Dolunay taş evdeki ilk birkaç gününü keşif ve düzenleme ile geçirdi. Rüya gibi gelen o gece ve aynadaki kırmızı gözler, zihninde soluklaşmış, yerini “acaba”lara bırakmıştı. Belki de gerçekten yorgunluk ve korkunun bir yanılsamasıydı. YouTube kanalına odaklanmaya karar verdi. Burası, içerik üreticisi olarak altın madeniydi.
İlk videoları kasabanın genel havasına dairdi. “Türkiye’nin En Gizemli Kasabasında İlk Sabahım”, “Aykaran’da Terk Edilmiş Sokaklar”. Aboneleri, atmosferik çekimlere ve kasvetli müziklere bayılıyor, yorumlarda daha fazlasını istiyorlardı. Dolunay onların bu açlığını biliyordu.
Bir sonraki hedefi kasabanın dışındaki, “Dilek Kuyusu” denen ama yerel efsanelerde “Ruhların Ağzı” olarak da geçen terk edilmiş bir kuyuydu. Kuyunun etrafında, gece yarısı sesler duyulduğu, hatta bazen kuyudan ışıklar yükseldiği söyleniyordu. Mükemmel bir gece çekimi konusuydu.
Ekipmanını hazırladı. Gece görüş kamerası, hareket sensörlü cep kameraları, ses kayıt cihazı ve tabii ki güçlü bir el feneri. Öğleden sonra, kuyunun yerini öğrenmek için kahveye uğradı. Yaşlı adamlar, onu görünce suskunlaştı. Hamit arka odadan çıkageldi.
“Dilek Kuyusunu biliyor musunuz?” diye sordu Dolunay, heyecanla. “Nerede olduğunu söyleyebilir misiniz? Gece çekim yapacağım.”
Hamit’in yüzü buruştu. “O kuyuya gitme kızım. Orası... iyi bir yer değil. Özellikle gece.”
“İşte bu yüzden gitmeliyim!” diye atıldı Dolunay. “İnsanlar gerçeği bilmeli. Ya da en azından, gizemi görmeli.”
Hamit ona uzun uzun baktı. Gözleri Dolunay’ın boynuna, madalyonun üzerinden geçen ince zincire kaydı. Derin bir iç çekti. “Peki. Sana yolu tarif ederim. Ama şunu bil. Gördüğün her şey, duyduğun her şey... gerçek olabilir. Ve gerçek, bazen geri dönüşü olmayan bir yola sokabilir insanı.”
Yol tarifini aldı. Kuyu taş evin olduğu ormanın tam karşı tarafındaydı, kasabanın diğer ucunda, eski bir mezarlığın yanı başında.
Gece olduğunda, Dolunay ekipmanını toplayıp arabasına atladı. Ay bulutların arkasından süzülüyor, ara sıra dünyayı soluk bir gümüş ışığa boğuyordu. Mezarlığın önüne park etti. Hava dondurucuydu. El fenerini yaktı, ışık huzmesi mezar taşlarının arasında süzülürken, kalbi hızlanmaya başladı. Bu tam aradığı duyguydu.
Kuyu, mezarlığın en arkasındaydı. Taştan yapılma, ağzı kırık, üzeri yosun bağlamıştı. Etrafında hiçbir bitki yoktu, sadece çıplak, çatlamış toprak. Hareket sensörlü kameraları stratejik noktalara yerleştirdi, ana kamerayı bir tripoda takıp kuyunun karşısına kurdu. Mikrofonu açtı.
“Merhaba millet,” diye fısıldadı kameraya, sesi heyecandan titriyordu. “Luna burada ve şu an Türkiye’nin en ürkütücü kasabası Aykaran’da, ‘Ruhların Ağzı’ olarak bilinen Dilek Kuyusu’nun başındayım. Saat gece yarısına yaklaşıyor ve...”
