38. Bölüm
- EYŞAN -
Sergei beni götürmek için geldiğinde banyodaydım ve Harvey'nin gönderdiği oyuncakla bakışıyordum. Onu kullanıp kullanmamak konusunda emin değildim. Ne de olsa kendimi tanıyordum ve bunu içime yerleştirirken bile bazı hassas noktaları tetikleyeceğimin farkındaydım. Ancak benim bir görevim vardı ve işler bu noktadayken dikkatimi dağıtmalı mıydım?
Cevap bariz bir şekilde ortadaydı; dağıtmamalıydım ama...
İnat herif! Beni keşfetmek için deli oluyordu ama bir türlü inadını kırıp bana dokunmuyordu! Ve ben de ondan az değildim. Olmayacaktım da! İsterse karşımda bir seks tanrısı gibi durup tüm ihtişamıyla kendini teşhir etsin; ona yalvarmayacağım.
Ama tabii bu şekilde ikimizde istediğimiz noktalara varamazdık. Yani bilemiyorum; belki bu oyuncak sayesinde ikimizde kendimizi kaybeder ve konuşmaya gerek duymadan sevişmeye başlardık.
En azından umudum bu yöndeydi. O yüzden Sergei beni kapıda beklerken banyonun lavabosuna oturup bir bacağımı tezgaha dayayarak diğerini bir kanat gibi açabildiğim kadar açtım. Aslında kabul etmem gereken bir şey vardı; evet geçmişimdeki yedi sekiz aylık süreci saymazsam o kadar da erkek düşkünü bir kadın sayılmazdım ama haftada bir de birileriyle yattığım bir gerçekti. Peki Harvey'le tanıştığımdan beri gidişat ne haldeydi?
Çölde kalmış gibi sayılırdım! İki buçuk ayda sadece iki kere icraat de bulunmuştum ve... Kahretsin. Neredeyse bir bakire kadar dardım. Elimdeki oyuncağa bakarak cesaretimi toplamaya çalıştım. Ben kendime bile dokunmazdım. O yüzden şimdi kendi insiyatifimle bu oyuncağı içime yerleştirmek gözümü korkutmuyor değildi. İnsan kendine kolay kolay kıyamıyor en nihayetinde, değil mi?
Önce birkaç kez nefes aldım ve sonra parmaklarımla kendime dokundum. Libidosu yüksek bir kadın olduğumdan hemen ıslanırım sanıyordum ama hayır. Sanırım gergin olmak hormonlarımı da etkilemişti...
Dudaklarımı ısırdım ve gözlerimi kapadım. Daha önce hiç yapmamıştım ama deneyecektim. Hayır, mastürbasyon yapmaktan utandığım falan yoktu ama kendime dokunmak tuhaf hissettiriyordu. Parmaklarımı yalayarak klitorisime dokundum; hassas bir noktaydı ve hoş hissettiriyordu esasen. Biraz okşayınca bacaklarımı birbirine bastırmak istedim; devam etmek istemediğimden değil, aksine arzu doluydum ama devam ettirecek kimse yoktu! Dudaklarımı ısırıp diğer elimdeki oyuncağa bakarken orta parmağımı usul usul içime kaydırdım. Neyse ki kendimi okşamam işe yaramıştı. Sırılsıklam değildim ama lanet oyuncağı içime yerleştirecek kadar kaygandım.
Oyuncak ise kupkuruydu. Dilimle yalayıp ıslanması için onu da ağzıma aldım ve tüm cesaretimle dolgun başlı oyuncağı içime yerleştirdim.
Tanrım! Gerçekten, çok gereksiz yere fazla daralmıştım... Bunu bile içime almakta zorlanıyorsam belki hiç sevişmemeliydim.
'Sevişmemelisin zaten.' Dedi içimden, çok derinden gelen memnuniyetsiz bir ses. 'Ne de çabuk unuttun Ceyhun'u?'
Yutkunamadım bile. Ben unutmamıştım! Unutmazdım. Ben sadece... Nefret etmek için çabalamıştım ama olmamıştı işte!... Ne yapabilirdim başka? Gidemiyordum ve kaldığımda da... Onunla aynı yataktayken nasıl uzak duracaktım ki? İkimiz birbirimiz için kuvvetli yapıştırıcılar gibiydik; birbirimize yaklaştığımızda bile kilitleniyorduk.
'Ceyhun'a ihanet ediyorsun.'
Burnumun sızladığını hissettim. Gözlerim dolmuş; taşacak yer arıyorlardı. 'Hem senin sevmeye hakkın var mı ki?' Diye sordu o derinlerdeki gaddar ses.
Yoktu, biliyordum ama... İçimdeki duygular arsız oğlan çocukları gibiydi. Onlara kızıyordum ama engel olmanın bir yolu yoktu ki. 'Ne yaşayacaksan burada, içeride yaşa! Dışarı renk vermek yok!'
Dudaklarımı ısırdım. Haklıydım; sevmek beni ölüm döşeğinden kaldırmıştı ama ya kalktığım yerden geri düşersem? Bu sefer düştüğüm yer yatak da olmazdı; hepten mezara düşerdim. Yanımda Harvey'yi de sürüklemenin manası yoktu ki. Beş yıl boyunca ezber ettiğim sözü unutmak akıl karı değildi. Ben ne sevecek bir kadındım, ne de sevilecek...
Oyuncağı çıkartıp lavabo tezgahına bıraktıktan sonra kapıya çıktım. Sergei damarları şişmiş gözlerimi görmesine rağmen umursamadı. Ben de onu umursamadım. "Gidebiliriz." Dedim. Sergei Fransızca bilmiyordu, ben de Rusça bilmiyordum ama şanslıydık ki ikimizin de İngilizce'si fena değildi.
Sergei ağzındaki sakızı döndürüp sertçe ezdikten sonra beni elinin tersiyle kenara süpürürken "Tuvalete gireceğim." dedi. Hiçbir şey demeden kenara çekildim. Aklım zaten delicesine doluydu.
Ne kadar istikrarsızdım! Sevemem deyip seviyordum; dokunmasını istemiyor ama dokunmuyor diye alınıyordum. Ve şimdi adama, bahçene kök salmak istiyorum deyip sırtımı dönecektim.
