GARSON🔞🔥

2041 Kelimeler
EZO Bartu’nun kapalı kapılar ardında annesine ne söylediğini, hangi kelimelerle o aşılmaz duvarları araladığını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bu sessiz mutabakatın kalıcı bir barış değil, sadece geçici ve kırılgan bir ateşkes olduğuydu. Ruhumun derinliklerinde bunu hissedebiliyordum; sezgilerim adeta alarm veriyordu. Yarım saat kadar önce merdivenlerde nefret dolu gözlerle bakan o kadın, oğlunun iki dudağının arasından dökülen birkaç teselli sözüyle geri adım atacak, yelkenleri suya indirecek birine hiç benzemiyordu. Yine de ailesinin karşı çıkmasına rağmen yanımda dimdik duran Bartu’ya “Tamam,” demiştim. Salonun kapısından içeriye el ele, birbirimizden güç alarak girdik. Konağın merdivenlerinde bana geçiş izni vermek istemeyen insanlar şimdi koltuklara kurulmuş, meraklı ve yargılayıcı bakışlarla bizi bekliyorlardı. Annesi bizi gördüğünde, yüzündeki o kaskatı ifadeyi bozmadan elini ağır bir hareketle uzattı. O an yanına gitmekle gitmemek arasında kaldım. Bir yerde gururuma yediremiyordum. Kararsızlık içinde bakışlarımı Bartu’ya çevirdim. Gözlerinin en derinine baktım; orada hem bir rica hem de sonsuz bir güven vardı. Başını hafifçe, güven verircesine eğdi; “Yapabilirsin, yanındayım,” diyordu koyu yeşil renkteki gözleriyle. Birlikte, adeta bir mahkeme heyetine doğru yürür gibi annesinin oturduğu koltuğa adımladık. Salondaki her bir çift göz, atacağımız en ufak bir adımı, vereceğimiz en küçük bir açığı yakalamak istercesine üzerimizde geziniyordu. Bartu’nun elini yavaşça bırakıp, geleneklerin ve anın ağırlığıyla annesinin önünde hafifçe eğildim, uzattığı elini öptüm. Kadının elleri tenime değdiğinde irkildim; buz gibiydi, sanki içindeki tüm sıcaklık çekilmişti. Parmak uçlarının hafifçe titrediğini hissettim. Yüzünde maskeyi andıran, hiçbir duygunun sızmasına izin vermeyen donuk bir ifade vardı. Beklenmedik bir şekilde, dudaklarından “Kusura bakma kızım,” cümlesi döküldü. Donup kaldım çünkü bunu duymayı, bu kadar çabuk bir geri adımı asla beklemiyordum. Kadının keskin bakışları bir anlığına Bartu’ya kaydı, orada gizli bir anlaşma ya da bir uyarı arar gibiydi; sonra tekrar bana döndü. “Kabalığım için özür dilerim. Şaşkınlığımıza bağışla,” dedi, kelimeleri sanki önceden ezberlemiş gibi ruhsuz bir tonla. İçten içe samimi olduğuna, kalbinin yumuşadığına inanmak için can atıyordum ama gerçeklik duygum buna izin vermiyordu. Bu, kalpten gelen bir af değil, zoraki ve stratejik bir kabullenişti. Ben dışarıdan nasıl görünüyorum bilmiyorum ama aptal birisi değildim. İnsanların yüzlerine baktığımda, o yapmacık maskelerin altındaki gerçek niyetleri, bana karşı besledikleri o asıl hisleri okuyabiliyordum. Buna rağmen, bu sahte barış oyununu bozmamak adına inanmış gibi yaparak yüzüme hafif bir tebessüm yerleştirdim. “Estağfurullah,” dedim nezaketle. “Evliliğimiz çok ani ve hızlı olduğu için siz de kendinize