Cam kırıkları..

1282 Kelimeler
İlker’den Sabah ezanlarının, açık kalan camdan içeri tatlı bir meltem gibi süzüldüğünü duyduğumda, yorgun gözlerim istemsizce aralandı. İşte uyanmıştım ve yine aklıma düşen ilk şey, o oldu. Artık onsuz, öksüz kalmış olan bu yatakta yavaşça doğruldum. Gözlerimde cam kırıkları vardı sanki, ama asıl canımı acıtan onun yokluğuydu velhasılı kelam. Ağlamaya başladım ama sebebini hiç bilmiyorum. Şu an ruhumun uzun zamandır hasret kaldığı huzuru, tıpkı ılık bir nefes gibi benliğime üfleyen tek şey, sabah ezanının tatlı tınısıydı ve ben, ezanlar hiç bitmesin istedim. Fakat biliyorum ki birazdan ortalık yine eski sessizliğine gömülecekti. Onunla altı ay boyunca birlikte uyuduğumuz bu yatağa kısa bir süreliğine uzanmıştım. Yokluğunda bile onu hissetmek istemişti yarım kalmış gönlüm. Hissetti de ve bunun nasıl olduğunu açıkçası anlayamadım. Kim bilir, belki de bu bir yanılsamaydı. Ve eğer yaşadığım şey, gerçek bir yanılgı ise yine de onu çok sevdim. Belki biraz da bunun verdiği huzurla uyuyakalmışım bu buz kesmiş yatakta. Artık gitmek zorundaydım. Yine onsuz geçecek bir güne merhaba dedim işte. Dışarı çıktığımda gün henüz aydınlanmamıştı ve tatlı bir karanlık bedenimi sarmaladı. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, irili ufaklı birkaç yıldız, her şeye rağmen yine de bana göz kırpmanın telaşını yaşıyor gibi bir hisse kapıldım. Ceketimin yakasını kaldırdım ve ellerimi ceplerime sokarak yürümeye başladım. Dudaklarımda bir ıslık var oldu. Melodi ise Barış Manço’nun çok sevdiğim o şarkısına aitti: “Hava ayaz mı ayaz, ellerim ceplerimde Bir türkü tutturmuşum, duyuyorsun değil mi? • • • Aynı gün.. saatler sonra Biliyorum, hiçbiri bu durgunluğuma alışmadı. Alışmak da istemedikleri öyle belli ki… Sanki ben alışabildim mi? Adeta ben bitkisel hayattaymışım da, onların yapmaya çalıştıklarını, gizli gizli fısıltılar halinde konuştukları tüm o telefon görüşmelerinin farkında değilmişim gibi garip bir yanılgıya düştüklerini görmek… ve görmemiş, duymamış gibi yapmak bana çok yabancı. Özlüyorum kendimi. Her türlü çılgınlıklarımı, ani çıkışlarımı, şımarıklıklarımı, gerçek ben olmayı çok özlüyorum. Bu ben değil, sanki bir simülasyon. Ve hâlâ benden olan tek gerçek duygu, içine istemediğim halde çekildiğim bu simülasyondan nefret ettiğimi hissediyor olmam. Ahh, bir de işte yine en çok onu özlüyorum.. Hem de tüm o kepazeliğe rağmen. Her şey bitip de iki yabancı gibi kendi yollarımıza gittik ya, işte hayata küskünlüğüm o an başlamış aslında. Ama henüz farkında değildim. Sadece son zamanlarda beni iyiden iyiye çökerten o garip duygu bombardımanından bıkmıştım ve ruhumun özgür kalmasını istemiştim. Meğer özgürlüğüm benim en can yakan prangam olacakmış, bunu sonrasında çok iyi anladım. Şimdi içimde derin bir boşluk, eksik kalmışlık duygusu en keskin çapasını tam da derinlere saplamış. Daha öncesinde kendimi hiç böylesine gözlemlemezdim. Demek ki insan ancak bir şeyler