Beni dövse yeriydi. Burnumu sert bir biçimde çekip ağlamamaya gayret ettim ama o kadar zordu ki...
"Niye takmadın bunu?"
Sergei elinde oyuncakla karşıma dikildiğinde gözlerimi kaçırdım. Takmaya pek hevesli olduğumu ama... Ama içimde bir sürü amaya sahip olduğumu söyleyemedim.
"Tak şunu." Deyip kucağıma attı oyuncağı. "Müşteriye mahçup etme bizi."
Oyuncağa bakarken ağzımdan nefes aldım. Nitekim burnum hissettiklerim yüzünden doluydu. Alt dudağımı ısırarak yutkunmaya gayret ettim. Düşüncelerim boğazıma bir yumru gibi konmuştu. 'Serdar için.' Dedim kendime. 'O orospu çocuğunu yakalamak için.'
Oyuncağı alıp tekrar lavaboya giriyordum ki Sergei ayağını kapı eşiğine koydu. "Taktığını göreceğim." Ağzımdan nefes verdim. Bana güvenmemelerini anlasam da bacaklarımı onlar için ayırmayacaktım. Kapı kolundan tutup çekmeye çalışırken beline uzandı. Göz dağı vermek için silahının kabzasını gösteriyordu. Dudaklarımı ısırarak arkamı döndüm. Tamam, kapı açık kalabilirdi ama ona show yapmayacaktım. Önce oyuncağı temizledim. Ne de olsa Sergei dokunmuştu; ardından ise oyuncakla bakıştım. Bunu takarsam davetine icabet etmiş olacaktım. Davetini kabul etmeyi ne çok istiyordum oysa...
Onca ölüm ve ayrılıktan sonra içim nasıl hala parçalanabiliyordu, anlamıyordum! Kırılacak ne kalmıştı ki içimde?
"Hadi!" Diye bağırdı Sergei. Gözlerimi devirip arkamı döndüm ve oyuncağı ıslatarak kayganlığını kaybetmek üzere olan kadınlığımdan içeri ittim.
"Kahretsin!" Diye fısıldadım iniltiyle. Canım yanmıştı ufacık.
Sergei kolumdan yakalayıp beni dışarı sürüklerken "Hadi," Dedi donuk bir ifadeyle. "Yeterince vakit kaybettik zaten."
Yere bakarak beni sürüklemesine izin verdim. İçimde yaşadığım kırıklık o kadar çarpıcıydı ki önüme bakıp yönümü bulabileceğimden emin değildim. Hem yürüdükçe duvarlarıma sürtünen oyuncak da içimi bir hoş ediyordu. Bacaklarımı birbirine bastırmak zorundaymış gibi hissediyordum ama lanet olsun ki bu da beni daha da azdırıyordu... Ne saçma; uzak durmak zorunda hissettiğim adam yüzünden ıslanıyordum.
Beni petrol yeşili bir Fiat Lounge Station Wagon'a bindirdiler. Dışı fabrikasyon olsa da içi ahşap tipi dekorasyonla döşenmişti. Fazlasıyla zevkli bir görüntüsü vardı.
Ve bu görüntünün ortasında da kırklı yaşlarının ortasında bir adam oturuyordu. Şakak hizasından başlayarak arkaya kıvrılan beyazları haricinde gür saçları hala koyu renkteydi. Kuru, pembe dudakları ince, burnu yuvarlak ve genişçe bir adamdı. Sığmayan bacaklarını göz önünde bulundurarak uzun bir adam olduğunu varsaydım.
"Larisa," Diye soludu adam.
Başımı salladım. Adam elini uzatırken tereddütteydim. Gittiğim kişi Harvey değil miydi? "Nikolai." Renk vermeye çalışmadan sıktım adamın elini. "Sinyor senden çok bahsetti."
Araç çalıştığında gülümsemeye çalıştım. Hatırlamadığı bir gece hakkında ne çok konuşuyordu zevzek. Ama erkeklikti ya olay! Sorsam tek bir saniye hatırlayamaz ama en ince detayına kadar anlatırdı o gece bana yaptıklarını. "Umarım güzel bahsetmiştir." Dedim.
Başını eğip muzipçe gülümsedi. "Güzelliğine dair söyledikleri konusunda haklı olduğunu görebiliyorum. O halde söylediği diğer her şeyin doğru olduğunu kabul edebilirim."
Bakışlarımı kaçırmamak için kendimi zorluyordum. Evet, içeride olmam Tamina'yı almam için önemliydi ama insan tüccarı bir herifle başbaşa olmak beni gerçekten de geriyordu.
"Ben sadece işimi yaptım."
Ansızın ellerini çırparak koltukta geriye yaslandı. "İşte sihirli cümle bu!" Kısık kahkahası son bulduğunda ise az önce olduğundan da fazla bir şekilde eğilerek yaklaştı bana. "İş! Sokaklarda denk geleceğin psikopatlardan ya da katillerden korkmuyor musun?"
Gözlerimi kapadım usulca. Bana nazik bir şekilde iş teklif ediyordu. Yersen. Hayır dediğim an beni dörde katlayıp bir deliğe tıkacağından adım kadar emindim. O yüzden ifademe oldukça memnun bir gülümseme yerleştirerek top çevirmeye karar verdim. "Elbette, yaptığım işin tehlikeli olduğunu kabul etmek zorundayım."
Nikolai doğru yerden yakalamış olmanın verdiği rahatlıkla devam etti. "Seni kollayan biri olsun istemez misin?"
Burnumdan nefes verdim. Doğru kelimeleri telaffuz etmeliydim. "İsterdim ancak ben yalnız çalışıyorum."
Mevzu tam olarak Nikolai'ın istediği yere gelmişti; bu sebeple koltukta geriye yaslanırken kendinden oldukça emin görünüyordu. "Benimle çalışırsan güvenliğin konusuna endişe etmene gerek kalmaz."
Düşünüyormuş gibi yaptım. "Belki, neden olmasın?" Dedim makul bir ses tonuyla. "Ama karar vermem için bana biraz süre verin."
Adam onu ret etmediğim için gülümsemesini sergilemeye devam etti fakat ısrarından vazgeçeceğini sanmıyordum. Nitekim öyle de oldu. "İkna olman için sana ne vaat edebilirim?"
Nazik olma çabası beni güldürdü. Gerçekten, diğer kızlara da bana davrandığı gibi sevecen olduğunu hiç sanmıyordum.
"Çünkü çoğu kız senin yaptıklarına cüret dahi edemez."
İç geçirdim. Benden istediği cevabı duyana kadar ısrarlarına devam edecekti. "Ben özgürlüğüne düşkün bir kadınım." Diyerek saçlarımı omzumun ardına ittim. "Müşteride olmadığım zamanlarda beni bir odaya tıkmayacağınızdan emin olursam sizinle çalışabilirim." Derken araç durdu. Varmamız gereken yere geldiğimizi düşündüğüm sırada içimdeki salak ses neden bu kadar detaylı bir açıklama yaparak adamın fahişesi olmayı kabul ettiğimi sorguluyordu. Aptal. O bana bu teklifi yaparken niyeti bir iş değildi ki. Her an uçarak kaçabilecek bir kuş muydum, onu tartıyordu Nikolai. Yekten hayır desem işin başından sonuna peşime adam takardı. Ayrıca özgür ve aykırı bir kadın olduğumu da Sinyor'dan öğrenmiş olmalıydı. Yani hemen 'Evet!' dersem işin içinde bir bit yeniği olduğunu anlardı ama şimdi yüzündeki gurura bakılacak olursa şüphelendiği hiçbir şey yoktu. "Orta yolu bulabileceğimizi düşünüyorum."
Dudaklarım yukarı kıvrılırken başımı salladım. An itibariyle resmen Rus mafyasının fahişesi sayılırdım. Sadece bir saniyeliğine bunu Harvey'nin duyduğunu düşündüm. Adamı kuşbaşı kuşbaşı doğrardı muhtemelen. Kıkırdıyordum ki Ceyhun'u bana hayal kırıklığıyla bakan yüzünü gördüm bir an.
Deliriyordum!... Sertçe yutkunup kirpiklerimi kırparak dışarı baktım. "Geldik sanırım." Dedim sesimi sabit tutmaya çalışarak.
"Öyle," Dedi Nikolai üzerimden eğilip kapımı açarken. Bana yakın pozisyonunun avantajıyla elinin tersinden parmağıyla dudaklarıma ve çeneme sürtünüp "Seninle çok iş yapacağız Larisa," Diye fısıldadı memnuniyetle. Hiçbir tepki ya da mimik vermeden araçtan indim. Adamdan hoşlanmamıştım ama ne yapabilirdim ki?
Araç arkamdan gazladığında hemen ilerideki motordan Sergei'nin indiğini gördüm. Sakızı hala ağzındaydı ve sinir bozucu çiğnemesi yüzünden dişlerimi sıkıyordum. Bazı insanlar gerçekten insan gibi çiğnemeyi bilmiyordu. Ya da anlık gel gitlerim yüzümden sinirlerim iyice laçka bir hale gelmişti.
Olduğum yerde Sergei'yi beklemeye başladım. Yanıma gelip kolumdan tutarak beni otele soktu. O an içimde olduğunu unuttuğum oyuncağı fark ederek hassasiyetle gerildim; sinir bozucu bir hazzı vardı. Rahatsız ediciydi ama zevk veriyordu. Üstelik her adımında lunaparktaki bir çocuk gibi coşkuyla oradan oraya koşturuyor, tüm duvarlarımda pervasızca kayıyordu. Sergei'nin aceleci tavırları da içten içe kıvranmama hiç iyi gelmiyordu doğrusu. "Yemek salonunu kendim bulabilirim." Dedim dirseğimi kurtarırken. Daha fazla bu hızla gidersem kasıklarım ıslanacaktı ama ben bu gece sevişmek istemiyordum ve bu yüzden Harvey'yi yanlış yönlendirecek hiçbir belirteç veremezdim. Oysa Sergei tekrar koluma yapıştı ve aynı hızla sürüklemeye devam etti. Beni teslim edilmesi gereken bir kargo gibi mi görüyordu? Belli ki öyle... Beni asansöre tıkıp yirmi altıncı kata basarken "Bu yemek salonunu bulamazsın." Diye mırıldandı ukalaca.
Pekala, elbette ben de yirmi altıncı kattaki yemek salonunu bulamayabilirdim ama Sergei, biraz daha nazik olabilir miydi? Asansör hızla yükselirken o duygusuz, pervasız adam konuştu. "Tüm hafta sonu De La Cour'unsun, ne isterse o olacaksın." Bir ültimatom veriyor olmasına rağmen sesinde bir soru saklıydı. Bakışlarındaki beklentiyi görerek başımı salladım.
"O ne isterse." Dedim itaatkar bir şekilde ve asansörün açılmasıyla birlikte rahat bir nefes aldım. Bu sapık heriflerden nihayet kurtuluyordum. Sergei'ye son bir itaatkar bakış atıp yemek salonuna doğru yürümeye başladım.
Geniş ve yuvarlak bir masanın etrafında oturuyorlardı. Juliet'in geleceğini bilmiyordum ama Bellamy'nin onu canı gönülden getirdiğini sanmıyordum; emrivaki yapmış olmalıydı. Beni görür görmez gülümsedi ve hemen başını çevirdi. Tanıdığını belli etmek istemediğini düşündüm. Bellamy ise çok daha profesyonel bir oyuncuydu; Duyulan topuk seslerine öylesine bir bakış atıp Vasili'ye geri dönmüştü. Alelade bir fahişe olduğumun altını çizer gibiydi bu hareketi. Vasili'yse duyulan topuk seslerine karşılık başını olduğum yere çevirdi ve gözlerini bir an olsun ayırmadan baştan aşağı, aşağıdan yukarı süzdü beni. Harvey'nin gönderdiği elbise içinde dikkat çekici olduğumu ben de biliyordum. Özellikle pırlantalarla dizeli apoletler, seksi bir sırt dekoltesi ve uzun mu uzun beyaz bacaklar oldukça dikkat çekiciydi. Üstelik oldukça kışkırtıcı bir makyaj yaptığımı da itiraf etmeliydim.