göre haklısınız.” Kadına ‘haklısınız’ demiştim ama bu ifadeyi sadece içine düştükleri o ilk şaşkınlık anı için kullanmıştım. Onlara hak veriyor gibi görünmem, bana yöneltilen o ağır bakışları, o zehirli sözleri bir çırpıda unutacağım ya da sineye çekeceğim anlamına gelmiyordu. Bu konaktaki ilk izlenimim, politik davranmam gerektiğiydi. Bartu’nun annesinden sonra, sessizliği salonda oturan ellili yaşlardaki adamın sesi böldü. “Gelin hanım, amcanın elini öpmeyecek misin?” diyerek Bartu’ya döndü. “Oğlum, artık kızımızı bizimle usulünce tanıştırmayacak mısın?” O esnada amcası ve annesi arasında tarif edilemez, tuhaf bir bakışma geçti. Saniyelik, göz açıp kapayıncaya kadar biten bir andı ama ben o bakışlardaki gizli ortaklığı yakalamıştım. Bartu, boğazını temizleyerek “Pardon, eşim Ezo,” dedi, Sonra bakışlarını annesine sabitledi. “Annem Meral.” Annesi, sanki bu tanıştırma çok lüzumsuzmuş gibi hafifçe başını eğmekle yetindi. “Memnun oldum” dedim. Ardından amcası ve yanında oturan, kadının olduğu koltuğa doğru ilerledik. Bartu tanıtımına devam etti: “Amcam Salman, yengem Kıymet.” Onlara doğru eğilip saygıyla ellerini öptüm. İkisi de aynı anda, neredeyse tek bir ağızdan “Hoş geldin,” dediler. Ama beni hiçte hoş karşılamamışlar gibi hissediyordum. Bir başka koltukta, diğerlerine göre daha sakin bir duruş sergileyen orta yaşlarda bir kadın ve onun hemen yanında, yaşça daha genç görünen bir başkası oturuyordu. Amcası Salman ve yengesi Kıymet ile olan o gergin merasimi tamamladıktan sonra, Bartu’nun yönlendirmesiyle onlara doğru ilerledik. İçinde bulunduğum bu durum kendimi tarif edilemez derecede garip ve bir o kadar da sığıntı gibi hissettiriyordu. Sanki bir tiyatro oyununun orta yerindeydim ve şu an hiç tanımadığım bu yabancı insanların arasında, Bartu ne derse onu yapmak, o nereye sürüklerse oraya gitmek zorundaymışım gibi bir mecburiyet omuzlarıma çökmüştü. Bartu, koltuktaki kadına bakarak “Enise anne ve Vicdan ablam,” diyerek bizi tanıştırdı. ‘Enise anne’ hitabını duyunca zihnimde hemen ihtimaller belirdi; muhtemelen süt annesi ya da aile içinde anne yarısı kadar değer verdiği biridir diye düşündüm. Aklıma ilk gelen ve en mantıklı görünen seçenek buydu ama ilk günden yersiz sorular sormaktan özenle kaçındım. Sessizce eğilip kadının elini öptüm. Ben tam doğrulurken, yanındaki genç kadın oldukça nazik bir hareketle ayağa kalktı; önce elimi sıcak bir şekilde sıktı, ardından samimi bir tavırla yanak yanağa öpüştük. “Hoş geldin Ezo,” dedi. Enise anne, yüzüne yayılan ve ilk kez gördüğüm o içten tebessümle, “Oturun çocuklar, öyle ayakta kalıp kendinizi yormayın,” diyerek hemen karşısındaki boş koltukları işaret etti. Ardından ekledi: “Açlığınız, susuzluğunuz var mı? Uzun yoldan geldiniz,” Bu koca konakta, adımımı attığım andan itibaren karşılaştığım ilk insani, ilk sıcak yaklaşım bu kadından gelmişti. O, etrafındaki diğer insanlar kadar keskin köşeli ve sert değildi. Salonun geneline hakim olan o ağır havayı dağıtan, gözlerine baktığımda safi bir öfke ya da yargılama görmediğim tek insan oydu diyebilirim. Ne açlık ne de susuzluk hissetmediğimizi, tek ihtiyacımızın biraz dinlenmek olduğunu söyleyip Bartu ile koltukta yan yana yerimizi aldığımızda, Bartu “Kardeşlerim odalarında, onlarla da yarın tanışırsın,” dedi. “Acelem yok,” diye cevap verdim ona. Salonda ağır bir sessizlik hüküm sürüyordu. Bartu’nun amcası, annesi ve yengesi tek kelime etmeden, sanki bir laboratuvar faresini inceler gibi sadece bizi izliyorlardı. Bu huzursuz sessizliği yine o Enise anne dediği kadın, bana şefkatle gülümseyerek bozdu. “Senin hakkında henüz hiçbir şey bilmiyoruz kızım,” dedi. “Ezo kimdir, ne iş yapar? Bize biraz kendinden ve ailenden bahseder misin?” Aslında bu sorunun geleceğini, bir noktada sorguya çekileceğimi biliyor ve bekliyordum ama sırası gelince bu kadar rahatsız olacağımı, göğüs kafesimin daralacağını hiç düşünmemiştim. Çünkü ailemin kim olduğunun, daha doğrusu "olmadığının" bilinmesi, sanki tüm çıplaklığımla ortada kalacakmışım gibi beni utandırıyordu. Henüz bir bebekken bir kurumun bahçesine terk edilmiş olmam, istenmeyen, aidiyeti olmayan bir çocuk oluşum her an bir tokat gibi yüzüme vurulacakmış gibi müthiş bir tedirginlik yaşıyordum. Ben tam yutkunup söze başlayacakken, Bartu durumu fark etmiş gibi benden önce atılarak, “Ezo’nun ailesi Diyarbakır’lı,” dedi. “Aynı benim gibi o da eğitimini İtalya’da tamamlamış ve oraya yerleşmiş.. Okul telaşı, iş hayatı derken yıllarca yurt dışında yaşadığından ailesiyle bağları zamanla kopmuş, şu an pek görüşmüyorlar.” Bartu’nun bu kurtarıcı ve korumacı cevabıyla göğsümdeki o ağır yük kalktı, derin ve rahat bir nefes alırken ona minnet dolu gözlerle baktım. Sırrımı ve yaramı bu kadar zarif bir yalanla örttüğü için ona minnettardım. Tam o esnada amcası Salman, sorgulayıcı bakışlarını üzerimden çekmeden, “Peki, orada ne iş yapıyordun?” diye sordu. “Bir restoranda çalışıyordum,” dedim. Ancak profesyonel bir şef olduğumu, mutfağın yönetiminin bende olduğunu detaylandırmaya fırsat bulamadan annesi Meral Hanım araya girdi. Dudaklarına yerleşen o aşağılayıcı, küçümser ifadeyle, “Garson muydun? Oğlumla öyle mi tanıştınız?” dedi, sanki çok ayıp bir şeyden bahsediyormuş gibi. Bartu, annesinin bu iğneleyici tavrına karşı sesini bir perde yükselterek, “Öyle olsa ne değişecek anne, ne olacak yani?” diye çıkıştı. Ama ben Bartu’nun tepkisinden ziyade, kadının garsonluğu ve emeği bu denli küçümsemesinde takılı kalmıştım. Benim çalıştığım o restoranda, gecesini gündüzüne katıp sadece garsonluk yaparak evine ekmek götüren, ailesini onuruyla geçindiren ne kadar çok insan vardı. Alın teriyle kazanılan hiçbir iş asla küçümsenemezdi. İçimde biriken öfkeyle kadının suratına hak ettiği cevabı sertçe yapıştıracak, o kibir abidesi duruşunu sarsacakken; Bartu durumu sezdi. “Yol yorgunuyuz, artık dinlenmemiz lazım,” diyerek aniden elimden tuttu ve beni bu iç sıkıcı, boğucu ortamdan bir an önce uzaklaştırmak için ayağa kaldırdı. Konağın salonundan sonra odaya girdiğimizde, bavullarımız çoktan getirilmiş, ortada duruyordu. Kendi bavuluma doğru bir adım attım, ellerim alışkanlıkla fermuara uzanırken Bartu aniden elimi yakaladı. Parmakları güçlü ve sıcaktı, bileğimi sıkıca kavrayarak beni durdurdu. “Bırak,” dedi kalın, emreden bir sesle. “Yarın hizmetçiler yerleştirir. Senin uğraşmana gerek yok.” Hayatım boyunca her şeyi kendi başıma halletmiştim. Bavul taşımak, eşya yerleştirmek, hatta en zor günlerde kendi yaralarımı sarmak bile... Bu moral bozukluğuyla, ellerimi meşgul etmek, zihnimi dağıtmaktan başka çarem yok gibi geliyordu. Bartu’nun bakışlarına döndüm, “Burada kalmak istediğimden emin değilim, Bartu.” Dedim. “Annem evliliğimizi kabul etti. Arada ufak bir huzursuzluk yaşandığının farkındayım. Zamanla geçecek, göreceksin.” Dedi. “Ya geçmezse?” diye sordum, içimdeki şüpheyi gizleyemeden. Cevap vermedi hemen. Bunun yerine uzun kollarını belime doladı, beni sertçe kendine çekti. Bedenim onun güçlü göğsüne yapıştı. Kalbimin deli gibi attığını hissedebiliyordum. Başını eğdi, dudakları dudaklarıma sadece birkaç santim kala durdu. Sıcak nefesi yüzüme çarpıyordu. “O zaman gideriz,” diye fısıldadı “Kimse benim karımı üzemez. Kimse.” Ve sonra dudaklarıma yapıştı. Öpücük başlangıçta sertti, sahipleniciydi. “Ama şu an doğru zaman mı?” dediğimde. “Seni istiyorum. Zaman umurumda değil” diyerek dudaklarımı aralayıp dilini içeriye kaydırdı, benim dilimi bulup tutkulu bir savaş başlatır gibi emdi, dudaklarımı ısırdı. Bir anda konakta yaşadığımız tüm olumsuzluklar silindi. Sanki Romadaydık. Ellerim otomatik olarak göğsüne dayandı ama itmek için değil, onu daha yakına çekmek için. Bartu’nun öpüşü giderek daha ateşli, daha aç hale geldi. Bir eli belimden aşağı kaydı, kalçamı sıkıca kavrayıp beni sertleşen erkekliğine bastırdı. Kot pantolonumun üzerinden bile onun kalınlığını hissedebiliyordum. “Bartu...” diye inledim dudaklarının arasında, ama o beni susturdu. Beni geriye doğru yürüttü, dizlerimin arkası yatağa çarpana kadar. Bir anda beni yatağa yatırdı, kendi bedeniyle üzerime kapandı. Ağır ve sıcak vücudu beni ezerek örtüyordu. Öpücükleri boynuma indi, dişleriyle tenimi hafifçe ısırarak iz bırakır gibi emdi. “Benimsin,” diye homurdandı, sesi boğuk ve sert. “Anladın mı? Tamamen benim. Gitmene asla izin vermeyeceğim” Neden böyle söylediğini soracakken elleri bluzumun eteklerine gitti. Kelimeler buhar olup uçtu, aklım başımdan gitti. Beyaz bluzumu sert bir hareketle yukarı sıyırdı, başımın üzerinden çekip çıkardı. Altımda sade bir sütyen vardı; Bartu bir an durup baktı, sonra parmaklarını askılara takıp aşağı indirdi. Göğüslerim açığa çıktığında, avuçlarıyla onları sertçe kavradı, başparmakları uçlarını sertçe ovuşturdu. Acı