Tam o sırada, kuyunun derinliklerinden hafif bir tıslama sesi geldi. Sanki uzaktan gelen bir nefes gibiydi. Dolunay dondu, sonra heyecanla mikrofonu kuyuya doğru uzattı. “Duydunuz mu? Bu... Doğal bir hava akımı olabilir. Ya da...”
Ses kayıt cihazının ekranında, ses dalgaları anormal bir şekilde yükseldi. Ama etrafta rüzgar yoktu. Hava durgundu.
Ardından kuyudan hafif, mavimsi bir fosfor ışığı yükselmeye başladı. Işık duman gibi kıvrıla kıvrıla yükseliyor, kuyunun ağzında toplanıyordu. Dolunay’ın nefesi kesildi. Bu bir oyun, bir aldatmaca olamazdı. Işık gerçek ve ürkütücü derecede güzeldi.
“Görüyorsunuz, değil mi?” diye fısıldadı. “Kuyu... Canlı gibi.”
O anda, hareket sensörlü kameralardan biri, mezarlığın diğer ucunda bir hareket algıladı ve kızılötesi moda geçti. Dolunay, elindeki monitöre baktı. Görüntüde bir mezar taşının arkasında, iki ayak üzerinde duran ama eğik, insansı bir siluet vardı. Siluet kameraya, yani kuyuya doğru bakıyordu. Sonra başını yavaşça Dolunay’ın olduğu yöne çevirdi. Kızılötesinde gözleri iki beyaz, parlak nokta gibi parlıyordu.
Dolunay’ın kanı dondu. Orada biri vardı. Ya da... Bir şey.
Siluet hareket etmeye başladı. Sendeleyerek ama hızlı bir şekilde kuyuya, yani ona doğru ilerliyordu. Dolunay, el fenerini o yöne çevirdi. Işık huzmesi, siluetin üzerine düştü.
Bu bir insandı. Ya da bir zamanlar insandı. Yüzü solgun ve çarpıktı, ağzı aralıktı. Giysileri eskimiş ve yırtıktı. Ama asıl korkunç olan gözleriydi. Işıkta gözbebekleri yokmuş gibi görünüyor sadece donuk, mat bir siyahlık vardı. Tıpkı rüyasında gördüğü, çeşme başındaki yaratık gibi.
Yaratık ışıktan rahatsız olmuştu. Bir hırıltı çıkardı ve daha hızlı ilerlemeye başladı.
Dolunay, içgüdülerine yenik düştü. Kamerayı, tripodu, her şeyi orada bırakarak mezarlığın dışına arabasına doğru koşmaya başladı. Arkasından o boğuk hırıltılar ve hızlı, sendeleyen ayak sesleri geliyordu. Arabaya atladı, kapıyı kilitleyip kontağı çevirdi. Far ışığında yaratığın mezarlığın girişinde durduğunu, ona baktığını gördü. Sonra, yavaşça geri dönüp karanlıkta kayboldu.
Dolunay nefes nefese, titreyerek kasabaya geri döndü. O gece taş evde, tüm ışıkları yakarak uyumaya çalıştı. Kamerayı ve diğer ekipmanı orada bıraktığı için kendine kızıyor ama aynı zamanda yaşadığı korkunun büyüklüğünü de hissediyordu. O görüntüleri kaydetti mi acaba? Ya kaydetmişse? Bu, kanalını patlatabilirdi.
Ertesi sabah gün ışığında cesaretini toplayıp mezarlığa geri döndü. Kameralar ve ekipman hala oradaydı. Hemen hafıza kartlarını çıkarıp eve gitti. Bilgisayarında videoları izlemeye başladı.
Ana kameranın görüntüsü mükemmeldi. Kuyudan yükselen o mavimsi ışık, tüm ürkütücülüğüyle kayda alınmıştı. Ses kaydındaki tıslama netti. Ama hareket sensörlü kameranın görüntüsü... Görüntüde mezarlıkta hareket eden bir şey vardı, evet. Ama kızılötesi görüntüdeki o net insansı siluet yerine sadece bulanık, sıcaklık lekesi gibi bir şey vardı. Sanki lens buğulanmış, ya da görüntü bozulmuştu. O parlak beyaz gözler kayıtta yoktu. Sadece, lekeli bir gölge.
“Manyetik bir alan olmalı,” diye mırıldandı Dolunay, hayal kırıklığına uğramış halde. “Ya da nem. İnsan gözü, kameradan farklı görüyor.”
Yine de, kuyudaki ışık görüntüsü bile başlı başına sansasyoneldi. Videosunu kurguladı, ürkütücü bir müzik ekledi ve “Aykaran’da Gerçek Bir Hayalet Görüntüsü!” başlığıyla yükledi. Video birkaç saat içinde yüz binlerce görüntülenme aldı. Yorumlar sel gibiydi. Bazıları bunun bir aldatmaca olduğunu söylüyor, bazıları ise gerçek olduğuna yemin ediyordu. Birkaç kişi, “O kasabada daha derin bir şeyler var, dikkatli ol,” diye yazmıştı.
Bu başarı, Dolunay’ı heyecanlandırdı. Korkusu, yerini başarı hırsına bırakmıştı. İçerik üretmeye devam etmeliydi.
...
O gece derin bir uykuya daldı. Rüyasında, yine o tanıdık ormandaydı. Ama bu sefer orman aydınlıktı, ay ışığı her yeri gümüş bir banyo gibi yıkıyordu. Çıplak ayakları serin yosunların üzerinde yürüyordu. İnce bir gecelik giyiyordu, kumaş rüzgarda dalgalanıyordu.
Birden, önünde bir gölge belirdi. Bu mezarlıktaki yaratık gibi değildi. Daha uzun, daha güçlü, daha... Canlı bir gölgeydi. Gölge yaklaştı ama yüzü bir sis perdesinin ardındaydı. Sadece o kırmızı, yatay çizgili gözler parlıyordu. Aynadaki gözler.
Gölge ona dokundu. Dokunuş, beklenmedik derecede gerçekti. Büyük, sıcak bir el, yanağına hafifçe değdi. Dokunma teninde elektrik akımları başlattı. İçinden derin bir ürperti ama aynı zamanda tatlı, sersemletici bir sıcaklık yayıldı. Rüyada bile, nefesi kesildi.
El yanağından boynuna, köprücük kemiğine kaydı. Parmak uçları ince bir çizgi halinde aşağıya, grceliğinin yakasının başladığı yere kadar ilerledi. Dokunuş o kadar yoğun, o kadar gerçekti ki Dolunay rüyasında inlemekten kendini alamadı. Vücudu, uyanıkken bile hissetmediği bir şehvetle dolup taştı. Bacaklarının arasında sıcak, ıslak bir dalga hissetti. Rüyasında bile, bu his onu utandırdı ve aynı zamanda daha da çekti.
Gölge yüzünü sis perdesinden biraz daha yaklaştırdı. Sıcak nefesi, Dolunay’ın dudaklarına değdi. O kırmızı gözlerde kontrolsüz bir tutku ve kadim bir yalnızlık vardı. “Benimsin,” diye fısıldadı bir ses ama ses havadan geliyordu, gölgenin ağzı kıpırdamıyordu. “Yavaş yavaş... Seni alacağım. Uyanış yakın.”
Dolunay uyanmak istedi ama rüya onu esir almıştı. Gölge, elini geri çekti ve arkasını dönüp ormanın derinliklerine doğru eriyip gitti. Arkasında, Dolunay’ın teninde yanıyormuş gibi bir sıcaklık ve vücudunda şiddetli, tatlı bir gerginlik bıraktı.
Sabah, gözlerini açtığında, yatak çarşafları ter içindeydi. Üzerinde sadece ince bir atlet ve külotu vardı. Gece, bornozunu çıkarıp atmış olmalıydı. Ama garip olan, iç çamaşırlarının da ıslak olmasıydı. Nemli, hatta hafifçe... Rüyasındaki o fiziksel tepkinin gerçek bir yansıması. Yüzü kızardı. Bu neyin nesiydi? Rüyalar bu kadar gerçekçi, bu kadar fiziksel olabilir miydi?
Aynaya baktı. Gözlerinin altında morluklar vardı ama başka bir şey yoktu. Madalyon soğuktu.
O gün biraz tedirgin, biraz da şaşkın, günlük işlerine döndü. Videolarının yorumlarını okuyor, yeni içerik fikirleri düşünüyordu. Öğleden sonra dışarıdaki odunları eve taşırken ensesinde birinin onu izlediği hissine kapıldı. Döndü. Ormanın kenarında, ağaçların arasında kısa bir an için, hareketsiz duran koyu bir siluet gördü. İnsan boyutlarındaydı. Sonra, bir dal hışırdadı ve siluet yok oldu.
Kalbi hızlandı. Kimdi o? Mezarlıktaki yaratık mı? Yoksa... Rüyasındaki gölge mi?
O akşam, daha dikkatliydi. Perdeleri sıkıca kapattı, kapıyı kilitledi. Ama uykuya daldığı anda, rüya yine geldi.
Bu sefer, taş evinin içindeydi. Aynı gölge, bu sefer daha netti. Hâlâ yüzü görünmüyordu ama geniş omuzlu, güçlü bir erkek siluetiydi. Kırmızı gözler, kapının eşiğinden ona bakıyordu. Sonra odanın içine süzüldü. Dolunay yatakta hareketsiz yatıyor, ona bakabiliyordu ama kaçamıyordu.
Gölge yatağın yanına geldi. Eğildi. Sıcak nefesi, Dolunay’ın kulak memesine değdi. “Korkma,” diye fısıldadı o havadaki ses. “Seni incitmeyeceğim. Henüz.”
Elini yorganın üzerinden, Dolunay’ın kalçasına koydu. Avuç, o kadar sıcak ve gerçekti ki, kumaşın içinden bile hissediliyordu. Hafifçe ritmik bir şekilde okşamaya başladı. Dokunuş Dolunay’ın bedenini ateşe verdi. İçinde derin bir uyanış, bir arzu patlaması oldu. Rüyasında bile, kalçasını o ele doğru itmekten kendini alıkoyamadı.
“Kimsin?” diye fısıldamaya çalıştı rüyasında.
“Biliyorsun,” diye cevapladı ses. El kalçadan, beline, sonra karnına doğru kaydı. Her dokunuş bir ısı ve elektrik patlaması bırakıyordu ardında. “Ben seni bekleyenim. Sen çağırdın. Evimize... Varlığınla.”
El göğsünün altına, atletinin kenarına geldi. Orada durdu. Dolunay’ın nefesi, göğsünde hızlı hızlı inip kalkıyordu. Bekliyordu. Korku ve arzu iç içe geçmişti.
“Yavaş yavaş,” diye fısıldadı gölgenin sesi, neredeyse şefkatli bir tonla. “Hepsi sen hazır olduğunda.”
Sonra gölge çekildi. Oda soğudu.
Dolunay sabah yine ter içinde, iç çamaşırları ıslak ve bedeni tatlı bir gerginlikle uyandı. Bu artık tesadüf olamazdı. Bir şey onunla iletişim kuruyordu. Ya da daha doğrusu, onu izliyor ve rüyalarına giriyordu. Bu hem ürkütücü hem de... tahrik ediciydi. Bu duyguların yabancılığı onu korkutuyor ama aynı zamanda meraklandırıyordu.
Gün içinde bu rüyaları ve garip olayları araştırmak için interneti zayıf da olsa kullandı. “Kırmızı gözlü varlık rüyası”, “Tutkulu dokunuş rüyaları” gibi aramalar yaptı. Çoğu, paranormal forumlarda, “incubus” veya “succubus” olarak bilinen, cinsel enerjiyle beslenen varlıklardan bahsediyordu. Ama bu, ona pek uymuyordu. O gölge sadece almak istemiyor gibiydi. İletişim kurmak, hatta... sahiplenmek istiyor gibiydi.
Birkaç gün daha geçti. Dolunay, yeni videolar çekmeye devam etti, “Aykaran’da Kayıp Köpek Efsanesi”, “Ormanın Sesi: Doğaüstü Ses Kayıtları”. Abone sayısı istikrarlı bir şekilde artıyordu. Ama artık sadece içerik için değildi. Gerçekten ne olduğunu anlamak istiyordu. Her gece gelen o rüyalar, onu günden güne daha da çözüyor, kendi bedenine ve duygularına yabancılaştırıyordu.
Bir gece, rüya daha da ileri gitti.
Gölge bu sefer onu ormanda, bir ağacın dibinde, otururken buldu. Ay, dolunaydı ve gökyüzünde devasa kan kırmızısı bir leke gibi asılıydı. Gölge, önünde çömelmişti. Yüzü hâlâ görünmüyordu, ama kırmızı gözler yakındı, ona bakıyordu.
“Adımı söyle,” diye fısıldadı ses daha yakından, daha kişisel alanda.
“Bilmiyorum,” diye cevapladı Dolunay rüyasında.
“Biliyorsun. İçinde. Kalbinde. Sen beni çağırdın.”
Dolunay derinlerden gelen bir sezgiyle, ağzından bir ismin döküldüğünü hissetti. “Aren?”
Kırmızı gözler, bir an için şiddetle parladı, sonra yumuşadı. “Evet.”
Gölge daha doğrusu Aren elini uzattı ve bu sefer, gerçekten yanağına dokundu. Dokunuş öncekilere göre daha net, daha somuttu. Sıcaklığı, Dolunay’ın tüm yüzüne yayıldı. Aren’in başparmağı, dudaklarının üzerinde gezindi. Dokunuş, şehvet dolu ve nazikti.
“Seni istiyorum,” diye itiraf etti Aren’in sesi, içinde bir hırıltı vardı. “Sadece rüyanda değil. Uyanıkken. Her zaman.”
Dolunay, rüyasında ona doğru eğildi. Dudakları Aren’in parmaklarına değmek üzereydi ki...
Kapıdan gelen sert, gerçek bir vuruş sesiyle uyandı.
Göğsü hızla inip kalkıyor, vücudu rüyadaki dokunuşların yankısıyla titriyordu. Kapı yeniden vuruldu.
“Kim o?” diye bağırdı, sesi korku ve hayal kırıklığıyla karışık.
“Dolunay! Ben Hamit! Aç kapıyı, önemli!”
Dolunay bornozunu hızla üzerine geçirip kapıya gitti. Göz deliğinden baktı. Hamit dışarıda, yüzü asık ve endişeliydi. Yanında, kasabadan iki genç adam daha vardı.
Kapıyı açtı. “Ne oldu?”
Hamit, onu baştan aşağı süzdü, sonra içeri adım attı. Adamlar dışarıda bekledi. “Gece... Bir şey oldu. Kasabanın kenarındaki bir ahır... İçindeki hayvanlar... Hepsi öldü. Boğazları kesilmiş değil. Sanki... ruhları emilmiş gibi. Ve ahırın duvarında, senin evinin bu tarafa bakan duvarında bir işaret vardı.” Hamit, Dolunay’ın gözlerinin içine baktı. “Senin madalyonundaki işaretlerden biri. Ama kanla çizilmişti.”
Dolunay’ın kanı dondu. Rüyalar, izlenme hisleri, hepsi bir anda gerçek ve somut bir tehdide dönüşmüştü. Bir şey onu işaretlemişti. Ve şimdi, onun yüzünden masum hayvanlar ölmüştü.
“Ben... Ben bir şey yapmadım,” diye fısıldadı.
“Biliyorum,” dedi Hamit yorgun sesiyle. “Ama o yaptı. Senin uyandırdığın şey. Ya da senin peşinden gelen şey. Artık sadece rüyalarınla kalmıyor Dolunay. Gerçek dünyaya sızdı. Ve eğer onu durduramazsan... Sıradaki, kasabadaki insanlar olacak.”
Hamit cebinden katlanmış bir kağıt çıkardı, Dolunay’ın avucuna sıkıştırdı. “Bu, Leyla Hanım’ın bana, sana ihtiyacın olursa diye verdiği. Okumalısın. Ve karar vermelisin. Kaçacak mısın, yoksa bu işin sonuna kadar gidecek misin?”
Hamit, arkasını dönüp adamlarıyla birlikte gitti. Dolunay, kapıyı kapayıp sırtını dayadı. Titreyerek kağıdı açtı. Ninesinin el yazısıydı.
“Sevgili Dolunayım,
Eğer bu notu okuyorsan, demek ki Aren seni buldu. Ve demek ki, gücü kontrol edemiyor. Rüyalar, onun sana ulaşma yoludur. Ama dikkat et: Onun tutkusu, seni de yiyip bitirebilir. Onu tamamlamak için sadece senin kalbine değil, bilgine de ihtiyacı var. Tavan arasındaki sandığı bul. İçinde, kim olduğunu ve ne yapman gerektiğini anlatan her şey var.
Seçim senin. Ona gerçek yüzünü gösterip yardım edebilirsin. Ya da ondan kaçıp, onun bir canavara dönüşmesini izleyebilirsin. Ama kaçarsan, o seni asla bırakmayacak. Çünkü sen, onun tek yaşama amacısın.
Seni seviyorum. Güçlü ol.
Ninen Leyla.”
Dolunay, kağıdı göğsüne bastırdı. Gözleri doldu. Artık kaçış yoktu. Rüyalar, kırmızı gözler, ölü hayvanlar... Hepsi gerçekti. Ve çözüm, tavan arasında saklıydı.
Merdivenden yukarı, küçük tavan arası kapısına tırmandı. Tozlu, dar bir alandı. Işığı yaktı. Köşede, eski bir sandık duruyordu. Üzerinde, aynı alfabenin işaretleri vardı. Sandığın kapağını kaldırdı.
İçi, kitaplar, defterler, eski fotoğraflar ve tuhaf, taştan nesnelerle doluydu. En üstte kalın, deri ciltli bir günlük vardı. Üzerinde ninesinin gençlik fotoğrafı yapıştırılmıştı. Ve yanında genç, koyu saçlı, keskin bakışlı, yakışıklı bir erkeğin fotoğrafı. Adamın gözleri, normaldi. Ama bakışında, tanıdık bir vahşilik vardı.
Altında, eski mürekkeple yazılmış bir not vardı. “Benim Aren’im. Ve benim lanetim.”
Dolunay, günlüğü eline aldı. İlk sayfasını açtı. Ninesinin genç sesi, sayfalardan fışkırıyor gibiydi,
“Bugün, onu ilk kez ormanda gördüm. Adı Aren’di. Ormanın bekçisiydi. Gözleri, kehribar gibiydi. Bana baktığında, tüm dünyam değişti... Çünkü o, yüzyıllar önce biten aşkı yeniden başlatmak için dönmüştü. Torunuma ilahi yolla mühürlenmişti. O, Dolunay’ımın hem ruh eşi hem de buranın koruyucusuydu.”
Dolunay, sandığın kenarına çöktü. Şimdi, gerçek hikaye başlıyordu. Ve o bu hikayenin hem mirasçısı, hem de bir sonraki bölümün yazarıydı. Dışarıda ormanda, kırmızı gözler onu izlemeye devam ediyordu. Ama artık korkmuyordu. Çünkü elinde, Aren’in sırrını ve kendi gücünün anahtarını tutuyordu.