İçimdeki yargıç biraz daha erken konuşsaydı ucuz görünmek için elimden geleni yapardım oysa. Fakat şimdi tabaktaki leziz bir pasta dilimi gibiydim. Vasili baktıkça beni yemek için can atıyordu.
Ona gelince... Başını kaldırmadı bile. Camdan yansıyan görüntüsünde, dikkatle Kremlin Sarayı'nı izlediğini fark ettim.
Vücudum çok sadakatsizdi! İçimin verdiği emire rağmen ona dokunmaktan alıkoyamadım kendimi... Elim koltuğunun başlığından omzuna doğru kayarken varlığımı hissetmesini istedim. Fakat dönmedi. Dönse ne yapacaktım ki zaten? Bu bir karar değildi, mecburiyetti!... Harvey'le arama aşılamaz bir mesafe koymalıydım. Onun iyiliği için.
Bakışlarımı Vasili'ye çevirerek gülümsedim. "Vasili," Dedim çekici bir ses tonuyla. Koluna uzanıp birkaç küçük adımla Vasili'ye yaklaştım. Belki yavşak yavşak davranırsam sinir olurdu.
"Misafirimin böylesine güzel bir partneri olmasını beklemiyordum." Dedi Vasili sıcak bir şekilde. Bakışlarımı kaçırıp onu kendimden uzaklaştıracak birkaç mantıklı cümle aradım.
"Misafirinize eşlik edeceğime üzüldüm." Dedim şuh bir şekilde. "Size eşlik etmeyi tercih ederdim."
Vasili çapkın bir şekilde yakalarını düzeltirken egosunun okşanmasından olsa gerek bir horoz gibi kabardı.
Harvey'nin oturduğu koltukta kıpırdandığını fark ettim.
"Emin ol Larisa, bana eşlik edeceğin günler de gelecek."
Kahkaha atarak salonu çınlattım. Samimi bir kahkaha olmamasına rağmen hafifliğimin altını çizmek adına öylesine bir kahkahaydı. Vasili kahkahamın üzerine daha da yaklaşıp elini çıplak belime sürttüğünde ise Harvey sabrı kalmamış gibi koltuğundan kalktı. İkimizin arasına bir dağ gibi girmişti. Vasili'ye göz dağı verircesine elime uzandı ve nazikçe tutarak parmaklarımı öptü usulca. "Larisa?"
Sıcak ekmeğin üzerine sürülmüş bir tereyağı gibi eridim. Nasıl olacaktı bu iş Tanrı'm!... Adama bakıyorum ve ona dokunamadığım her an ölüyorum sanki! Görmediğim her an nefessiz kalıyorum ve görür görmez vurgun yiyorum... Gözlerim ısınmaya başlarken mimiklerime hakim olabilmek adına dudaklarımı büktüm. Sadece ama sadece birinin yükünü kaldırabilecek kuvvetim vardı. Ya Ceyhun'u sırtlamayı bırakacaktım ya da Harvey'ye koşmaktan vazgeçecektim.
Neden böyle bir tercih yapmak zorundaydım ki?
Allak bullak ifademi gizlemek adına Harvey'nin yakalarını yakalayarak düzelttim; "Bay De La Cour."
İlgimin Harvey'ye döndüğünü fark eden adam iç çekerek bir adım geriye kaçtı. Bu esnada Harvey beni Vasili'den uzak diğer tarafına çekmişti bile.
"Şanslı adamsın De La Cour." Dedi Vasili kıskançlıkla. Eğer içimden geçenleri bilseydi değil Harvey'i kıskanmak, ona üzülürdü bile Vasili. Elbette bu kez onu kırmayacaktım; üzmeyecektim. Bu kez sadece tüm samimiyetimle ondan uzak duracaktım. Görevden sonra... Serdar'ı alıp tüm hırsımla nefretimi kusardım ve... Akıl karı olmadığını biliyorum ama Korkut beni yanına alırdı herhalde. Hem... Bu kez kaçmak zorunda da kalmazdım; ne de olsa bir kere gitmeme izin vermişti, değil mi? Demek artık özgür sayılırdım. Ayrıca Serdar'ı geberttikten sonra başımıza üşüşecek olan babam yüzünden yan yana olmasak çok daha iyiydi. Korkut beni korurdu... Babam Fransa'dan gidene ve Du Pond'la Benji'de Harvey'i rahat bırakana kadar korurdu yani... Korumasa bile bu Harvey'ye zarar vermemden iyiydi sanırım.
Abartmıyordum! Bunları ilk kez yaşamıyordum ben. Ceyhun'dan hoşlandığımda da birbiriyle kavga eden iki sesle yaşamıştım uzun bir süre. Birisi kanat takıp uçmaya çok hazırdı. Diğeriyse her küçük hatamda beni cezalandıran bir babam olduğunu ve hayatıma çok kıymet verdiğim biri girerse onun namlunun ucunda olacağını izah edip duruyordu.
Harvey'yi namlunun ucuna atamazdım.
'Vazgeç o zaman intikamdan.' Diye yalvardı içimdeki zavallı, muhtaç diğer ses.
Ne yani? Serdar piçini gebertmezsem babam beni bulmayacak mıydı? Şu boktan mafya işlerine girmemiş olmasam belki bulamazdı ama kötü adamlar birbirini tanır. Yakın ya da uzak ama bir zaman gelecekti ki babam Harvey'yi tanıyacaktı. Kız kardeşini, nişanlısını ve elbette metresini de.
Ama bu yanlış geliyordu! Yakalarını yakaladığım yumruklarım gömleğinin üzerinden bile teninin sıcaklığını hissedebiliyordu. Bu bile kalbimi hızlandırırken neden böyle olmak zorundaydı ki? Benim diğer insanlardan ne farkım vardı? Neden diğer herkes gibi sevemiyordum? Dümdüz aşk acısı bile çekemiyordum! Küsen ya da aldatan bir sevgili yüzünden değil, bir ihtimal yüzünden ayrılmak zorunda kalıyordum.
Kendime söz vermiş de olsam bazen yaşamak çok ağır geliyordu.
Juliet boğazını temizleyerek dikkatimi böldüğünde saklanmak ister gibi Harvey'nin göğsüne girdiğimi fark ettim. Onunsa kolları bir kanat misali bedenimi sarmalamıştı.