yaşanıp bittiğinde ve ancak kendi yalnızlığı ile buluştuğunda bunun farkına varıyormuş. İşte bunun adına da tecrübe diyorlar. Telefonuma art arda düşen mesajlarla ister istemez düşüncelerimden koptum. Kanka grubumuza düşen mesajlar bir süre sonra ikili görüşme sayfama geçiş yaptı. Elbette bunun nedenini biliyordum. Çünkü gruba hiçbir cevap yazmadım. Yılgındım ve tek kelime dahi yazmak istemiyordum. Onlar da baş belası olarak özelden mesaj saldırısına tuttular beni. Bu öyle bir hâl aldı ki, telefonumla patates kızartabilirdim. Pes ettim sonunda. “Lan bi düşün yakamdan baaağ!.. Yapay zekâ mıyım kekolar ben? Her birinize ayrı ayrı cevap yazayım zırzoplar!..” Kankilerim öncelikle kendi adımı değiştirmiş olmama çakmışlardı lafı. Eskiden adım Hönkürük iken, şimdi Siyah&Beyaz… Ve biliyorum, onlar bundan nefret etti. Ama böyle hissediyordum. Siyah: İlker benim için. Beyaz ise belirsizlik, bilinmezlik. Ben değilim… sadece… off!.. öyle işte. “Kız Hönkürük, ne bu böyle Siyah-Beyaz… iyice sapıttın haa. Çabuk hazırlan! Evliliğin, İlker’in bitmiş olabilir ama sen bitmedin. Valla şimdi sana burdan kafa atarım,” dedi Gizem. Gülümsedim. Ekrana kafa atan Gizem görüntüsü çok hoş ve komikti. Hatta bu görüntüyü bir tık ileri taşıdım. Belli aralıklarla ekranıma kafa atıyordu bu kız. Gariptir ki, hem gülümsüyorum, hem de yanımda gözümden pıt diye elime düşen gözyaşım bana eşlik etti. Offf derken gerçekten motora bağlamış kankilerimden daral gelmişti ve istemeyerek de olsa yerimde doğruldum. Parmaklarım, “Tamamdır bee… iki saat sonra İstiklal’de buluşalım. Belki bir sinema yaparız” diye yazdı. Sinemanıza sokayım yaa!.. Bunu düşünmek yine onu hatırlattı bana. Bir keresinde demişti ya bana: “Hani ne ile sokacaksın, cidden merak ediyorum,” diye. O ana geri dönmek yüreğime bir damla sızı düşürdü yine. Artık onun yüreğimdeki varlığı ince ince kanayan bir sızı ve yeni adı da: dinmeyen sızım. Bunu duysa ne derdi acaba, yıllanmış şarap gibi edebiyat öğretmeni annem? Kesin “yeni bir şair doğuyor” derdin. Ve en sevdiğin şey şiiri, benim yazıyor olmamdan gurur duyardın benimle belki, ha annem? Şairlik şurada dursun, üstüme en paspalından bir şeyler giyinmek bile ölüm gibiydi. Odadan çıktım ve aslında geri geri gitmek isteyen ayaklarımı koridora mutsuz adımlarını bırakması için zorladım. “Nereye böyle?” Bu soru her zamanki gibi annemden geldiğinde, sahte bir sevinçle: “Çocuklarla sinemaya dalma kararı aldık. Korku filmi izleyeceğiz,” dedim. Oysa ne izleyeceğimize dair en ufak bir fikrim yoktu ama işte, aklımın bir yanı ister istemez iyi gelebilir diye düşünmeden de edemiyordu. Benim sevgili ailem, birbirlerine Hint filmlerine taş çıkaracak sessiz bakışlar attıktan sonra, oy birliği ile: “Valla iyi fikir! Hadi iyi eğlenceler,” deme sevimliliğini gösterdiler. Ablam, spor ayakkabılarımın bağcıkları ile uğraştığım sırada: “Hiçbir şey düşünme Ilo… anın keyfini çıkar,” dedi o sıcacık ama biraz da hüzün barındıran sesiyle. Başımı kaldırıp ona baktım ve yerden doğruldum. Yanağına minik bir öpücük bıraktım ve ona göz kırptım. “Tamamdır Selvi boylum, al yazmalım,” derken gülümsedim. Biliyordum, yüzümde o tebessümü görmeye çok ihtiyacı vardı. Vedalaşıp dışarı çıktım. Zaman çabucak geçip gitmişti ve işte sonbaharın tatlı kızı Eylül gelmişti. Yüzümde yumuşak ama tatlı serinlikteki rüzgârı hissetmek hoştu. Derin bir nefes aldım ve otobüs durağına yürümeye başladım. Kahretsin ki, hep aklımdaydı. Oysa ben biraz da onu düşünmekten uzaklaşmak için bu zırvalığa “evet” demiştim. Şimdi baktığım her yerde yine o var. • • • Aylar öncesi.. “Benim çıkmam lazım Ilgaz. Annemle birbirinizi öldürmeyeceğinize söz verir misin?” “Bana değil, o Frankenstein kılıklı annene söyle bunu!.. Tam bir canavar senin sevgili anneciğin.” “Sende az cadı değildin yani… bırak şu kadını sinir etmeyi!.. Çiçeklerinden de uzak dur lütfen. Suyun dibini görmekten hepsi çürüdü sayende!” • • • Nereden de geldi şimdi aklıma bu? Dakikalar geçmiş ve ben o anda asılı kalmışım sanki. Otobüsteki insanlara dikkat kesildim. İnenler, binenler… hepsi telaşlıydı sanki. Son durağa geldiğimde, oturmaktan kıçımın izi çıkan koltuktan kalktım ve kapıya ilerledim. Nihayet kapılar açıldığında hiç oyalanmadan otobüsten indim ve telaşsız adımlarla ilerlemeye başladım. Taksim’deki anıtın önünde beni bekleyen tam kadro delilerimi gördüm. Furkan ve Gizem, birbirlerini iterken bir yandan da bana doğru koşarak geliyorlardı. Fruko Furkan’ım, Gizem’i ekarte ederek sarıldı bana ve bir anda ayaklarım yerden kesildi. “Lan olum bir dur ya!.. Kusacağım şimdi!” Kaç tur beni döndürdü bilmiyorum. Dönüşleri bitirdiğinde harbiden sarhoş olmuş gibi başım dönüyordu. Hara güre selamlaşmalarımız, kucaklaşmalarımız bittiğinde içimden geçen şey: “Ohh be, iyi ki de gelmişim,” demek oldu. Bir tutam nefes ve bolca kahkaha olmuşlardı bana. Bir yerlerde oturduk önce.. kakara kikiri derken Melih: “Ya sinemaya gitmesek mi? Tıkılıp kalacağız orda. Baksanıza Demir’e.. sabaha kadar oyun oynamış yine bu. Göz kapaklarına kürdan takmak lazım,” deyince, Demir’den sağlam bir yumruk indi omuzuna. Kızlar ille de sinema diye tutturunca, geri dönüşü olmayan yola girildi. Biletler ile mısır dolu kocaman kovalar alındı ve önde ikinci sırada, orta bölümde yerlerimize oturduk. Hangi ara uyumuşum hiç anlamadım. Kıçımda pireler tura çıkmışken filmin sonu gelmiş. Ne çığlıkları, ne de insanlardan yükselen tepki seslerini duydum… öyle manyak bir uykuya teslim olmuşum. Dışarıya çıktığımızda hava kararmaya yüz tutmuştu ve ben çantamla uğraşırken gözüm bir yere, daha doğrusu birine takıldı.. Göz göze geldiğimiz anda, henüz yaktığı sigarasını aceleyle söndürdü ve kalabalığın arasına karıştı. Kalp değildi göğsümü yumruklayan, nefes değildi boğazımı tıkayan.. kalabalık ise yok olmuştu sanki.. sadece o vardı. Ve bir de onun adını delicesine haykıran sesim: “İlkeeeer!” • • • • •
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE