Alaca'yı en çok hissederek yazmaya başladığım satırlara hoş geldiniz. Şimdi başlıyoruz asıl. Hazır olun...
Ömrümün çetelesini tutarken kullandığım en iyi sayacım, ağaçlar ve mevsimlerdi. Onların bendeki bu işlevlerinden hiçbir zaman haberleri olmamıştı ama ben her doğan güneşin ışıdığı gün kadar değil, hareketlenen her bir yaprak kadar yaşadığıma inanıyordum. Her kış, uzaklaştığım evim ve her yaz gelmesini umutla beklediğim zafer arzumdu. Birbiri ardınca, bana hiç sormadan geçen her ayın duvarıma çeltik olarak çizildiğini not ediyordum daima kafama.
Ah…
Bir de sonbaharlar var.
Şekilleri ve renkleri değişen yapraklar en büyük dostlarımdır benim, kimse bilmese de... Yeşilin bulandığı her yaprağın sarıya dönüşmesini yahut kuruyup küçülmesini yeni bir çocuğun doğuşu edasıyla kutlarım ben. Bu ayın hüznü çöker bütün insanlığa ve benim için acımın, hüznümün bölüşüldüğü manası yükselir ufuklara… Herkes kendi içinde bir hüzün ile meşgulken, bu şehrin sokakları en çok bana kalır. En çok ben yer edinirim caddelerde. Çünkü bilirim ki, herkesin içine baktığı o mevsimde kimsenin kafası benim acıma doğru dönmez.
Ve acı, en çok birilerinin size değil hayatlarına döndükleri o vakit hissedilmeyi sever. Geceleri yükselmeyi seven ağrılar, taziyesi biten evde tek başınayken havaya salınan eksiklik ve terkedildikten sonra yapayalnız gezilen o caddelerin verdiği yoksunluk hissi hep bundandır.
Ve ben sonbaharlarda, herkesin kendiyle cebelleştiği o mevsimde acımı doruklara doğru yaşamayı seviyordum. En çok seviyordum…
O zaman dik durmak zorunda kalan Ammar, dizleri üzerinde acısını, özlemini çeken bir Ömer’e dönüşüyordu.
Çünkü kimsenin bize bakmadığı o yer, tam anlamıyla kendimiz olduğumuz tek yerdi. Bu şehirde bana ben olmayı veren tek zamandı sonbahar…
Siyah eldivenlerim uzuvlarımın yeni bir parçasıymış gibi özenle bileklerimi sardığı vakit, geceleri bölmeye yeltenen Ammar olarak yeniden hazırdım. Dolap kapağında asılı olan uzun aynada kendimi iyice incelemeye başladığımda bana bakan görüntü sahip olduğum tek gerçeğimdi.
Ayak parmaklarımdan, yukarı doğru yükselen saç tellerime kadar Ömer’den arınmış bir Ammar’dım. Siyah deri ceketimin olmayan detayları, sade siyah kot pantolonumla bir bütün gibiydi. Ceketin kapalı olan fermuarının içine gizlediğim bedenim bu görüntü için var olmuş gibiydi.
Kavruk tenli bir adamdım ben. Açık olmayan tenim bu şehrin topraklarında iyice yanmıştı. Sinek kaydından bir miktar daha uzun olan sakallarım, içimin dışa vurumu gibi başına buyruktu. Ne saçlarım daima jilet gibi taralı olurdu, ne de sakallarım bana tezat olacak kadar efendi duruyordu suratımda. Çok hafif kemerli olan burnum, boğazıma sabitlenmiş adem elmam ile özel bir bağ kurmuş gibi dururdu hep. Ve gözlerim…
Lise zamanlarında içinde daima bir ışık barındıran halinden eser yoktu şimdilerde. Her ölümle biraz biraz uzaklaşan çocukluğumdu o ışık. Şimdi o ışıktan geriye bana sadece koyu, ifadesiz ve asla kim olduğunu kabullenmeyen bu gözler kalmıştı.
Ne zamanki korkmadan kana bulanan nasırlı ellerim, eski narin ellerimin yerini almaya başlamıştı, gözlerimin içindeki o ışığa o zamandan beri ulaşamıyordum ben. Ve Ömer’e dair annemden sonra özlem duyduğum en büyük eklikliklerimden birisiydi kaybolan ışığım.
Dolap kapağını sakince kapattıktan sonra yatağın bir kenarına oturup itina ile siyah postallarımı giymeye başladım. Benim giyinişim, hava koşullarıyla paralel çalışmazdı hiçbir zaman. İhtiyaç listemde olabilecek her şey özenle üzerimdeki elbiselerime ve aksesuarlarıma yerleştirilmişti. Bizim gibiler öylesine giyinme hakkına bile sahip değildi.
Ayakkabıyı giydikten sonra ayağa kalkıp son kontrollerimi yaptım. İhtiyaç duyduğum her şey üzerimdeydi ve ben dışarı çıkmak için son derece hazırdım.
Yatağın üzerine alelade atılmış olan silahı da en umarsız halimle belime geçirdikten sonra çıkış kapısına doğru yürüdüm.