ve zevk karışımı bir inilti kaçtı dudaklarımdan. “Çok güzelsin...” diye mırıldandı, ama sesi övgüden çok, sahiplenme gibiydi. Dudaklarını bir göğüs ucuma yapıştırdı, emdi, diliyle deli gibi döndürdü. Diğer eli kot pantolonumun düğmesine gitti. Tek hareketle açtı, fermuarı aşağı indirdi. Kalçamı kaldırıp pantolonu bacaklarımdan aşağı sıyırdı, iç çamaşırımla birlikte. Artık tamamen çıplaktım altında. Bartu doğruldu. Üzerindeki gömleğin düğmelerini tek tek değil, sabırsızca açtı; birkaç tanesi koparak yere düştü. Geniş, kaslı göğsü ortaya çıktı. Pantolonunu da aynı sertlikle indirdi, boxer’ını da sıyırıp attı. Erkekliği dimdik, halde karşıma çıktı. Gözlerim büyüdü, ama Bartu gülümsemedi bile. Beni bileklerimden tutup yatağa bastırdı. “Bacaklarını aç,” diye emretti, sesi hiç yumuşamadan. Titreyerek itaat ettim. Bartu dizleriyle bacaklarımı daha da araladı, eliyle aletini tutup şişmiş başını ıslaklığımın üzerine sürttü. Bir anda, tek sert hamleyle içime girdi. Derin, acı verici ama inanılmaz zevk dolu bir doluluk hissiydi. Bartu durmadı, kalçalarını geri çekip tekrar, daha derin vurdu. Ritmi sert, hızlı ve acımasızdı. Her girişinde yatak gıcırdıyor, bedenim sarsılıyordu. “Bartu... ahh!” diye inliyordum. O ise üzerime eğildi, bir eliyle saçlarımı kavrayıp başımı geriye yatırdı, boynumu emerken diğer eli kalçamı sıkıca tutup kendini daha derine gömüyordu. “İnle!” diye hırladı kulağıma. “Kimse duymasın diye korkma. Sen benim karımsın. Bu oda sadece bizim. Ve inlemeni seviyorum” Hareketleri giderek hızlandı. Tenlerimiz ıslak ıslak çarpışıyordu. Bartu’nun her darbesiyle içimde bir ateş yanıyor, zevk dalgaları bedenimi ele geçiriyordu. Beni döndürdü, yüzüstü yatırdı, kalçamı yukarı kaldırdı ve arkadan tekrar girdi. Elleri belimi sıkıca kavrarken, gidip geliyordu. Ritmi vahşiydi, kontrol tamamen ondaydı. “Gel,” diye emretti, sesi boğuk. “Benim için gel, Ezo.” Vücudum onun sözüne itaat etti. Orgazmım şiddetle patladı, kaslarım etrafında sıkıca kasıldı. Bartu birkaç sert vuruş daha yaptıktan sonra derin bir homurtuyla kalçalarımın üzerine boşaldı. Boşalırken “Bu oda da daha ateşli gecelerimiz olacak. Seni temin ederim” dedi. Sabah uykurken bir erkek sesi duydum. Daha doğrusu bir haykırıştı bu. Gözlerimi açtığımda Bartu da uyanmıştı. Dışarıdan bir adam “Bartuuu!” diye haykırıyordu. Panikle “Ne oluyor?” dedim. Üzerindeki baksırla yataktan fırlayıp pencereye gitti. Perdeyi hafif aralayıp aşağıya baktı. Öylece duruyordu ama dışarıdaki adam susmuyordu. “Bartu çık dışarıya!” Üzerimde sadece ince askılı bir gecelik ve külotum vardı. Sabahlığımı almadan Bartu’nun yanına yaklaştığımda yüzüme bakmadan “Gelme!” dedi. Onu dinlemedim. Engel olmaya çalışmasına rağmen aşağıya baktım. “Bir adam vardı, orta yaşlarda. Avlunun ortasında duruyordu ve yanında yerde diz çökmüş perişan halde görünen bir de kız vardı.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE