BARTU
Cezmi Ağa’nın gözlerinin içine bakarak “Ben senin kızının namusunu kirletmedim!” derken, bakışlarım gayriihtiyari konağın girişine kaydı. Oradaydı. Ezo...
Olduğu yerde omuzları çökmüş, bir beşik gibi hafifçe sallanıyordu. Gözlerim onun yüzündeki ifadeye çakılı kaldı; gördüğüm şey saf bir hayal kırıklığıydı. Onu kilitlediğim odadan çıkmıştı, her şeyi duymuştu.
Cezmi Ağa, bakışlarımdaki ani değişikliği fark ederek başını arkasına çevirdi. O an herkesin nefesi kesildi. Sadece o değil, avludaki korumaların, aile fertlerinin, kısacası herkesin bakışları bir anda Ezo’ya kilitlendi. Ezo’nun bu bitap, bu darmadağın halindeki tekinsizliği sezen Cezmi Ağa, bir terslik olduğunu hemen anlayarak gürledi: “Bu da kim?”
Zihnim durma noktasına gelmişti. Tek bir mantıklı açıklama bulamıyordum. Benim canımın, alnımdaki o soğuk namlunun hiçbir önemi yoktu; ama Ezo... Onun kılına zarar gelmesi demek, dünyamın başıma yıkılması demekti. Sustum, boğazım düğümlendi.
Tam o sırada Enise Anne, araya girdi: “Misafir... Yurt dışından geldi, uzak bir akrabamızın kızı.”
“Misafir” kelimesi havada asılı kaldığı an, Ezo’nun o sallanan bedeni aniden kaskatı kesildi. Durduğu yerde bir yay gibi gerilerek dikleşti. Elinin tersiyle gözlerini sertçe sildi; artık ağlamıyordu. Bize doğru yürümeye başladığında, attığı her adım avlunun zeminini dövüyor, öfkesi uzaklardan bile hissediliyordu. Surat ifadesi saniyeler içinde bambaşka, tanımadığım bir hale büründü.
Yanımıza kadar geldiğinde, bakışlarını doğrudan yüzüme dikti. O an içimden buz gibi, iliklerimi donduran bir ürperti geçti. Bana öyle bir nefretle, öyle bir tiksintiyle bakıyordu ki; benimle evlendiği, hayatını hayatıma bağladığı için ne kadar büyük bir pişmanlık duyduğunu o alev alev yanan gözlerinden okuyabiliyordum. O bakışların altında ezilerek, fısıltıdan hallice bir sesle, “Ezo!” diyebildim sadece. Bir uyarı, bir yalvarıştı bu.
Ancak Ezo, susmam için elini emredercesine kaldırdı ve Cezmi Ağa’ya döndü. Hiç tereddüt etmeden, burnunu dikleştirip “Misafir değilim ben.” Dedi.
Cezmi Ağa’nın kaşları çatıldı, şaşkınlık ve merak yüzündeki öfkeyle yarışır hale geldi. “Bu da ne demek oluyor?” diyerek, baskısını bir anlığına hafifletip silahın namlusunu alnımdan aşağı indirdi.
Ezo’nun dik duruşundan, bana bir yabancıymışım gibi bakışından anlamıştım; geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Gözlerimle ona içimden sessizce yalvardım, “Yapma, anlatma, kendini ateşe atma” diye. Ama o, bakışlarını benden söküp doğrudan Cezmi Ağa’nın gözlerinin içine dikti. Gerçeği açıklayacaktı. Sonrasında dökülecek kanı, yaşanacak kıyameti ya düşünemiyordu ya da artık zerre kadar umursamıyordu. Çaresizlikle alt dudağımı ısırdım ve olacaklara gözlerimi sıkıca kapattım. Saniyeler sonra sesi avluda bir gök gürültüsü gibi yankılandı:
“Bu şu demek oluyor…”
Annem telaşla “Kızım, sen içeri gir, burada olanlar seninle ilgili değil!” diyerek sözünü kesmeye çalışsa da Ezo artık kimseyi dinlemiyordu. Sesini daha da yükselterek son darbeyi vurdu: “Ben Bartu’nun resmi nikahlı karısıyım!”
Etrafımda annemin, yengemin ve diğerlerinin Ezo’yu susturmaya çalışan, birbirine karışan panik dolu seslerini işitiyordum. Ama artık çok geçti; ok yaydan çıkmış, gerçek orta yere dökülmüştü. Cezmi Ağa’nın öfkeden deliye dönmüş soluğunu yüzümde hissettim. Silahın o soğuk, ölümcül namlusunu şakağıma dayadı. Namlu etime gömülürken “Bu ne demek lan! Doğru mu bu kızın söyledikleri?” dedi.
Gözlerimi ağır ağır açıp Ezo’nun yüzüne baktım. Karşımda bir zamanlar bana gülümseyerek bakan o kadın yoktu; yüzünde hiçbir ifade belirtisi, tek bir yumuşama emaresi kalmamıştı. Taş kesilmişti resmen. O an ne Cezmi’nin parmağının ucundaki ölümle beni yok etmesinden korkuyordu, ne de bu itirafın ardından kendine gelebilecek zararları umursuyordu. Hayatı bir anda altüst olmuş bir kadının o korkutucu, o derin sessizliğine bürünmüştü.
Cezmi Ağa’nın namlusu şakağımı ezerken, “Doğru söylüyor” demek zorunda kaldım. Bu tek kelime, avludaki tüm umutları ve yalanları bir anda yerle bir etti.
Cezmi, duyduğu onayla birlikte silahının emniyetini sertçe açtı; o metalik ses ölümün tıkırtısı gibi yankılandı. Öfkesi o kadar yoğundu ki, boynundaki damarlar birer halat gibi dışarı fırlamış, yüzü nefretin kızıllığına boyanmıştı. Her an, bir saniye bile tereddüt etmeden tetiğe basabilirdi. Tuhaftır ki, ölmekten zerre kadar korkmuyordum. O an, tek korkum Ezo’nun hissettikleri ve hakkımdaki düşünceleriydi. Onun gözünde bir hiç olmaktı beni asıl öldüren. Cezmi Ağa, yüzüme doğru haykırdı.
“Sen nasıl bir alçaksın! Hainsin sen! Sözünden dönen, şerefini iki paralık eden bir namertsin!”
Dişlerimi sıkıp sesimi yükselterek “Ben hain de değilim, namert de değilim,” dedim. Önce Enise Annenin kolunda hıçkırıklar içerisinde sarsılan, gözyaşları sel olmuş Meryem’e, sonra da ruhu çekilmiş gibi duran Ezo’ya bakarak asıl gerçeği itiraf ettim: “Aşık oldum Cezmi Ağa!”
Cezmi Ağa, bu sözümle daha da hiddetlendi. “Kızımı isterken ‘Meryem’i seviyorum’ diyen sen değil miydin Bartu Ağa?” dedi, sesi nefretle titreyerek. “Benim kızımın onuruyla oynayıp, adını lekeleyip öylece kenara çekilemezsin. Bu yaptığın namussuzluğun, bu ihanetin bedeli sadece ölümdür!”
Yine Ezo’nun o donuk, o cam kırığı gibi keskin gözlerine çevirdim bakışlarımı. İçinde bana dair hiçbir duygu kırıntısı, hiçbir şefkat kalmamıştı. Benden nefret ediyor olmalıydı artık; haklıydı da. Onun gözünde, onu korumaya çalışırken bile başka yalanlara sığınan bir sahtekârdan başka bir şey değildim. Bakışlarımı tekrar Cezmi Ağa’ya sabitledim. “Ben kimsenin namusuyla oynamadım,” dedim buz gibi bir sesle. “Eğer aksini düşünüyorsan, eğer buna inanıyorsan durma, sık!”
Adamın damarlarında akan öfke öyle yakıcı, öyle büyüktü ki, silahı tutan eli bile titremiyordu. Amcamın, annemin ve diğerlerinin engel olma çabaları ona ulaşmıyordu. Kızına dönüp, “Aşık olduğun adam işte bu! Sözüyle özü bir olmayan bu adam için mi yandın?” diyerek namluyu kulağımın hemen üstüne, öldürücü noktaya kaydırdı. Kararlıydı; kanımı avluya dökecekti.
Tam o sırada, Meryem Enise annenin kolundan kopup öne doğru atıldı. Kendini namluyla aramıza siper edercesine, “Baba yapma!” dedi.
Cezmi Ağa, şaşkınlık ve hiddetle, kendi kızının bu tavrına anlam veremeyerek “Sen ne diyorsun Meryem?” dedi. “Bu adam senin haysiyetinle oynadı! Sana ömürlük söz verip, senin gözünün içine baka baka başka bir kadına nikah kıydı. Baba ‘sık’ demen, lekeni temizlememi beklemen gerekirken bir de bana engel mi olmaya çalışıyorsun?”
Meryem’in elinin yavaşça karnına inişini, zamanın durduğu o anı ağır çekim bir film sahnesi gibi izledim. Düşündüğüm şeyi yapamazdı.
“Ben gebeyim baba,” dedi Meryem, hıçkırıklarının arasından. “Çocuğumun babası o... Onun ölmesine izin veremem!”
Cezmi Ağa, beyninden vurulmuşa döndü; eli boşluğa düştü ve silahını yavaşça indirdi. “Ne!” diyebildi sadece, sesi boğulurken. O saniyeden sonra avlu tam bir kaos yerine döndü. Meryem’in hamile olduğunu öğrenen amcam ve annem neredeyse sevinçten zil takıp oynayacaklardı. Herkes bir anda konuşmaya başladı. Avlunun duvarlarından gökyüzüne doğru uğursuz bir uğultu yükseliyordu.
Meryem’in beni kurtarmak, için böyle büyük ve geri dönülmez bir yalan söylediğini tahmin ederek hemen Ezo’ya baktım. Sözleriyle değil ama nefret ve öfke dolu gözleriyle bana bakarken; “Allah belanı versin!” dediğini tüm hücrelerimle duyar gibiydim.
Cezmi Ağa, Meryem’e “Yazıklar olsun sana!” diye bağırdı, “Hanım olmak, bu toprakların en itibarlı gelini olmak varken, koskoca Cezmi Ağa’nın kızı birine kuma mı gidecekti? Kendini bu kadar mı ayaklar altına aldın?”
Kumalık… Bu kelime beynimin içinde neon bir tabela gibi parlayıp sönüyordu. O an sadece Ezo’ya bakabildim. Ezo’nun gözlerindeki o son ışığın da sönüşünü izledim. Adımları, bir yabancıya aitmişçesine konağın kapısına doğru ağır ağır, sanki can çekişiyormuş gibi geriledi. Tek bir kelime dahi etmedi, tek bir hıçkırık bile bırakmadı havaya. Sadece başını, “hayır” dercesine, kabullenemez bir acıyla sağa sola doğru salladı. Yüzünü bizden, bu yalandan ve bu utançtan çevirip arkasına bile bakmadan konağın içine doğru koşmaya başladı. Biliyordum; o odaya girecek, çantasını toplayacak ve bu cehennemden kaçıp gidecekti.
Arkasından feryat edercesine, “Ezo!” diye bağırdım. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Hemen peşinden gidip ona her şeyin anlatmak istiyordum. Meryem’in sadece beni kurtarmak için böyle bir yalana başvurduğunu öğrenmesi gerekiyordu. Tam harekete geçecekken, Cezmi Ağa’nın demir gibi sert eli koluma dolandı ve beni yerime çiviledi. Gözlerinde hem kendi kızına hem de bana karşı beslediği derin bir nefret ve onuru kırılmış bir adamın enkazı vardı.
Dişlerini birbirine sürterek, kelimeleri adeta yüzüme tükürür gibi sırayla dizdi:
“Hemen bu akşam düğün yapılacak! Duydun mu beni? Zaten her şey hazır, davullar çalacak. Kimse Meryem’in kuma olduğunu, senin o kızla olan nikahını bilmeyecek!” Sesindeki ton, bir emirden ziyade bir ölüm fermanı gibiydi. “Herkes kızımın resmi nikahlı karın olduğunu bilecek. Gidip o kızla da konuşacaksın, onu ikna edeceksin. Sesini çıkarmayacak! Yoksa yemin ederim ki bu topraklardan senin de, ailenin de kökünü kazırım. Taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmam!”
Rüzgar bir anda yön değiştirmişti. Normal şartlarda, namlunun ucunda bile olsam ona, “Hele bir dene, bak bakalım ben de senin kanını nasıl kurutuyorum!” diye kükrer, dünyayı dar ederdim. Ancak şu an ne gururum, ne Cezmi’ye karşı yalancı çıkmam, ne de canım umurumda değildi; tek önceliğim, Ezoydu. Kolumu büyük bir hırsla Cezmi Ağa’nın pençesinden kurtarıp, konağa koştum.