Binadan çıktığım an, yüzüme çarpan soğuk hava ile bir anda saçlarımın titreştiğini hissedebiliyordum. Buralara çok fazla uğramayı sevmeyen soğukluk deri ceketimin boşluklarından vücuduma saldırdığında ürperen bedenimi önemsemeden yürümeye devam ettim. Evimin hemen karşısına park edilmiş olan Yamaha Roadstar motosiklet bütün karizmasıyla benimle buluşmayı bekliyordu.
Siyah motora doğru yürürken dünyanın en güzel otomobillerinden çok daha fazla bana hitap eden motorun duruşunu baştan aşağı süzüyordum. Herkesin tutku ile bağlı olduğu bir şey muhakkak bulunurdu ve benim tutkum yaşama sebeplerim dışında aşık olabileceğim kadar çok sevdiğim motosikletlerdi. Motorun yanında durduğumda yeni cilalı gövdesinin parıldayışı gözlerimi kamaştırıyordu. En kibar dokunuşumla siyah eldivenleri çıkarmadan gövdesinde gezdirdim elimi. Ve bu his mükemmeldi.
Cebimden çıkardığım anahtarı avuçlarımda tutarken, hızla atladım gövdesinin üzerinde. Heyecandan hızlanan nefesim ile dudaklarımı dişlemeye başlamıştım. Uzun zamandır mahrum kaldığım hissin bedenime yükselmesine usulca izin verdim. Altımda dünyanın en güzel serveti dururken kontağı çevirdim.
Gazı avuçlarımın arasında sıktığımda yükselen motor sesiyle eş zamanlı olarak yüksek bir kahkaha attım. Gözlerim yaşadığım coşkunun etkisiyle iyice kısılırken motoru hareketlendirmeden bir süre ağlatmaya kararlıydım. Zevkten açılan ağzımdan dökülen çığlıklar motor sesine karışıyordu. Biraz daha beklersem gecenin bir yarısı pencerelere çıkacak olan insanları hesap ederek, Yamaha’yı hızla durduğu kaldırımdan aşağı indirdim. İstikametime göre gidonu döndürdüğüm vakit, uzun zamandır hissetmediğim kadar dolu dolu hissediyordum. Gazı bir anda yeniden avuçlarıma hapsettiğim zaman öne atılan motor ile bedenim hızlıca arkaya savrulmuştu. Saniyeler içerisinde olduğum yerden uzaklaşırken motor sesine bağırarak eşlik etmeden duramıyorum.
Bu dünyada yaşamayı iliklerime kadar sevdiğim tek şey ile ana caddeye açıldığımda vücuduma saldıran soğuk rüzgar umurumda bile değildi.
Evimin sokağından son bir “Yihuuuu” çığlığı atarak çıktığımda arkamdan birilerinin küfrettiğine adım kadar emindim.
Dış kapımın altından atılan bir zarf ile bugünün planı en ince ayrıntısına kadar ayarlanmıştı. Bana sadece uygulamak kalıyordu…
Motor sesi kulaklarımın içerisinde bağımsızlığını çoktan ilan etmişti. Motorun titreşimleri bütün bedenimi kuşattığı için tamamen bu hayattan azad edilmiş gibiydim. Hiç kimse, hiçbir şeyin varlığı yok gibiydi. Araçların ışıklarının caddeleri aydınlattığı gecede üzerimde benimle beraber yol alan ay, sessiz bir takipçiden farksızdı. Her arabanın yanından kıvrılarak geçtiğimde ne hız umurumdaydı ne de ansızın frenleyen araçlar. Bu evlat, bağımsızlığımı özgürce ilan ettiğim en güzel şeydi bu hayattaki.
Gözlerim önümde olabildiğince uzayan yolları takip ediyordu. Varmak istediğim yer ile aramda normal koşullarda kırk dakikalık bir mesafe vardı. Gecenin seyrek kalabalığı ve altımdaki canavar ile süreyi yirmi dakikaya indirmeyi planlıyordu. Soğuğun işleyemediği eldivenlerim yağ gibi kayıyordu gidonun üzerinde. Ve ben uzun zamandır uzak kaldığım en güzel yardımcıma kavuşmanın mutluluğu ile hızlandıkça hızlanıyordum.
Yoldaki çizgiler uzadı, kaldırımların kenarlarındaki seyrek ağaçlarının yerini kuru bir toprak parçası aldı ve şehrin ışıkları hafif hafif arkamda kaldı. Hayfa’nın dışına çıktığım zaman yeniden bir çığlık attım. “Yihuuuuu…”
Ciğerlerimdeki hava çığlıkla boşaldığında, haftaların bütün yorgunluğunu hızla üzerimden atıyordum. Ammar geri dönmüştü. Yamaha yeniden altımdaydı ve ben yeniden en küçük parçama kadar özgür hissediyordum.
Şehirden tamamen uzaklaştığımda önümü aydınlatan tek şey motorumun gidonundan yükselen sarı fardı. Şehrin prangalarından kurtulduğumdan iyice emin olunca gidonu iki elimle sabitledim. Motor uslu bir kız çocuğu gibi ilerlerken, en sakin halimle iki elimi gidondan çektim. Hiç yalpalamadan sözümü dinleyen Yamaha sorunsuz bir şekilde devam ediyordu. Oturduğum yerden bir anda ayağa kalktım. Yapayalnız ve özgür hisseden ruhum motorun üzerinde şaha kalkarken hiç korkmadan ellerimi iki yana doğru açtım. Hiçte yavaş olmayan motorum rüzgarı keserek ilerlerken saçlarımın arasından süzülen havayı bedenimin her yerinde hissediyordum.
İşte bu yaşamanın gerçek adıydı.
İşte bu nefes almaktı.
İşte bu benim özgürlüğümdü.
Kısa bir süre asırlık bir zevki yaşatırken gitmek istediğim yerle aramda maksimum yedi veya sekiz dakikalık bir mesafe vardı. Yeniden motora oturdum. Hız kulaklarımda uğuldarken dişlerim görüne görüne gülümsüyordum. Bu benim için nefes almanın diğer adıydı.
Yol ince uzun devam ediyorken sağa doğru uzanan ilk çıkışta gidonu kırdım. Çatallı ve bol çakıllı bir yola girdiğimde karanlık ay ışığından besleniyordu. Kurak otların kısa boyunu oynatan rüzgâr benimle beraber sağa doğru yön değiştirmiş gibiydi. Kısa bir süre daha devam ettim. Birkaç saniye sonra istediğim yer karşımdaydı. Önünde hiçbir aydınlatma, hiçbir tabela yoktu ama içerisinin kalabalık olduğunu park edilmiş araba ve motorlardan anlayabiliyordum. Gözüme kestirdiğim iki arabanın arasındaki boşluğa doğru hızımı düşürmeden sürdüm. Çevik bir atak ile boşluğa yerleştiğimde motorun üzerinde arkaya doğru savrulan bedenim öne doğru küçük bir hareketler savrulmuştu. Kontağı çevirip motoru susturdum. Hızla aşağı indiğim vakit, oradan ayrılmadan önce istemsizce yeniden dokunmuştum parlayan siyah gövdeye. İçimden “Hoş geldin kızım…” dedikten sonra kontağı cebime atıp yürüdüm.
Burası eski bir içki mahzeniydi. Kapının önüne yaklaştığımda içeriden yükselen yoğun müzik basını rahatlıkla hissedebiliyordum. İyice yaklaştığımda aynı bas, benim içimdeymiş gibi hissediliyordu.
Eski bir içki mahzeni uzun zamandır pek tekin olmayanların takıldığı bir clup bara dönüştürülmüştü. Şehrin dışında olması demek, polis kontrolünde olmaması demek anlamına geliyordu. Öyle sapa bir yere yapılmıştı ki yol üzerinden geçerken rastgele bulmak asla mümkün değildi. Burası birçok yetkilinin bildiği ama müdahale etmediği, görmezden geldiği yerlerden birisiydi. Çünkü sürekli gelen kişilerin kollarının oldukça uzun olması ve aynı yetkililerin de burasını bir para kazanma yolu olarak görmesi gözden kaçırılmasını mümkün kılıyordu. Dünyanın neresinde olursa olsun bu tarz bir yerin varlığı muhakkak bulunurdu. Çünkü karanlık işlerin dönmesi, her zaman büyük adamların desteğiyle mümkündü. Nerede çok para, orada çok kirli iş…
Tahta görünümlü kapıya ayağımla hızlı birkaç tekme attım. Birkaç saniye içerisinde açılan kapının ardında duran iki kişi vardı. Buraya daha önce birçok kere gelmiştim. Beni görünce yana kayıp geçmem için yol verdiler. Onlara başımla bir onay işareti verdikten sonra kapının birkaç metre sonrasında aşağı doğru inen merdivenlere yürüdüm. Eski taş şekilli basamakların alelade peşi sıra dizildiği merdivenlerden inerken tam karşıya asılmış, siyah bir kumaşın üzerinde beyaz bir yazı ile yazılmış PR CLUP yazısı ortama fazlasıyla uyum sağlıyordu.
Merdivenlerden inerken burnumu yakan alkol ve ter kokusunun birleşimi yüzümü buruşturmama neden olmuştu. Müzik sesinin insanın kulak zarının içerisinde çaldığı hissi uyanıyordu her adımda. Merdivenlerin sonuncusuna gelmeden önce içeriye yukarıdan bakmaya başladım. Kadın ve erkeklerin bir arada ve neredeyse yarı çıplak halleri, ellerindeki içkiler, bazı kenarlara sızmış uyuyanlar, birkaç barmenin yorulmuş suratsız ifadeleri, yoğun alkol kokusunun arasında ara ara hissedilen kusmuk kokusu ve ortamın karanlık ambiyansı içinde edilen danslar derin ve kasvetli bir nefes almama sebep oluyordu.
Neredeyse herkesin bedenine işlenmiş bir dövmesi vardı. Ve bu dövmeler bir süre sonra uyuşturucu ile çekilen kafaların bir ürünü gibiydi. Bedenimden koşarak uzaklaşan özgürlük ve huzur duygusunun yerini alan gerilim suratıma kolaylıkla oturan bir ifadeydi. Ceketimi omuzlarımda iyice düzeltip basamaklardan indiğimde karıştığım ortamdan birkaç kafa bana doğru dönmüştü.
