu. Ölüden farksız bir şekilde yaşamamız gerekiyordu, hayatımız birden bire altüst olmuştu.
Benim kaçtığım yalnızca kötülük değildi, o kötülüğün bir parçası olan annemden kaçmam gerekiyordu. Ve o kötülük aynı zamanda kanımda dolaşıyordu.
"Bu kadar yeter hadi uyku vakti. Bir gece için daha fazlasını kaldırabilecek gibi durmuyorsunuz. "
Anna yerinden kalkarak battaniyeyi açmış herkesin yatacağı yeri ayarlanmıştı. Kimse farklı bir odaya gitmeyi düşünmüyordu, soğuk ve karanlık hiç bu kadar korkutucu gelmemişti. Yalnız kalmak istemiyordum.
Nadine battaniyenin içine girerek pembe saçlı bebeğini yanına yatırmış ardından gözlerini yumarak kendini huzurlu bir şekilde uykuya teslim etmişti.
Onun kadar huzurlu uyuyabilmeyi diledim.
Dinlediğimiz hikayeden sonra ne benden ne de Anna'dan hiçbir ses çıkmıyordu. Büyükanne bunu fark etmiş olmalı ki yorgun bakışlarını bize çevirerek sessizce konuştu.
" Kötülüğün ve karanlığın karşısında her zaman iyilik ve aydınlık yer alır. Karanlık varsa bir yerlerde ışık da olmalı, çünkü karanlığı karanlık yapan ışığın yokluğudur ve ışık olduğunda karanlık yok olacaktır. "
' Karanlığı karanlık yapan ışığın yokluğudur. '
Zihnimde dönüp duran sesler ve tarihin kanlı sayfaları aklımı kurcalıyor, sanki karanlık içime akıyordu.
Kendimi ne zaman uykuya teslim ettiğimi bilmiyordum ancak gözlerimi araladığımda ateş sönmüş yalnızca kıvılcımları kalmıştı. Hala gecenin bir yarısı olduğunu anlamak zor değildi, oda sessizdi yalnızca düzenli alınıp verilen nefes sesler duyuluyordu.
Bakışlarımı yavaşça etrafta gezdirdim, beni uyandıran bir ses olduğuna emindim ancak o sesin ne olduğunu hatırlayamıyordum.
Anna uykusunda kaşlarını çatmış oldukça gergin duruyordu. Bakışlarımı yüzünde gezdirdim, sinir olduğum o şımarık kız gitmiş şimdi yerine yaşamaya çalışan daha mantıklı bir kız gelmişti.
Gecenin karanlığına kulak kabarttım ama ara sıra çatırdayan ateş dışında hiçbir ses yoktu.
Gözlerimi tekrar yumarak uykunun kollarına teslim olmayı bekledim ancak tam o sırada beni uyandıran ses yeniden doldurmuştu kulaklarımı.
Adım sesleri.
Dışarıdan geliyordu, birden bire vücuduma yayılan adrenalin ile yattığım yerden hızla doğrularak camdan dışarıya bakmıştım. Hala uykulu olduğum için hiçbir şeyi net seçemiyordum.
Karanlıktan başka hiçbir şey görünmüyordu ama adım sesleri duyduğuma yemin edebilirdim.
Korkuyordum, burada öylece karanlık ıssız bir ormanın ortasında ki avdan başka hiçbir şey değildik. Kendimizi savunmaya vaktimiz bile olmazdı.
Kararsızlıkla gözlerimi Anna'da gezdirdim. Onu uyandırıp uyandırmamak arasında gidip geliyordum.
Bakışlarım karanlık odada kayarak Nadine'in yatağını buldu ancak boş olmasını beklemiyordum. Artan kalp atışlarımın hızını artık sessiz odada yankı şeklinde rahatça duyabiliyordum.
" Nadine? " Sesim fısıltılı ve korku dolu şekilde çıkmıştı.
Hızlı adımlarla diğer odaların kapılarını aralayarak içeri baktım ancak Nadine evde değildi. Adım seslerinin ona ait olmasını istiyordum ama bu da beni korkutmuyor değildi. Saat gecenin bir yarısı olmalıydı.
Yavaşça dış kapıya yöneldim. Kapıyı sessizce aralayarak dışarı çıktım, görebildiğim tek şey zifiri karanlıktı.
Ormanın siyahı o kadar yoğundu ki bakışlarımı ayaklarıma indirdim ama onları bile göremiyordum.
Gözlerimi tekrar ormana ve ağaçların silüetlerine dikerek fısıldadım.
" Nadine? " Sessizce konuşuyordum çünkü bir yanım ormanda yatan yaratıkları uyandırmanın iyi bir fikir olmadığını düşünüyordu.
Sanki ormanın dili vardı ancak konuşmuyordu. Söyleyecek çok fazla sözü vardı belki de ama susmayı seçmişti.
Küçük adımlar atarak evin bahçesinden çıktım, artık baykuş seslerini duyabiliyordum. Bastığım toprak yere gömülürken yürümek gittikçe zorlaşıyordu. Adımımı attığım yerde bileğimin burkulmasıyla hafifçe inledim.
Bu sefer bastığım yer toprak değildi, yavaşça eğilerek ayak izimi bıraktığım Nadine'in pembe saçlı oyuncak bebeğini elime aldım.
Nadine dışarıdaydı bundan emindim, artık korku boğazımda nabız gibi atıyordu.
Sonunda sadece olduğum yerde durarak ormanı dinledim. Eğer karanlıktaysanız, gölgeniz bile sizi yalnız bırakırdı ve benim bu ormanda yalnız olmayışım ödümü koparıyordu.
Bir süre hiçbir ses gelmese de adım seslerinin kulaklarımı tekrar doldurması uzun sürmemişti. Seslenmek istiyordum ama içimde ki ses bunu yapmamamı söylüyordu. Bir nefes kadar sessiz olmak zorundaydım.
Adım seslerine doğru yürüdüm, temkinli davranmaya çalışsam da korku bütün vücudumu sarmış istemsizce titrememe sebep oluyordu. Gecenin soğuğu bütün bedenimi sarmıştı. Karanlığa hatta belki de tehlikeye böyle yürüyerek ne yapacağımı bile bilmiyordum.
" Nad- "
Oradaydı.
Zifiri karanlık olmasına rağmen havada asılı olan bedenini, rüzgarın etkisiyle hafifçe sallanan sıska bacaklarını görebiliyordum.
Çırpınmıyordu.
Yaratığın kırmızı gözler gecenin zifiri karanlığını aydınlatmış, aç bakışları Nadine'den ayrılmıyordu.
Yaratık, tek elini Nadine'in boğazına sarmış, küçük bedeni havada cansızca asılı kalmıştı.
Küçük vücudu kana bulanmış kollarından ve bacaklarından süzülüyordu.
Vücuduma dolan öfkeyi hissettim, korku ve öfke damarlarımda geziyor geçtiği her yerin yanmasına neden oluyordu.
Nadine ölmüş olamazdı, o küçük kız yaşamak zorundaydı.
Gittikçe soğuyan hava ciğerlerime akıyordu. O yaratığın hırıltısını rahatça duyabiliyordum, vücudumun kas katı kesildiğini hissettim. Bir şeyler yapmam gerekiyordu ancak beynim durmuştu.
Vücuduma dolan bir enerji vardı, sanki serin soğuk bir nefes gibi içime doluyordu.
Bütün bedenimde geziyor, karıncalanmasına sebep oluyordu.
Yaratığın kırmızı gözleri beni bulduğunda sivri uzun tırnakları gevşemiş, Nadine'in vücudu ruhsuz bir ceset gibi yere yığılmıştı. Toprağa çarpan bedeninin sesini duymuştum, gözlerimde biriken yaşlar ve boğazımda düğümlenen öfke kanımı kaynatıyordu.
Saniyeler içinde ağzı kan içinde olan yaratığın üstüme atlaması ve sivri dişlerini vücuduma geçirmesi bir olmuştu.
O anda orman, bir ışık patlamasıyla uyandı. Güneş karanlığın içine doğdu ve karanlık aydınlığa kavuştu.
Öyle güçlüydü ki gecenin bütün karanlığı uzun saniyelerce kendini ışığa teslim etti.
Damarlarımda gezen akışkan bir ışıktı, vücudumu saran ışıltı gözlerimi kamaştırıyor yaşadıklarımı idrak etmemi oldukça zorlaştırıyordu. Vücudumun uyuştuğunu hissettim, bütün bedenim karıncalanıyordu.
Bakışlarım kollarıma kaydı, damarlarımdan akan beyaz ışık parmaklarıma ulaşılıyor, avucumda toplanıyordu. Soğuk bir suyun akıp gitmesi gibiydi ancak ıslatmıyordu. Serindi.
Aydınlık gece kadar soğuktu.
Saniyeler içinde geceyi gündüz yapan ışık hızla geri dönmüş, içime dolarak nefesimi kesmişti.
Sanki bütün o ışık patlaması zamanın geri alınmasıyla aydınlattığı bütün ormanı geriye dönerek yeniden karanlığa boğmuş, içime saklanmıştı.
Vücudum kendini taşıyamayacak kadar bitkin, hiçbir şey hissedemeyecek kadar yorgundu.
Başımı gök yüzüne çevirerek açık gök yüzüne baktım. Yıldızlar hiç bu kadar parlak görünmemişti.
Nefes sesi kulaklarımı dolduruyordu başta bana ait olduğunu düşünsem de kesinlikle bu düzenli sakin nefes bana ait değildi. Kalbim vücudumdan çıkacak gibi atıyordu.
' Savaş yaklaşıyor, Güneşin doğma vakti. '
Bana ait olmayan bir ses zihnimin içinde konuşuyordu. Bu kelimeler ne bana aitti ne de benim düşüncelerime.
Bedenim, kırmızı gözleri artık cansız bakan cesedin yanına yığılmıştı.
' Karanlığı karanlık yapan ışığın yokluğudur ve ışık olduğunda karanlık yok olacaktır. '