"Oturalım." Dedi Vasili. Oturmak iyi gelecekti. Yoksa Harvey'nin cebine girip kendi duygu ve düşüncelerimden saklanmaya çalışacaktım. Derken arkamdan duyulan topuk seslerine döndüm.
Vasili'nin bu gece için istediği kadınların geldiğini görebiliyordum. Üç kadındı. Birisi oldukça küçük görünüyordu ve pek mutlu gibi değildi. Onun bu işe mecbur bırakıldığını var saydım. Kıvırcık saçlı bir tanesi ise pek hevesli görünüyordu. Harvey gerginlikle yakalarını gevşetmeye çalışınca gerildiğini anladım. Önümde durak viski kadehini eline uzatarak dikkatini çekmeye çalıştım. Bu gece plana uygun gitmeliydik; içimdeki kasırgaya ya da onun öfkesine yenilmek bu gece için ihtimal dahilinde değildi.
Ancak Harvey önceliği bu değilmiş gibi elini cebine atarak telefonunu çıkardı ve daha sonra bardağı aldı. O viskisinden bir yudum alırken hiç beklemediğim bir durumla karşılaştım.
İçimdeki oyuncak titreşiyordu! Ansızın doğruldum. Sikeyim! İçimdekinin bir vibratör olduğunu bile bilmiyordum! Onun sadece küçük bir dildo olduğunu sanıyordum. Aldığım nefes ortasında kesilmişti!... Nasıl bir oyuncaktı bu? Güçlükle yutkunup dudaklarımı ısırırken durdurabilecekmişim gibi bacaklarımı birbirine bastırdım. Harvey bana döndüğünde anlamıştım. Telefonunda kayan parmaklarının yaptığı bir marifetti bu. Ama Tanrı'm! Adamın yüzünde tek bir mimik tanesi yoktu.
Savruk hareketlerimi toparlamak adına miniminnacık bir öksürükle boğazımı temizliyordum ki parmakları çok ani bir hamleyle yukarı kaydı.
Neredeyse sandalyeden düşüyordum! Deli miydi bu adam? İçimdekinin oyuncak olduğunu bilsem de bunu oynaması şart mıydı yani?! Burada bir görevimiz vardı!
"İyi misin Larisa?" Diye sordu muzipçe. Dudaklarımı ıslatıp gülümsedim sahte sahte. Soruyu içime masaj yapan küçük, sinsi, arsız askere dair soruyordu ama hayır! O askerden bağımsız olarak bomboktum ve esasında ona sarılıp haykıra haykıra ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Bir an için sadece gerçekleri öğrendiğim geceye dönmek istedim. Onu öperken benden yalvarmamı istediği ana dönmek ve yalvarmış olmak istedim. O an tüm zebanilerimden kurtulmuştum ve gözüm kapalı onun denizine dalabileceğimi düşünüyordum.
Şimdi mi? Onun sahiline ayak bastığım için darağacına asasım vardı kendimi.
Dirseklerimi masaya, çenemi de birbirine geçirdiğim ellerime yaslarken ısınan gözlerimi yumup zar zor "Hmm..." dedim düşünceli düşünceli. "Garip hissediyorum."
"Ne için?" Diye sordu Vasili.
Ne için? Dudaklarımı ıslatarak Harvey'ye döndüm. "Daha önce hiç..." Diye fısıldadım duyulmayacak bir sesle. Çene kaslarının oynamasından anladığım gülümsemesini bastırıyordu. Esasında oyununa dahil olduğumu itiraf etmek zorundaydım. İçime her ne yerleştirttiyse varlığını yadsıyamayacağım kadar güçlü çalışıyordu ve kahretsin ki bu içimde bir ateş yakmıştı. "Daha önce hiç..." Dedim tekrar ama bu kez sesim güçlüydü. Güçlü olmasına güçlüydü ama devamını söylemeye cesaretim yoktu. Daha önce hiç bu kadar çok korkmamıştım! Bir korku imparatorluğunda büyümüş olmama rağmen üstelik! Ve sadece babamdan da korkmuyordum. Nasıl bir adamdı Harvey? Bana yeni yeni duygular yaşatıyor, hiç bilmediğim korkuları ekiyordu içime.
Ya gitmeme izin vermezse? Ya verirse?... İnadını öğrenmiştim; öğretmişti zorla. Gidersem gelmeyecekti peşimden. Gelmemesi hayrına olurdu zaten... Unutadabilirdi pek tabii.
"Böyle bir mekanda bulunmamıştım." Diye tamamladım sözümü. Kirpikleri gerçekten ne uzun, ne kıvrıktı öyle? Çok güzeldi gözleri... Bebeği falan olsa hepten onun genlerini almasını isterdim; ne kadar pislik işler yaparsa yapsın adam Apollon ya da Adonis kadar yakışıklıydı ve Anais haklıydı; bu genlerin geleceğe aktarılması şarttı.
Almira'dan sonra bir de benden darbe yiyecekti ve eminim ki artık kadınlardan nefret edecekti!... Belki üç yıldan sonra kalktığı sekerat yatağına geri dönerdi ve Jules'la evlenirdi bile.
"Çünkü yılın bu zamanlarında seyahat etmeyi çok severim ve bana katılmanı çok isterim." Vasili ne zaman susacaktı? İçimde edilmesi gereken kanlı bir veda vardı ve adam susmuyordu!
"Bu akşam Larisa benimle birlikte, Vasili." Dedi ansızın Harvey. Çıkışı yüksek olsa da tepkisi sakindi. Artık onu tanıyorsam bu tepkinin altında çok kızgın bir Harvey yattığına emindim.
Vasili geriye yaslanırken. "Pekala," Dedi rahat bir şekilde. "Larisa'yla baş başa konuşmak çok daha eğlenceli olacaktır zaten."
"Kızlar hakkında daha sonra konuşuruz Vasili." Diye araya girdi Bellamy ciddiyetle. Bell'e teşekkür ettim. Adama ve askıntılığına zerre tahammülüm yoktu doğrusu.
"Haklısın Bell," Dedi Vasili nihayet ciddiyetle. "Ama kızlar buradayken olmaz." Etrafındaki kızlara bakıp göz kırptığında kızlar emir almış gibi biraz ilerimizdeki küçük sahneye çıktılar ve fondaki yavaş müzik eşliğinde dans etmeye başladılar. "Sen de katılmak ister misin Larisa?"
Harvey'nin sabrının taştığını görebiliyordum. Sanki adamı oracıkta öldürecek gibiydi ve aslında bunun olasılıklar dahilinde olduğunu biliyordum. Farkında mıydı bilmiyorum ama eli silahına uzanmıştı. "Larisa bana ait," Dedi gerçekten ürkütücü bir sesle. "Ve birisi bana ait bir şeye göz koyduğu son seferde adamın beynini büyük bir zevkle patlattığımı söylemek isterim." Diye fısıldarken Juliet'e baktım açılmış gözlerle. Bir şekilde Harvey'yi durdursalar iyi olurdu. Nitekim silahının emniyetini kapatmıştı.
"Sadece birkaç günlüğüne." Dedi adam zevkle. Ölüme koşuyordu, haberi yoktu geri zekalının! Ama Harvey fırsatıma engel olamazdı! Aşağıdan Bellamy'nin bacağına tekme atarak bir şeyler yapmasını istedim. Tanrı'ya şükür ki yaptı da.
"Basit bir orospu için birbirinize savaş mı açacaksınız yoksa iş mi yapacaksınız?"
Hiç alınmadım. Sorun değildi; yer altı dünyasında Rusya ve Fransa arasında bir savaş başlatmaktansa o an her şey olabilirdim. Derken Harvey'nin telefonu çalmaya başladı ve eş zamanlı olarak konuştu Juliet. "Nichole'un aramasını duymamışım. Sanırım seni arıyor."
Arayan gerçekten Nichole müydü bilmiyorum. Nitekim Bellamy usta bir yönetmen gibi gerginliği katlayıp rafa kaldırırken beni kızların yanına kışkışladı.
Ona bu gece için gerçekten minnettardım; ne Harvey'nin yanında kalmaya gücüm kalmıştı ne de ona karşı koymaya. Üstelik, bu saçma sapan iç muhasebem yüzünden görevimi ikinci plana atmıştım. Oysa benim bir görevim vardı. Şimdi aşkımın da ihanetimin de ağırlığını yüklenemezdim; görmem gereken bir hesap vardı.
Derin bir nefes aldım ve düşüncelerimi halının altına süpürüp kızların yanına gittim. Açık vermemek adına sadece bir tanesiyle konuşmaya karar verdim. Adının Marianne olduğunu öğrendiğim merinosu tercih listeme almadım bile. Fahişeliği mecbur olduğu için yapıyormuş gibi bir hali yoktu çünkü. Sanıyorum bu işi yapmayı seviyordu. Ne diyebilirim?
Esasında şansımı sarışın olandan yana kullanmayı planlıyordum çünkü kızlara yaklaştıkça fark etmiştim ki diğer kız on yedisinden küçüktü. Onun ağzından laf almak onu ateşe atmaktan farksız olacaktı. Elbette diğer kadın için de bu ortak bir tehlikeydi ama o belli ki yıllardır bu çarkın içindeydi ve kendisini nasıl koruması gerektiğini bildiğine emindim.
Fakat. Sarışın kız İngilizce bilmiyordu. Yanımdan geçen garsondan bir kadeh rose istedikten sonra minik figürlerle kızların arasına karıştım. Marianne tüm varlığıyla dans ediyordu! Gözleri masadaydı ve artık emindim ki o bir avcıydı. Masadaki tüm erkeklere alıcı gözle baktığını fark ettim.
Elbette Harvey'ye de bakıyordu. İçim cadı kazanı gibi fokurdadı! O beni-!...
Siktir olup gidecek olsam da o benimdi!
"Fransa'dan mı geldin?"
Konuşan küçük kızdı. Zaten Marianne'in bizi umursadığı yoktu. O, masadaki potansiyel erkeklerini dikizlemekle meşguldü...
Gözlerimi yumarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. "Evet." Derken kekelemiştim. Nitekim aklım tamamen Marianne'in ateş almış gözlerindeydi. "Sen?"
"Monako." Dedi küçük kız. Tamam Eyşan! Topla artık kendini. İç çekerek masaya ve Marianne'e sırtımı döndüm.
"Monako demek." Diyerek kendimi konuya dahil etmeye çalıştım. Daha doğrusu dikkatimi. "Fransızca bilmene şaşmamalı." Kız gülümsemeye çalıştığında bunu beceremediğini fark ettim. Burada olmak istemiyordu.
"Monako işte." Diye mırıldandı kız başını çevirerek. Kirpiklerini kırpıştırınca anladım. Ağlamamak için mücadele ediyordu. Çok daha sinsi olmam gerektiğini biliyordum ama kızın çaresizliği kalbimi kırdı. "Zorla mı geldin?"
Gözlerini bana çevirdi ansızın. Ela rengi gözlerinin bebeği titreşiyordu. Titreşen bebekleri bir an Marianne'e kaydı ve korkuyla iç çekti. "Yok." Dedi kendinden emin bir sesle. "Ben... Ben istiyorum."
Dudağımın içini ısırdım. Emin olamasam da Marianne'in bu sürüyü güden çoban olduğunu düşünüyordum. Bu kızların hür iradeleri yoktu; emre itaat onların hayat mottosuydu ama başına çoban diktiklerine göre kız henüz istedikleri kıvama gelmemiş olmalıydı.
Bunu lehime kullanabilirdim. Kızın elinden tutup kendime çekerken göz ziyafeti vermek ister gibi kıza dokuna dokuna dans etmeye başladım. "Sara." Dedim bir sırdan bahsedercesine. "Gerçek adım."
İnsanlara bir sırından bahsedince kendilerini borçlu hissediyorlardı; karşılığını vermek içinse kendilerinden bahsetmeye başlıyorlardı. Bu bilindik psikolojik maipülasyonu kullanmaya karar verdim ve işe yaradı da. "Diana." Dedi. Ellerimi bukleli saçlarına dolayıp kızı yakınıma çekerken davetkar olduğunu umduğum bir dönüş yaparak kızı beraberimde sürükledim. Marianne'den çekiniyordu ve onu radarından çıkarmalıydım. "Kaç yaşındasın?" Diye soludum. Niyetim kızla flört etmek falan değildi; esasında bir çocuk olduğu çok ortadaydı ama kıza abla şefkatiyle yaklaşırsam ne olacağını tahmin etmek zor değildi.
Diana benden uzaklaşmak istedi. Onu test ettiklerini düşünüyor olmalıydı. Ellerimi vücudunun en az cinsel bölgelerine çekerek zararsız olduğumun sinyalini vermeye çalışsam da gözlerindeki aynı tereddüt dehşetle büyüyordu. "Kaç yaşındasın?" Diye tekrar ettim sorumu.
"On sekiz."
Korkuyordu doğal olarak. Dudaklarımı ıslatırken bu küçük kızı nasıl ikna edeceğimi düşündüm. Önceliğim Tamina'ydı, evet ama Diana'nın sessiz yakarışlarına kör kalamazdım elbette. "Ben Nikolai'nin kızı değilim." Dedim. Bir yandan da gözüm şehvetle dans eden Mariane'deydi.
"Biliyorum." Dedi Diana. Sesine mesafe koymaya çalışıyordu. "O adam için özel olarak getirilmişsin."
Başımla onayladım onu. Fazlasıyla ciddi bakışlarım onu ürkütmüş olmalıydı ki kollarımdan sıyrılmak istedi. "Evet, onu memnun ettikten sonra gideceğim."
Kız komik bir şey söylemişim gibi güldü. "Gidecek misin?" Sorudaki ton resmen benimle dalga geçiyordu. "Nikolai'ın gerçekten de seni bırakacağını mı düşünü-"
"Kaç yaşındasın?" Diye sordum otoriter bir sesle. Nazik de olabilirdim ama belli ki bu adamların yanında umduğumdan da fazla kalmıştı; sadece komut almaktan ve emirleri uygulamaktan ibaret bir hayatı olduğuna emindim. Diana'nın bakışları sadece bir saniyeliğine Marianne'e kaydı. Marianne tüm dikkatini baştan çıkarıcı dansına verdiği için şanslı sayılırdık. "Bana doğruları söylersen Fransa'ya giderken seni de yanımd-"
Beni üzerinden silkeledi sertçe. Kirpikleri ıslanmıştı. "Beyaz odaya dönmeyeceğim!" Omuzlarımı iterek yanımdan geçmeye kalktığında kolundan tutup kulağına fısıldadım. "Alo 157" Dedim hızla. Onu başka nasıl ikna edeceğimi bilemediğimden kartları açık oynamaya karar vermiştim. Aramızdaki bu küçük itişi figürlerime yedirmek adına dönerken devam ettim. "Mevcut ülkedeki yabancı vatandaşlara hizmet veren bir yardım hattı." Dedim. "Arayıp zorla tutulduğunu söylediğin an polis basar burayı."
Söylediklerimi anlamaya çalıştığı yüz ifadesinden belli oluyordu. "Önce ifadeni alırlar. Sonra sağlık kontrolüne gidersin; oradan da Monako." Dedim. Tüm nefesini dışarı boşaltırken yüzü aydınlandı Diana'nın fakat gerçekler acıydı. "Ama Monako'ya ayak basar basmaz Nikolai'ın adamları kafesler yine seni." Tuttuğum kolunu sıkarak kendime çektim. "Fransa'ya kaçırabilirim seni."
İnanmakta güçlük çekiyordu haliyle. Ondan uzaklaşıp masaya dönerken aklımda bir plan vardı elbette. Masaya doğru gitsem de iki üç adımda bir dönüp Diana'ya baktım. Peşimden gelmesini umuyordum. Çantamı bıraktığım koltuktan alırken kulağıma Ortadoğu ve iç savaşla alakadar birkaç cümle çalınsa da önceliğim Diana olduğu için fazla oyalanmadım.
Ayrıca, masaya giderken içime kayıp duran oyuncağın da icabına bakmam gerekiyordu artık! Dans ederken şımarık kız çocukları gibi bir sağa bir sola dönüp durmuştu ve hiç istemesem de bacaklarımın içi olduğu gibi ıslanmıştı.
Çantamı alıp birkaç saniye için telefonu gösterdim alenen ve hemen sonra çantadan çıkardığım küçük el aynasına bakarak kendimi beğenmemiş gibi mimikler yaptım. Şarap servis eden garsondan lavabonun yerini öğrenip masadan ayrıldığımda ise beni izleyen ama yanıma gelmeye cüret edemeyen Diana'yı fark ettim.
Kahretsin," Dedim normal bir ses tonuyla. "Ruju yanıma almamışım."
Marianne'e baktım çaresizce. Kızı kolundan tutup tuvalete çekiştirmek çok kolay olurdu ama başımızda zebellah gibi duran bir Marianne ve salon girişinde bekleyen bir Sergei vardı. Bu küçük oyunu oynamam şarttı yani. Kendimden emin adımlarla Marianne'e giderek bana ödünç verebileceği ruju olup olmadığını sordum. Marianne burnunu kıvırıyordu ki Diana konuştu. Gözlerini kapatmıştı ve konuşurken titrediğini belli etmemeye çalışıyordu.
"Bende var."
Kızın cesaretini kutladım. Elbette onun kurtarıcısı olmayadabilirdim; onu test eden psikopatlardan biri de olabilirdim. Onun açısından bu ihtimaller muhtemeldi ama yine de güvenmeyi tercih etmişti. Belki de sadece şansını deniyordu. Yine de onu tebrik ettim içimden.
"Sana verebilirim." Dedi Marianne'e bakarak. İzin alıyordu çobanından. Kadın önce Diana'ya baktı ardından ise bana; gözleri kısılmıştı. Kadına birkaç adım yaklaşırken elimle masayı işaret edip başımı salladım. "Ceset gibi göründüğümü söyledi." Dedim.
"Adam zaten bir ceset istememiş miydi?" Dedi Marianne şüpheyle.
Aptal bir kadın olmadığını fark ettim. Beni fena tongaya düşürmüştü ve verebilecek mantıklı bir cevabım da yoktu. Tüm suçu Harvey'ye atmaya karar verdim.
"Bilmiyorum; belki adamın fantezisi öldürmektir."
Söylediğim şeyin korkunçluğu soğuk bir duş etkisi yarattı üzerimde. Böylesi fantezilere sahip bir adamın var olmamasını diledim gerçekte ama snuff filmlerin pazarı büyüktü ve alıcısının da çok olduğunu biliyordum.
Fakat Marianne hala şüpheyle bakıyordu. Israr edersem ters tepeceğinden korktum ve geri adım attım. "Halbuki onu memnun etmeliydim." Dedim ironiyle. Bu dört kelimenin altında yatan derin manayla baş başa bıraktım onu. Attığım adımların ertesinde ise Diana hızla yanıma geldi. Hiçbir şey demeden çantasındaki ruju göstererek yanımda yürümeye başladığında yemek salonunun girişindeydik. Sergei cam tuğlalardan örülme duvarın önünde içeriyi dikizliyordu. Marianne ise Nikolai'in emrine itaat ederek Diana'yı yanıma göndermiş olmanın güvenilir olup olmadığını tartıyordu.
Adımlarımı hızlandırarak lavaboya girdim ve kızı bir kabine soktum. Telefonu çıkartarak internete girdiğimde Diana hala korkuyordu. 'Alo 157 Nedir?' Yazıp kızın eline tutuşturdum. Elleri titriyordu. Güçlükle yutkunup ekranı kaydırırken saçlarını kulağının ardına itti. Korkudan ya da heyecandan veya adrenalinden olsa gerek okumayı yarıda kesip bana baktı. "Seni gebertirler!" Telefonu göğsüme çarpıp gözlerini sildi. Sesini kontrol edemiyordu. Bu yüzden sifona bastım.
"Çıkartabilirim seni." Dedim ısrarla. Harvey ya da Korkut'un promosyon paketi gördüğünde ne tepki vereceklerini bilmiyordum ama bir kız çocuğunu bu piç kurularının vicdanına terk edemezdim.
"Bulup öldürürler." Dedi. Arkasını dönerken ağlamaya başlamıştı bile.
"Hiçbir şey olmayacak." Dedim emin bir sesle. Korkusunu tahayyül edemezdim ama onu anlıyordum. "Neyle tehdit ediyorlar?"
Duraksadı. Tekrar konuşabilmesi için bir sifonluk daha zaman kaybetmek zorunda kaldık. Korkusunu anlıyor ve kabul ediyordum ama tuvalette çay partisi yapamazdık! "Tehdit etmiyorlar." Dedi güçlükle. "Tehdit ettikleri herkesi öldürdüler."
Yasına ve hüznüne eşlik etmek isterdim ama dediğim gibi; vaktimiz kısıtlıydı. "O halde korkmana gerek yok." Dedim.
"Marianne," dedi. "Onun nezaretindeyim. Sen de öylesin."
Öyle miydim? Nikolai'ın peşime adam takmasından korkuyordum ama daha sinsi davranmıştı demek.
Telefonu kızın çantasına tıkıştırırken "157," dedim üzerine basa basa. "Ara ve Marianne gibi konuş. Fuhuşa zorlandığını söyle."
"İyi ama-"
"Sadece yap!" Dedim. Son kez sifona basarken artık vaktimizin kalmadığını biliyordum. Risk aldığımın da farkındaydım ama buraya Diana'yı değil Tamina'yı almak için gelmiştim. "Bulmam gereken bir kadın var. Onu bulduğum an üçümüz de gideceğiz."
Başını olumsuz bir şekilde sallıyordu. Aslında krize girmiş gibi titriyordu ama anlayış için vaktim yoktu. "Tamina," Dedim. İdrak mı edemiyordu yoksa kadını tanımıyor muydu bilmiyorum ama hala aynı pozisyondaydı. Kızı kollarından tutup sarsarken sordum. "Tanıyor musun?"
"Hayır." Diye soludu kesik kesik. "Yuvalardan birindedir."
Muhakkak ki öyleydi ama onu bulmak için ev ev gezemezdim.
"Ama yarın turnuva var."
İşte bu ilgimi çekmişti. "Ne turnuvası?"
"Xavier Orlov diye bir adam her yılın bu zamanı poker turnuvası düzenler." Dedi hızlıca. İçinde olduğu durumun idrakına vardığını düşündüm. Hala titriyor olsa da bana yardım etmek için düşünüyor olması içimi ümitle doldurdu. Ya da belki de sadece bir dala tutunmaya çalışıyordu. "Dünyanın dört bir yanından kumarbazlar bu turnuva için gelir." Dedi Diana burnunu silerken. "Ve tabii bu süreç Nikolai'ın en çok iş yaptığı zaman. Neredeyse elindeki tüm kızları kiralar."
Doğru anlıyorsam..." Bu, Tamina orada olabilir mi demek?"
Başını salladı evet dercesine. "Neredeyse elinde kız kalmaz." Dedi ve daha cümlesini yeni bitirmişti ki ayakkabı seslerini duydum. İnce topuk sesleri olduğu için gelenin Marianne olduğunu varsayabilirdik.
İçeride kızla dans ettiğim ve konuşmama kılıf aradığımdan Diana'yla fazla samimi pozlar verdiğim için tek çıkar yolumuzun onu öpmek olduğuna karar verdim. Elimi ikimizin dudakları arasına siper ederek Diana'ya kocaman bir öpücük veriyordum ki tüm kapılar tek tek açılmaya başladı. Elbette bizim olduğumuz kabin de. Sergei saçlarımdan yakalayıp beni tuvaletin ortasına fırlatırken Marianne de Diana'ya da esaslı bir tokat aşk etti. Dayak yemesine sebep olduğum için üzgündüm ama aynı kabinde basılmamızın başka bir izahı gelmemişti aklıma.
Sergei saçlarımı aşağıya çekerek boğazımı gerince gerçekten acıyla inledim. Ses tellerim, damarlarım ve derim iyileşmiş olabilirdi ama hala boynumu zorlamak iyi bir fikir değildi. Can acımla gözlerimi sımsıkı yumarken dişlerimi sıktım. Yemin ederim Marianne denen orospuyu da Sergei denen piçi de gebertecektim!
"Adamlarla sevişeceksiniz," Diye hırladı Sergei saçımdan savururken. "Birbirinizle değil!"