Tenimi ürperten bir rüyada gibiydim. Hızlanan müzikle dans edenlerin yüzüne vuran ve yanıp sönen renkli ışıklar buraya ait olmadığımı, buraya asla ait olmak istemememi suratıma vuruyordu. Aralarına karıştıkça yol vermek için kenara çekilen bedenler, bana çarpan terli cesetlerden ibaretti. Ben onlardan oluşan insan kalabalığını yararak geçmeye çalışırken, onların suratına bakan gözlerime denk geldiklerinde kendi istekleriyle yolumdan çekiliyordu. Bas sesi üzerinde durduğumuz zemine inan bir balyoz gibiydi. Hızla inen her darbede bedenimden yükselen titreşim yüksek ve sıcak tavana çarpıp yeniden bana dönüyordu.
Arada bir bedenimde alkolün etkisiyle gezinen elleri hızla iterek ilerliyordum. Ortamdan bağımsız olarak zihnimden yükselen bambaşka bir müzikle adım adım ilerliyordum. Bedenim burada olsa da ruhum kaçarak uzaklaşmak için beden duvarımın etten hapishanesine tekmeler yağdırıyordu. Ve ben yürürken onlara doğru yaklaşan ve yolunmak için hızla ayrık otuydum.
Kimse duymadan, kimse görmeden onların etten ve terli bedenlerine çarpa çarpa kaçmanın yollarını arayan bir ruhtum. Hiçbiri fark etmedi…
İçki fıçılarının bir araya getirilerek oluşturulduğu bar tezgahına doğru yürüdüm. Daha önceden birçok kere gördüğüm barmene yaklaşırken, bugüne kadar hiç adını sorma gereği duymadığımı fark ettim. Umurumda da değildi zaten.
Önündeki taburelerden birisine oturduğumda ortamdaki kalabalık iyice artmıştı. Neredeyse herkesin birbirine yapıştığı mekanda bir diğer taburede kimsenin oturmaması benim için büyük bir şanstı. Barmen bana doğru iyice yaklaşıp “Hoş geldin.” dediğinde sadece başımı sallayarak cevap vermekle yetinmiştim.
Müzik sesinden o da rahatsız oluyor gibi yüzünü buruşturarak tezgahın arkasından bana doğru iyice eğildi. “Her zamankinden mi?”
Gözlerinin içerisine tepkisizce bakıp yeniden kafamı salladığımda, bir yanlış yapmasını kabul etmeyeceğimi belli eden ses tonumla “Churchill istiyorum. (alkolsüz köpük/ limon/ soda)” dediğimde gülerek karşılık vermişti.
Hızla benden uzaklaşıp, tezgahın altına doğru eğilip içeceği yapmaya başladı. O an ona doğru yeniden seslenme ihtiyacı hissettim. Yanına gidecek kadar yorulmak istemiyordum. Tezgahın üzerinde yer alan fındıklardan birisini hızla alıp ona doğru fırlattım. Alnına çarpıp yere düşen fındık o kadar müziğin arasında onu ürkütmüşe benziyordu. Onu çağırdığımı anladığında da bana doğru hızla yaklaştı.
“Tezgahın üzerinde yap işi. Ölmek istemiyorsam sakın içine başka bir b*k karıştırmaya çalışma. İçki tadını bardağın renginden bile tanırım.”
Her gelişimde aynı kişi barmenlik yapmıyordu. Ve neredeyse her gelişimde aynı uyarıyı yapma gereği duyuyordum. İçeceğim hazırlanıp önüme konulduğunda gözlerimle etrafı izlemeye başladım. Burası sanıldığının aksine sadece İsraillilerin bulunduğu bir mekan değildi.
Yer altı mekanlarına dair bildiğim tek bir şey varsa o da dünyanın neresinde olursa olsun yeryüzünde olan hesaplaşmaların yer altındaki dünyalara inmediğiydi. Burada dikkat edilen tek bir şey vardı ki o da işlenen gayrı resmi suçlarla yaptığın ün ve kafayı bulabilecek kadar pahalı içki ve uyuşturucuyu kullanabilecek maddi güce sahip olmaktı. Ki burası bir bardak tekilanın bile dışarıdakinden beş misli daha pahalı olduğu bir yerdi. Uyuşturucuların bir nefesinin fiyatı ise servetlerle ölçülüyordu. Ve çoğunlukla girebilmek için büyük birinin referansı şarttı. Bunlara sahip olduktan sonra bütün –izmler, din, dil, ırk farklılıkları kapının dışında kalıyordu. Hatta öyle ki, bu mekanda bir İsrailliyi, bir Filistinli ile sarmaş dolaş görmek mümkündü.
Burası hesaplaşmanın sadece para ama çok para ile yapıldığı bir yerdi.
Gözlerim, kalabalığı arasından istediğim kişiyi bulabilmek için gezinip duruyordu. Baktığım her yerde neredeyse çıplak bir vücuda denk gelmemek neredeyse imkansızdı. Bu kadar kendinden geçmek, bu kadar insan olmaktan uzaklaşmanın sebebini hiçbir şeye bağlayamıyordum. Bir an bu ortama gelmek için seçilmiş kişi olmasaydım ya da hassasiyetlerim olmasaydı burada bulunur muydum sorusunu sordum kendime. Dik bedenimin sol tarafını kalabalığı iyice gözetlemek için bara doğru iyice yasladığımda, bu ortamın yine beni çekebilecek tarzda bir yer olmadığının cevabını kendime verip duruyordum. İnsan olmanın anlamını yitirerek yaşamak, kolay kolay kabul edebileceğim bir şey değildi.
Renkli ışıklar kırmızı loş bir ışıkta sabit kaldığında perdenin arkasına gizlenmiş olan DJ, havaya slow bir müzik yaymıştı. İnsanlar yavaşlayıp yerlerinde sallanırken merdivenlerin başından, mekana giriş yapan aradığım adamı bulmuştum. Tam o esnada yanımdaki boş tabureye oturan birisi ile dikkatim birkaç saniyeliğine dağılmıştı. Beni süzen bakışlarını görmezden gelerek, neredeyse bedenime yapışık oturan kadından biraz uzaklaşabilmek için oturduğum tabureden kalkıp sırtımı tamamen tezgaha yasladım. Merdivenlerden inen kızıl ve kısa saçlı adamın beni fark etmemesi için herkesin arasından, arada eğilerek takip etmeye çalışıyordum. İnsanları yararak geçmeye çalışıyordu. Fazla uzun boyu o kadar kalabalığın arasında direkt görmeme olanak sağlasa da beni tanıyor olması ihtimaline karşı direkt bulabilmesine yarayan da bir faktördü.
Ortam slow müzik ile iyice koyulaşmıştı ve burnum ortamdaki ağır kokuya hızla alışmıştı.
Adam pistin ortasına doğru yürürken bir ara gözleri gözlerimi teğet geçti. Başı başka taraftayken tanıdık birisini görmüş gibi hızla yeniden bana döndüğünde, ben de aynı hızla yan tarafımda hala bana bakan kadına bakıp konuşmaya başladım.
“Merhaba.”
Dikkati üzerime çekmiştim ve onunla ilgilenmediğimi göstermek zorundaydım. Bir şekilde kaçmasına engel olabilecek kadar yamacına sokulup kalabalığa fark ettirmeden onu istediğim yere götürmek zorundaydım.
Kadın hızlı bir selam vermeme oldukça şaşırmıştı fakat hiç üstünde durmadı bu ayrıntının. Sarı uzun saçlarını kulaklarının arkasına iterken bir kaşını kaldırıp, kırmızı yoğun rujuyla “Merhaba.” diye karşılık verdi. Bütün dikkatim kızıl saçlı adamın üzerindeydi ve bu kadını ona gitmek için bir yol olarak kullanabileceğimi anladığımda mesafeli duran halini kırmak için biraz daha yanına yaklaştım.
Bunu yapmaktan nefret etsem keyif alıyor gibi duruyordum karşısında.
“Bir içki ısmarlamamın senin için bir mahsuru var mı?”
Kadın bembeyaz dişlerini iyice görebileceğim bir şekilde gülerken yaptığım tekliften gayet memnun gibiydi. Odak noktam yan tarafta birisiyle konuşmaya başlayan adamın üzerindeyken bakışlarımı kadının yüzünden ayırmamaya çalışıyordum. Daha aşağılara bakmam demek bu iğrençliğin içerisinde iyice kirlenmek demekti ve ben yeniden lağım çukuruna batan bedenimin tamamına rağmen başımı korumaya çalışan çaresiz bir adam gibiydim.
Kadın istediği içkinin adını söyledikten sonra barmene doğru yeni bir fındık daha yollamıştım. Bu seferki omuzuna çarpıp yere düşmüştü. Kadın yaptığım hareketi çok beğenmiş gibi yeniden gülümsediğinde, barmen yanımıza gelmişti bile. İstenilen içkiyi getirmesini söyledim.
İçki önümüze bırakıldığında, tanışma girişimin kadın tarafından gayet istekle karşılanmış olduğunu görebiliyordum. Ortama yayılan müzik yavaş yavaş hızlanmaya başlamıştı. Kadın bunu bekliyormuş gibi içkisinden bir yudum alıp ayağa kalktı. Omuzuma dokunarak dans etmeye başladığında bu oyunu daha fazla uzatmamam gerektiğinin sinyallerini alıyordum. Kadın dans ederken gülüşümü büyüterek karşımda bir kadınla dans etmeye başlayan kızıl saçlı adama rahatça bakmaya başladım. Ritme çoktan kaptırmıştı kendini. Müzik yeniden iyi bir bas kazandığında piste yürüyebilmek için bende onlarla beraber sallanmaya başlamıştım.
Kadın bundan cesaret alarak bir anda kulağıma eğildiğinde refleks olarak geri çekilmemek için çok zorlanıyordum. Dişlerimi birbirine kenetlerken, Amerikan aksanlı İngilizcesiyle konuşmaya başlamıştı.
“Buraya daha önce birçok kere geldiğini gördüm.”
Söylediği şeyle kaşlarım çatılmıştı. İçimde ufak bir endişe dumanı yükselirken yeni bir Eliza vakası yaşamak istemiyordum. Ona ne demek istediğini anlamamış gibi baktığımda biraz daha hızlanan müzikle, biraz daha sokulmuştu bana. Ben ise hala ağır ağır sallanıyordum.
“Birkaç arkadaşımla seni ilk kimin düşüreceğine dair iddiaya tutuştuk. Kaç kere yanına oturdum daha önce ama hiçbirinde dönüp bakmadın. Başta kişisel algılamıştım ama sen hiç kimseye bakmıyorsun.”
Dedikleri dikkatimi çekmiş gibi iyice gülümsediğimde, anlattıkları bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyordu.
“Hep bir anda ortadan kayboluyordun. Uzun zamandır da göremiyordum seni. Bugün beni fark etmiş olman çok iyiye işaret.”
Kadının söylediklerini kısaltmak ve kızıl saçlı adamın yanına yaklaşabilmek için hızla “O zaman daha iyi işaretler bırakalım. Ne dersin?” dediğimde müzikle kaybolan bir kahkaha attı kulağımın hemen dibinde. Elimi öne doğru uzattığımda dans etmek için piste davet ettiğimi anlamıştı.
Gülerek inanamıyormuş gibi bakarak elimi hızla yere indirdi. Önü geçip indirdiği elimi hızla beline dolayarak piste doğru yürüdü. Onunla beraber insan güruhunun içerisine karıştığımda burnumu tırmalayan alkol kokusunun arasından ter kokusu yayılıyordu. O an bu kokuya odaklanırsam kusabileceğimi bile biliyordum.
O hızla dans ederken ona göre yavaş kalan hareketlerimi boynuma doladığı elleriyle hızlandırmaya çalışıyordu. Bu yakınlığını fırsat bilerek birkaç adımda kızıl adamın tam arkasında durmayı başardım. Sarışın kadının eline geçen garsonlardan bir bardak daha içki alıp tutuşturduğumda ayaktaki on beş dakikamızdan sonra benden ayrılmış, tamamen bulanıklaşan kafasıyla dansa eşlik etmeye çalışıyordu.
Müziğin kısa bir süre sonra biteceğini haber veren en hızlı ritmi pisti salladığında beklediğim anın bu olduğuna karar verdim. Bana arkası dönük olan Kızıl’ın tamamen dibine yaklaşırken bedeni sallanışıyla arada bir bana çarpıyordu. Kimsenin beni fark etmediğine emin olduğum bir an, hızla belimdeki namluyu çıkarıp arkadan Kızıl saçlı adamın karın boşluğuna dayadım. Zamanın onun teni için tamamen yavaşladığını neredeyse duran hareketlerinden görebiliyordum. Beni görmek için başını çevirmek istediğinde namluyu hızla bastırdım yeniden.
“Hiçbir şey yapmaya kalkışma. Delik deşik ederim.” Diye kulağına fısıldadığım vakit başı hızla önüne dönmüştü. Korkunun bedenine yayılmasını hissedebiliyordum.
Müzik hızı duvarlara çarpıp yankılanmaya devam ediyordu. Sol kolunu sıkıca tuttum. Kulağına doğru üfleyerek konuştuğumda kim olduğuma dair bir fikri olduğuna adım kadar emindim.
“İçki deposuna doğru, hiçbir şey olmamış gibi yürü.”
Bizi fark etmesini umduğu herkesin, sabahın fark edilmeyen ve neredeyse ağarmak üzere olan bu ışıkları arasında kendinden geçtiğini çok iyi biliyordu. Seçtiğim zamanlama hiç şüphesiz muazzamdı.
Kalabalığın arasında, et duvarları geçe geçe yürümeye başladığımız vakit, birbiri arkasında sıradan bir şekilde yürüyen iki adamdan farksızdık. Namlunun ceketimin altındaki duruşu fark edilmiyordu bile. Birbirinin üzerine yığılmak için bekleyen kalabalığı gerimizde bırakmıştık. İçki mahzeninin önüne geldiğimizde kapının önünde bana Churchill hazırlayan barmen duruyordu.
Cebimden çıkardığım yüklü bir parayı ona uzatırken karşısında öylece durmuş iki adam görüntümüz dışında dikkat çeken hiçbir şey yoktu. Bana anlamayan gözlerle parayı aldığımda en sakin halimle konuşmaya başladım.
“Canım içki mahzeninde doyasıya sarhoş olmak istiyor. Uza…” dediğimde hızla uzaklaşmıştı bile.
Tahta kapıyı açıp Kızıl kafayı hızla içeri fırlattım. Kapının zincir anahtarını hızla takmaya çalıştığımda Kızıl bana doğru hızlı bir hamle yapacaktı silahın patlamaya hazır namlusunu tam alnının çatısına nişan aldım. Olduğu yerde kala kalırken içerisinde bulunduğumuz manzara dünyanın en komik manzarasıymış gibi namlunun arkasından ona gülümsemeye başladım.
Elinde kendisine doğrultulmuş bir silah tutan ve aynı zamanda namlunun arkasından dünya yansa umurunda olmazmış gibi gülen bu adam görüntüsünün, onu ne kadar ürküttüğünü gayet iyi görebiliyordum.
“Sen kafayı yemişsin…” diye fısıldadığı zaman tüm dişlerimi göstererek bütün soğukluğumla cevap verdim.
