Bağ

1108 Kelimeler
Dolunay sandalyede saatlerce oturmuş, Aren’i izlemişti. Şöminedeki ateş yavaş yavaş küçülmüş odanın loş ışığında Aren’in profili daha da keskinleşmişti. Her nefes alışında göğsünün yükselip alçalışı, battaniyenin altındaki güçlü hatları, Dolunay’ın zihnini ele geçiriyordu. Yorgunluk onu bir ara yenmiş başı hafifçe öne düşmüştü. Aniden Aren’in nefes alışı değişti. Düzenli ritmi bozuldu daha sık, daha kesik kesik oldu. Dudakları aralandı alçak, hırıltılı bir ses çıkardı. Yüzünde bir acı ifadesi belirdi, kaşları çatıldı. Dolunay hemen yerinden fırladı, yanına diz çöktü. “Aren? Aren, iyi misin?” Aren gözlerini açtı. Kehribar gözler bu sefer bulanıktı ateşten mi, acıdan mı belli değildi. Bakışı Dolunay’ın yüzünde gezindi tanımakta zorlanıyor gibiydi. Sonra gözlerindeki o kırmızı damarlar aniden parladı. Aren doğrulmak istedi ama gücü yetmedi ve geri düştü. Boğuk bir küfür mırıldandı. “Kıpırdama!” diye emretti Dolunay sesi beklenmedik bir otoriteyle çıkmıştı. “Yaran daha kötü olacak. Ateşin var gibi görünüyor.” Aren’in dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. “Değil... Ateş,” diye zorlukla konuştu. “İçimde... Savaş. Kurt uyanıyor. Ve... Zehir.” “Zehir?” diye tekrarladı Dolunay, panikle. “O yaradan mı? Ne tür bir zehir? Bir panzehir var mı?” Aren başını iki yana salladı, gözlerini kapattı. “Kaynak suyu. Temizler. Ama... Gücüm yok gitmeye... çok uzak.” Dolunay ayağa fırladı. “Ben getiririm! Nerede? O kaynak nerede?” Aren gözlerini aralayıp ona baktı. Bakışında bir minnet ama aynı zamanda bir uyarı vardı. “Bildiğin yer. Rüyanda gördüğün. Ama dikkatli ol. Gece... Orman onların.” Elini zorlukla kaldırdı, Dolunay’ın koluna dokundu. Dokunuşu hâlâ yakıcı sıcaktı. “Madalyonu... Çıkarma. Sarı gözlü kurtta güven.” Dolunay başıyla onayladı, kalbi deli gibi atıyordu. Aren’i bırakıp gitmek istemiyordu ama başka seçeneği yoktu. Hızla hazırlandı. Güçlü bir el feneri, matara ve bıçağını aldı. Aren’e son bir bakış attı. Adam yeniden bilinçsiz görünüyordu ama yüzü daha rahattı. “Geri döneceğim,” diye fısıldadı ona söz verir gibi. Dışarı çıktığında gece çökmüştü. Ay bulutların arasından sıyrılıp ormanı soluk, gümüşi bir ışıkla aydınlatıyordu. Aren’in uyarısı aklındaydı. Gece... orman onların. Çakallar mı? Yoksa o ‘Kadim Düşman’ın hizmetkarları’ mı? Madalyon göğsünde sıcak ve ağır duruyordu, sanki bir koruyucu kalkan gibi. Ormana daldı. Rüyasında defalarca gördüğü yolu, içgüdüsel olarak biliyor gibiydi. Her adımı, her dönüşü tanıdık geliyordu. Ama bu sefer farklıydı. Karanlık, canlıydı. Ağaçların arasında gözler ona eşlik ediyor gibiydi. Sarı, parlak gözler değil, daha çok... yeşilimsi, yansıyan ışıklar. Kurt gözleri. Ayaz’ın Çocukları. Onu izliyorlardı ama saldırmıyorlardı. Belki de Aren’in orada, yaralı olduğunu biliyorlardı. Ya da madalyon onu işaretliyordu. Ama sarı gözlü kurt da uzaktan onu izliyordu. Kaynağa vardığında, buranın da değiştiğini gördü. Su rüyasındaki gibi berrak değildi. Hafif bulanık akıyordu ve üzerinde hafif bir duman vardı. Taştaki işaretler soluk görünüyordu. Aren haklıydı bir şeyler dengesizdi. Hızla matarasını doldurdu. Suya dokunduğunda parmak uçlarında bir karıncalanma hissetti ama bu Aren’e dokunduğundaki gibi elektrik değil daha çok iyileştirici, serin bir enerjiydi. Matarayı doldurup kapağını kapattığı sırada arkasındaki çalılar hışırdadı. Hızla döndü, el fenerini ve bıçağını savunma pozisyonuna getirdi. Ağaçların gölgeleri arasında, iki sarı göz parlıyordu. Ama bu sefer yakındılar. Ve yavaşça ilerliyorlardı. “Uzak dur,” diye seslendi Dolunay, sesi gergin ama kararlı çıktı. “Sadece su almaya geldim. Aren’e ihtiyacı var.” Sarı gözlü yaratık daha doğrusu artık onun bir Çakal olduğundan emindi ve bir hırıltı çıkardı. Ağzı aralandı siyah, çürük dişleri göründü. Bir adım daha attı. Tam o sıra ormanın başka bir yerinden derin, güçlü