EZO
Anahtarın kilidin içinde dönerken çıkarttığı tok ses, dışarıdaki şehrin gürültüsünü nihayet arkamda bıraktığımı müjdeliyordu. Işığı açtığımda kapıyı arkamdan kilitledim ve sırtımı o soğuk ahşap yüzeye yaslayıp derin bir nefes aldım. Kalbim, kütüphaneden beri ritmini şaşırmış bir kuş gibi göğüs kafesimi dövüp duruyordu.
“İzin günüm...” dedim kendi kendime “İlk kez bu kadar güzel geçti.”
Gözlerimi kapattığım an Bartu belirdi zihnimde. Öyle her köşe başında rastlayabileceğiniz adamlardan değildi. Uzun boyu, hafif yanık teni, ses tonu, dolgun biçimli dudakları,… Ama beni asıl vuran gür kirpikleri, gözleriydi; koyu yeşil, hani o fırtına öncesi denizlerin rengi gibi... Tabii birde duruşundaki özgüven, insanı kendine çeken farklı bir aurası vardı. Konuşmalarında biraz kibir hissettim gibi sanki ama o kadarcık da olsun canım, hakkıdır.
Kendi kendime “İtalyanlara çok benziyordu ama...” diye mırıldanıp gülümsedim. “Ruhundaki o ağır, güven veren duruşu... O kesinlikle bizdendi.”
Daha önce hiçbir erkek bana böyle hissettirmemişti. Burada kaç yakışıklı İtalyanla tanışmış, kaç iltifat duymuştum. Birkaç tane erkek arkadaşımda olmuştu ama Bartu’nun o mesafeli, “ağır abi” duruşu… İşte o başkaydı. Sanki o kütüphanede sadece kitabın sonunu değil, benim de eksik parçamı bulmuş gibi hissediyordum. Saçmaydı belki ama gerçekti bu. Kendimi toparlamak istercesine silkelendim. Anahtarı vestiyere bırakırken söylenmeye devam ettim. “Aklını başına topla, hayatında ilk kez erkek görmüyorsun Ezo, herif birkaç gün sonra gidecek. Bir daha görmeyeceksin onu. Bir görüşte çabuk kapılacak kadar aptal bir kız değilsin sen”
Delirmiş gibi kendi kendimle konuşarak üzerimdeki sarı elbiseyi çıkarıp rahat bir şeyler giydim. Yatağımın kenarına ilişip, çocuk esirgeme kurumundan ayrıldığım günden beri yanımdan ayırmadığım, dikişleri biraz sökülmüş eski oyuncak tavşanımı kucağına aldım. Parmak uçlarımla, tavşanın düğmelerden yapılan gözleriyle oynarken yastığın yanındaki telefonumun bildirim sesini duydum.
Ekranda yazan ismi görünce kalbim bir anlığına durdu, sonra deli gibi çarpmaya başladı.
Bartu: “Seni tanıdığıma memnun oldum Ezo.” Yazmıştı.
Alt tarafı bir mesaj, Ne oluyor lan bana? İç sesim ‘Bari hemen cevap verme, kendini ağırdan sat” dese bile umursamadım. Tavşanı kenara fırlatıp telefonu iki elimle kavradım. Ağırdan satmak falan istemiyordum. Yatağa yüz üstü uzandım. Ayaklarımı çocuk gibi aşağı yukarı sallayarak hemen mesajına yanıt verdim: “Seni tanımakta güzeldi”
Böylece mesaj trafiğimiz başladı. O gece uyku bize uğramadı. Telefonun ışığı yüzümü aydınlatırken, o Roma’nın bir ucunda, ben diğer ucunda şafak sökene kadar kelimelerle birbirimize dokunduk. O sordu ben cevapladım, ben sordum o cevapladı. Sevdiğimiz yemeklerden çocukken geçirdiğimiz hastalıklara kadar…. Bir tek ailesiyle ilgili sorduğum sorulara üstü kapalı, kaçamak cevaplar vermesinden huzursuzlandım. Sonra ailesiyle kopukluk yaşayabileceğini düşündüm. Ah insanlar, ellerindekinin kıymetini bilmiyorlardı. Aile her şey demekti.
Ertesi gün restoranda tam bir şaşkın ördek gibiydim. Mutfaktaki o disiplinli, “terör estiren” şef gitmiş, yerine her bildirim sesinde kepçeyi elinden düşüren bir kız gelmişti. Domatesleri doğrarken, makarnaları süzerken hep aklım ondaydı.
Ezo: “Milano nasıl? O çok önemli iş görüşmen bitti mi bari?”
Bartu: “Görüşme beklediğimden uzun sürdü ama yolunda. Peki ya senin 'terör estirdiğin' o mutfak? Adı neydi bu restoranın?”
Gün boyu böyle akıp gitti. Ben ona mutfağımın en gizli tatlarını anlattım, o bana Mardin’in mistik ruhunu. Akşam olup mesai bittiğinde, üzerimde günün yorgunluğu ama ruhumda tarif edilemez bir heyecanla dışarı çıktım. Restoranın ağır meşe kapısını arkamdan kapatıp sokağın serinliğine adım attım.
Ve o an, tam karşımda onu gördüm.
Işıkların altında, vakur duruşuyla oradaydı. Milano’da olması gerekirken, benim kapımda... Şaşkınlıktan ağzım bir karış açık kaldı, ama o an mantıklı hiçbir şey düşünemedim. Sadece gülümsedim. Adımlarım benden bağımsız hızlandı, neredeyse koşarak ona ulaştım.
Kelimelerin bittiği, kitabın son sayfasının yazıldığı o noktada gibiydik. Nefes nefese önünde durdum. “Dönmüşsün” dedim.
“Senin için” dedi. Birden dudakları dudaklarımı buldu, sokağın gürültüsü sustu. Bartu’nun tutku dolu öpücüğüyle dünya sanki ekseni etrafında bir tur atmış da ben dengemi bulamamışım gibi hissettim. Öpüşüyle ayaklarımın altındaki taşlar bir anlığına yok oldu, boşlukta süzüldüm. Heyecan, ateş basması, hızlanan nabız... Hepsini aynı anda yaşıyordum ama en çok şaşkınlık vardı.
Kendime hayret ediyordum; bu ben miydim? Neden onu itemiyordum. Bartu’yu tanıyalı en fazla yirmi dört saat olmuştu ama ruhum sanki asırlardır bu anı bekliyormuş gibiydi. Adam çok güzel öpüşüyordu. Daha öncekilere hiç benzemiyordu. Ne çok yumuşak, ne de sert.
Hızla geri çekildim, ellerimi göğsüme koyup nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Yüzüm alev alev yanıyordu.
“Özür dilerim, tutamadım kendimi” dedi “Biraz hızlı oldu, yani ben...”
Konuşurken gözlerimi biçimli dudaklarından alamıyordum. Lafını tamamlamasına izin vermedim. Bende tutamadım kendimi ve parmak uçlarımda yükselip dudaklarımı onunkilere mühürledim. Benim öpücüğüm onunkine göre daha aç, daha vahşiydi. İlk kez öpüşürken soluk soluğa kalışımdı bu. Bacaklarımın arasındaki kayganlık gittikçe iç çamaşırıma yayılıyordu. Birkaç dakika süren öpüşmemizin ardından geri çekilen bu kez o oldu; yüzünde tarif edilemez bir gülümseme belirdi. “Sanırım biraz yavaşlamamız gerekiyor. Biraz yürüyelim mi?” dedi.
“Olur” dediğimde büyük, sıcak eliyle elimi kavradı, parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi.
Birlikte yürürken bakışlarım sürekli birleşen ellerimize kayıyordu. İçimdeki bu kontrolsüz heyecanı, göğsümün ortasında patlayan bu havai fişekleri anlamlandırmaya çalışıyordum. Bartu, sanki zihnimden geçenleri okumuş gibi duraksadı ve “İlk defa böyle bir şey yaşıyorum,” diye itiraf etti aniden.
Önüme geçti, iki eliyle omuzlarımdan tutup doğrudan gözlerimin içine baktı. “Dünden beri senden başka hiçbir şey düşünemez oldum Ezo. Ne Milano, ne işler… Hiçbir şey. Ben hayatımda bu duyguyu daha önce hiç yaşamadım. Sürekli seni görme isteğime engel olamıyorum”
Duygularımızın karşılıklı olduğunu duymak beni mutlu etti. “Ben de...” dedim. “Sanki sen….” Ben konuşurken cümlemi o tamamladı. “Sanki uzun yıllar tanışıyormuşuz gibi” dedi.
“Evet, tam olarak öyle”
İki sevgili gibi el ele, şehrin tarih kokan sokaklarında dolaşmaya başladık. Ne o acıkmıştı ne de ben; ben zaten restoranda ayaküstü bir şeyler atıştırmıştım, o da akşamüstü yemek yediğini söylemişti. Bizim karnımız birbirimizin varlığıyla doymuş gibiydi.
Yol kenarındaki küçük bir çiçekçinin önünden geçerken Bartu durdu. Kovaların içindeki rengarenk çiçeklerin arasından, bembeyaz yapraklarıyla papatyaya çok benzeyen narin bir çiçeği koparıp aldı. Bana doğru yaklaştı, nefesi yüzümü yalayıp geçerken çiçeği kulağımın arkasına, saçlarımın arasına yerleştirdi.
“Çok yakıştı,” dedi. Parmak uçları kulağıma değdiğinde kısa bir an gözlerimi kapattım. Açtığımda “Tıpkı senin gibi; doğal ve ışıl ışıl.” Dedi.
Daha önce kimse bana böyle güzel şeyler söylememişti. Davranışları da söyledikleri de alışık olduğum şeyler değildi. Bana kendimi bu dünyanın dışında başka bir evrende yaşıyormuşum gibi hissettiriyordu. Bu nasıl mümkün olurdu?
Gece yarısına kadar Roma’nın her köşesini birer hayalperest gibi arşınladık. Yorulmak nedir bilmiyorduk.
Sokak sanatçılarını izlerken kemanın hüzünlü ama tutkulu tınısı bizim fon müziğimiz oldu.
Hiç beklemediğim bir anda, “Benimle dans eder misin?” dedi.
Şaşkınlıktan gözlerimi kırpıştırarak uzattığı eline baktım. “şimdi mi?”
Gülümsedi “Şimdi” dedi ve benim cevabımı beklemeden elimi tuttu, beni kendine doğru çekti.
Eski bir İtalyan şarkısının ritminde, parke taşların üzerinde süzülmeye başladık. Bartu’nun bir eli belimi sıkıca kavrarken diğeri elimi sahiplenmişti. Etrafımızdaki turistler, sokaktan geçen Romalılar, hatta kemancı bile bir an duraksayıp bizi izlemeye başladı. Çevremizdeki herkesin hayranlık dolu bakışlarını üzerimizde hissedebiliyordum ama benim dünyam o an sadece Bartu’dan ibaretti.
“Bu kadar iyi dans ettiğini hiç tahmin etmemiştim,” dedim, başımı hafifçe geriye atıp ona bakarken. Adımları o kadar kontrollü ve zarifti ki, sanki bu sokaklar bizim sahnemizdi.
Bartu, beni kendine biraz daha yaklaştırıp kulağıma doğru eğildi. “İyi olmadığım bir şey olduğunu düşünmüyorum,” dedi o kendine has, mağrur özgüveniyle.
O an, sadece sesi değil; teninden yayılan o odunsu, erkeksi koku ve bedeninin sıcaklığı tüm duyularımı ele geçirdi. Dokunduğu her yer alev alıyordu sanki. Göğsünün sertliği ile benim heyecandan titreyen bedenim arasındaki o kontrast, başımı döndürüyordu. Müzik son bir notayla veda ettiğinde, sokaktaki kalabalıktan alkış tufanına koptu. Bartu hiç bozuntuya vermeden, elimi bırakmadan kalabalığa hafifçe selam verdi. O an kendimi bir masalın başrolünde gibi hissettim.
Saatler gece yarısını vurduğunda, sakin bir kafenin dış masalarından birinde dondurmalarımızı yiyorduk. Bartu, beni dikkatle süzdü.
“Hep böyle neşeli misindir Ezo?” diye sordu, sesinde gerçek bir merak vardı.
“Genellikle,” dedim, “Hayat bana pek nazik davranmadı ama ben ona gülümsemekten hiç vazgeçmedim. Sadece işte biraz farklıyım... Mutfakta beni görsen muhtemelen tanıyamazsın. Orada tam bir disiplin abidesiyim, şakaya yer yok.”
Veda vaktinin yaklaştığını hissetmek içimi sızlatıyordu. Onu bırakmak, bu gecenin bitmesine izin vermek istemiyordum. İçimdeki çekingenlikle cesaret arasında gidip geldim ve sonunda başımı kaldırıp gözlerine baktım.
“Türk kahvesi sever misin?” diye sordum, sesimin titrememesine özen göstererek.
Bartu’nun dudaklarında muzip bir kıvrılma oluştu. “Sevilmez mi?” dedi, bakışlarını derinleştirerek.
“O zaman...” dedim, cesaretimi toplayıp ekledim: “Bana gidelim. Kahveyi orada içeriz. Hem... belki kitabın son on sayfasını da anlatmaya oradan başlarsın.”