“Hiç şüphen olmasın…”
Gözlerinin içerisinde yalvaran adamı görebiliyordum. Soğuk kanlılığım omuzlarımdan yukarı tırmandığında bakışlarım ölmüş bir adamınkinden farksızdı.
“Yasef Schiff nerede?”
Sorumu anlamamış gibi bir tavır takındığında vereceği cevabı adım kadar iyi biliyordum. O tam konuşmaya yeltenecekken bir anda lafını kestim.
“Sakın bana yalan söyleme. İnan daha önce denk geldiğin adamlara hiç benzemiyorum.”
Bunu bana bakan gözleri de onaylıyordu. Kızıl saçlarının arasından birkaç damla ter düştüğünü fark ettiğimde “Yemin ederim bilmiyorum…” dediği an namluyu hızla belime yerleştirdim.
Ne yapmaya çalıştığımı anlamadan, silahı bıraktığımı fark eder etmez yerinden kalktı. Üzerime doğru hızla yürüdüğünde, ayaklarımdaki postalımı hızla kalçalarıma doğru kaldırdım. Postalın arkasında bekleyen jileti çıkardığım an tam üzerime atılmak için atak yapacaktı ki boynunu tutup hızla içki şişelerinin olduğu duvara çarptım. Gözleri kocaman olmuş bir şekilde boynuna dayadığım jilete bakıyordu.
“Sana. Bana. Yalan. Söyleme. Dedim…” Diye tek tek yüzüne üflediğimde soluklarım onun boğazından kaçan içki kokuna karışıyordu. Afallamış gibi öylece kalakalmıştı. Cümlelerimin onda istediğim etkiyi oluşturmadığını anladığımda jiletin ucunu boynuna geçirdim. Derin olmayan bir çizik attığımda boğazından kaçan çığlık, o kadar müziğe rağmen kulağımı uğuldatmıştı. İstediğimi almadan gitmeyeceğimi anlamıştı.
“Kaçtı.” Dedi hızla. “Senin onun peşinde olduğunu duyduğunda çıkış yaptı İsrail’den.”
Blöf yapıp yapmadığını anlamak için jileti çizilen yarasına iyice yaklaştırdım.
“Yalan söylüyorsun.” Dedim hırlayarak.
İki eli ile boynundaki elimi tutuyordu. Yalvarır gibi çıkan sesiyle “Yemin ederim doğru söylüyorum.” dedi.
“Peki, nereden öğrendi peşinde olduğumu?”
İyice korkan gözlerinin önünden ölüm geçiyordu. Yalvarır gibi çıkan sesiyle hızlıca konuştu. “Yalvarırım yapma. Yaşatmazlar beni.”
Dediği şey komikmiş gibi korkunç bir kahkaha attım suratına doğru.
“Buradan sağ olarak çıkacağına eminsin yani?” dediğimde, bağışlanma diler gibi yeniden konuştu. “İbrahim… İbrahim Muhammed muhbirlik yapıyor. Senin Ammar olduğunu Yaser’e söyleyen de oydu.”
Yaser’i öldürmem gerektiğini biliyordum ama şu an öldürme sebebimin, buraya geldiğim sebepten bambaşka olduğunu öğreniyordum. Kızıl’ın dudaklarından çıkan isim ile kollarımın ve bacaklarımın boşaldığını hissetmiştim.
Komutan Muaz, Yasef’in Eliza’nın babasına bir yığın yasa dışı silah ulaştıracağını söylemişti sadece. Ve onu bulduğum zaman öldürmem için başka sebeplerim olacağını da not düşmüştü. Benim Ammar olduğumu bilen birilerinin olması demek, büyük bir uçurumun kenarında çıplak ayak gezmem demekti. Beni bilen herkesi öldürmem şarttı.
İbrahim Muhammed’in bir hain olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Beni yere bağlayan bütün damarlarımın kesildiğini hissediyordum. Davamın satılmasını, ismimi verip beni bu kadar kolay ölüme yollayacağını tahmin bile edemezdim.
Boynuna jilet dayadığım adam, boşluğa bakan gözlerimdeki hayal kırıklığını görebiliyordu. Korkan sesiyle beni boşluğumdan bir anda çekip çıkardı.
“Sınırsız bir para teklifi herkesi yoldan çıkarır Ammar.”
Beni tanıdığını gözlerimin içerisine bakarak söylediğinde, kendi eliyle onu öldürmem gerektiğinin fitilini ateşlemişti. Ona en acımasız ama bir o kadar çaresiz gözlerle bakarken yüzüne doğru sakince fısıldadım.
“Ben asla davamı satmazdım.”
Bunu söylememle boğazında tuttuğum jileti hızla bastırıp çekmem bir olmuştu. Boynundaki atardamardan fışkıran kan postallarıma damlarken tüm gücümle tuttuğum bedeninden bir anda çektim ellerimi. Olduğu yere yüksekten süzülen su gibi yığıldığında, açık kalan gözleri boşluğa bakıyordu…
Bir süre kenara geçip akan kanın tamamen boşalmasını beklerken, arkamdan bıçaklamış olan kardeşimin siluetini gözlerimin önünden silmeye çalışıyordum. Bu hayatta güvenebileceğim çok az insan vardı. Ve birinin ihaneti diğer bütününün üzerini şeffaf bir şüphe örtüsüyle kaplamıştı.
Şimdi gerçekten yapayalnızdım.
En güvendiklerim bir anda elimden alınmış gibi yapayalnızdım.
Çaresizlikle deponun içerisinde sağa sola volta atmaya başladım. Soluklarım hızlanmış, boğazımı tıkıyorlardı. “Yalnızdım. Yapayalnızdım…” cümlelerim delirmiş gibi ağzımdan dökülürken hızla saçlarımı tutup çekiştirmeye başladım.
Elimde kalan birkaç tutam acımı asla hafifletmiyordu. Beyaz şarapların olduğu dolaba yaklaşıp rastgele elime gelen birkaç tanesini çığlık ata ata kapıya doğru fırlatıp paramparça ettiğimde, içimdeki duyguların hiç biri dizginlenmiyordu.
O an içkilerden birisini hızla avuçlarım arasına aldım. Uyuşmak istiyordum.
Uyuşup, unutmak istiyordum…
Mantar başlığı hızla kurcaladım. Sıkıca kapalıydı. Delirmiş gibi sağa sola yürüyordum. Gözyaşlarım yanaklarımdan, burnumdan damlarken biraz önce adamın boynunu kestiğim kanlı jileti hızla aldım yerden.
Bu kadarı fazlaydı.
Bu kadar yalnızlığı kaldıramıyordum artık.
Öldürdüğüm insanları kâbuslarımda görmeyi yeni yeni bırakmıştım ama şu an her şeyimle bir kâbusun içerisine atılmış gibiydim.
Her yer ve her şeyin bir rüya olmasını diliyordum.
Ve o an her şeyi unutmanın, bu kadar fedakarlık eden bana haram olmayacağını hissediyordum…
Kanlı jileti mantar başlığa bastırıp hızla çektim. Uçtaydım ve düşmek güzeldi. Düşmek çok güzeldi o an…
Şarabı hızla havaya kaldırıp dudaklarıma dikmek üzereyken bağıran seslerim arasında geri indirdim. Bulaştığım bu kadar pisliğe rağmen Allah onların tarafında olmama engel oluyor gibiydi. Kanlı ve eldivenli elimle yüzümdeki yaşları silerken, kanın yüzümdeki allığını hissedebiliyordum.
Arkadan yükselen müzik sesine, elimdeki şarap şişesinin kıyısına rağmen bağırarak konuşmaya başladım.
“Allah’ım… Beni kimlerin ellerine bırakıyorsun? Senin yardımın olmadan devam edemeyeceğimi bilmiyor musun?”
Bağırmalarım acı birer çığlığa dönüşmüştü. “Delirmenin kumsalındayım ve onlar gibi olup, onlar gibi olmak, güzel bir kadın gibi beni kendisine doğru çağırıyor. Yapayalnız bırakırsan kim tutacak ellerimden?”
Çaresizliğim bacaklarıma yapışıp beni olduğum yere yığarken hıçkırıklarım arasından fısıldamaya başladım. “Düşmek üzereyim.”
Omuzlarım yeni bir hıçkırıkla daha sallandı. “Ve tutunacak kimsem yok. Sana ihtiyacım var. Ne olur beni onlara bırakma. Sana tutunmama izin ver. İzin ver ki senin safında kalabileyim…”
Şarap şişesi avuçlarımın arasından kayıp düştüğünde yerde ben gibi duruyordu. Paramparça…
Ne yapacağımı bilemeden bir süre öylece oturdum. Hıçkırıklarım önce minik ağlamalara ardından da sadece iç çekişlere yerini bırakmıştı. Bir ceset, kırılmış içki şişeleri, beyaz şarapla karışmış koyu bir kan gölcüğü, ellerime ve yüzüme bulaşmış kan lekeleri...
Ve içlerinde öylece oturmuş olan ben…
Bu manzara içimin birebir aynısıydı.
Bir süre daha oturduğum yerde bekledikten sonra daha sakinleşmiş ama daha fazla koyulaşmış bir adam olarak ayağa kalktım. Yerdeki jileti biraz önce öldürdüğüm adamın avuçlarına rastgele yerleştirdim.
Hiçbir şey olmamış gibi çıktım depodan.
Kendinden geçmiş gibi dans etmeye devam eden kalabalık birer ruh gibiydi. Yüzümdeki kan lekeleriyle ve yarı ölmüş bir vaziyette akıp gittim aralarından. Onların arasından geçerken yüzümüze vuran kırmızı ışık bir filmin en trajik sahnesini andırıyordu.
Ardımdan polislerin veya başka birinin asla eşelemeyeceğine emin olduğum bir ceset bırakarak yavaş adımlarla çıktım PR Clup’tan…
Üstelik bu, burada arkamda bir ceset bıraktığım ilk çıkışım değildi.
Ama bu, buradan yıkılarak, tükenerek çıktığım ilk anımdı.
İçimdeki tarih, içimdeki beden tahtasına acı bir çeltik attı…
***
Selamun Aleykum
Bölümü nasıl buldunuz?
Keyifli Okumalar Dilerim.
Selam Ve Dua ile...