bir hırıltı duyuldu. Bu tanıdık bir sesti. Aren’in sürüsünden bir kurt. Seni koruyacak dediği Sarı gözlü kurttu. Sarı gözlü Çakal irkildi, başını sesin geldiği yöne çevirdi. İkiye biri arasında kalakaldı. Dolunay fırsatı değerlendirdi. Geri geri adımlarla gözünü Çakal’dan ayırmadan, ormandan çıkmaya başladı. Kurt hırıltısı tekrar duyuldu bu sefer daha yakından. Çakal son bir hırıltı daha çıkarıp karanlığın içine süzüldü. Dolunay, nefes nefese ama güvende eve doğru koştu. Yol boyunca kurt gözlerinin onu takip ettiğini, koruduğunu hissetti. Aren’in sürüsü, ona yardım ediyordu. Eve vardığında, Aren’in durumu kötüleşmişti. Titriyordu ve ter içindeydi. Battaniye yere düşmüştü. Dolunay hemen yanına koştu. “Aren! Suyu getirdim.” Aren’in gözleri yarı aralıktı ama bilinci yerinde değil gibiydi. Dolunay mataranın kapağını açtı ve Aren’in dudaklarına dayadı. “İç, lütfen.” Birkaç damla su döküldü Aren’in dudaklarına. Aren içgüdüsel olarak yuttu. Sonra iseaniden gözleri açıldı tamamen. Kehribar gözler, şaşkınlıkla parlıyordu. Elini kaldırıp matarayı tuttu ve kendi kendine, büyük yudumlar almaya başladı. Su boğazından aşağı inerken, vücudu hafifçe gevşedi. Titremesi azaldı. Dolunay onu izledi, rahatlamış gibi bir nefes aldı. Su işe yarıyordu. Aren matarayı bitirdi ve geriye yaslandı. Gözleri artık daha netti. Dolunay’a baktı. “Teşekkürler,” diye fısıldarken sesi hâlâ zayıf ama daha kontrollüydü. “Nasıl hissediyorsun?” diye sordu Dolunay, yerine otururken. “Daha iyi. Zehir... Geriliyor. Ama tamamen değil.” Aren ona uzun uzun baktı. “Sen benim için gittin. Ve geri döndün. Tehlikeye rağmen.” “Tabii ki döndüm,” dedi Dolunay omuz silker gibi yaparak. “Seni öyle bırakamazdım.” Aren’in dudaklarında bu sefer daha belirgin, gerçek bir gülümseme belirdi. Çok az ama yüzünü tamamen değiştirdi. Yakışıklılığını katbekat artırdı. “Cesur taşıyıcı.” “Taşıyıcı mı?” diye tekrarladı Dolunay. “Neden bana öyle diyorsun? Ve nasıl benimle... Zihinden konuşabildin?” Aren derin bir nefes aldı, gözlerini tavana dikti. “Çünkü sen Leyla’nın torunusun. Ay’ın adını taşıyan. Ve ben... Ben Alfâr’ım. Son Alfa. Senin... koruyucun ve bağlı olduğun.” Başını çevirip ona baktı. “Ruh ortaklığı. Bağ henüz tam değil ama... Yakın. Senin varlığın, benimkini çağırıyor. Bu yüzden seni duyabiliyorum. Ve sen... Beni duyabiliyorsun.” Dolunay, söylenenleri sindirmeye çalıştı. Ninesinin mektubu, günlüğü, her şey yerine oturuyordu. “Yani... Sen bir kurt adamsın?” Aren burun kıvırdı, sanki terim onu rahatsız etmişti. “Ben... İnsanım. Ve Alfâr. İkisi bir arada. Kurt formu... Bir seçim. Bir lütuf. Ve bir lanet.” Elini, göğsündeki yaraya götürdü. “Bu... Kadim Düşman’ın zehri. O sadece bedenleri değil, ruhları da bozar. Beni... İçimdeki kurdu uyandırmaya, kontrolü kaybetmeye zorluyor.” “Peki nasıl iyileşeceksin? Daha fazla su mu?” Aren başını salladı. “Su sadece durdurur. İyileşmek için... Mührün gücüne ihtiyacım var. Onu beslemek için... Senin gücüne ihtiyacım var.” Gözleri Dolunay’ın gözlerine dikildi, yoğunlaştı. “Bu riskli. Seni de... değiştirebilir. İçindeki uyuyan şeyi uyandırabilir.” “İçimdeki uyuyan şey?” diye fısıldadı Dolunay. “Kanında akan miras. Leyla’nın kanı. Taşıyıcı olma potansiyeli.” Aren elini uzattı, yavaşça Dolunay’ın yanağına dokundu. Dokunuşu bu sefer daha yumuşak, daha araştırıcıydı. “Korkuyor musun?” Dolunay, onun dokunuşunun yarattığı sıcak dalgaya kapıldı. Gözlerini Aren’in gözlerinden ayıramıyordu. “Evet,” diye itiraf etti. “Korkuyorum. Ama... Daha çok merak ediyorum. Seni... Ve bu bağı merak ediyorum.” Aren’in gözlerindeki kehribar rengi, altın gibi parladı. İçindeki kırmızı damarlar nazikçe titredi. “Öyleyse... Hazır ol,” diye fısıldadı, zihnindeki sesi Dolunay’ın kafasının içinde yankılandı. “Çünkü bağ, sadece zihinle değil... Tutkuyla da kurulur.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE