15 yaşındaki şehit Filistinli çocuk Ali Eymen Nasr Abu Aliya'nın ansına ithafen...
***
Sırtını yasladığı koltuktan izlediği gökyüzü bulutsuzdu. Business bölümde onun haricinde oturan en fazla yedi sekiz kişi bulunuyordu. İnsanların yüzlerini incelemeyi onlara sezdirmeden başarabilen ender kişilerden birisiydi. Hatta bir keresinde beraber gözcülük yaptığı ihvanlarından birisi, bu özelliğinin onu tedirgin ettiğini söylemişti. Birilerine dikkatlerini çekmeden o kadar iyi odaklanabiliyordu ki gözleri asla üzerlerinde değilmiş gibi hissettiriyordu.
Deri koltuğa iyice yaslanırken bakışları sol kolundaki saate ucundan dokundu. Biraz sonra inişe geçecekleri anons edilecekti. Kulakları yükselmesini beklediği anonstayken aynı zamanda üzerine çöken mayışma duygusunu kenara itmeye gayret ediyordu. Uykusunu getirmeye başlayan rahat koltuk, kendisini kötü hissetmesine neden oluyordu. Orada oturmasının sebebi, uğruna ölmeyi göze alabileceği kadar kıymetli bir şey olmasa üzerinde İsrail yazan bu uçağa asla binmeyeceğini çok iyi biliyordu.
Çünkü haksız bir elde ediş, haklı olarak boğazına diziliyordu.
İstanbul Teknik Üniversitesindeki önemli profesörlerin referansıyla hem Technion üniveristesi linsans eğitimine geçiş, hem de İsrail'in en önemli üniversitelerinden biri olan aynı üniversitede yüksek lisans yapmaya hak kazanmıştı. Bunu düşündüğünde hafif kavruk tenini süsleyen dudakları hafifçe sola kıvrıldı. İstemsizce içinden "Hak kazanmak mı? Ayağıma kapansalar işgal devletinin sıralarında dirsek çürütmeye razı olmazdım." diye geçirdi. Ardından kafasını koltuğa iyice gömdü.
Sert mizacı gözleri uyku ile rahatsız edildiğinde bile suratında asılı bekliyordu.
Henüz yirmi iki yaşındaydı annesine gideceğini söylediğinde... Amerikalı kızı gösterip, bir doğum gününde yaşamayı kendine önemli kılan hayat amacını annesine fısıldamıştı. Annesi seçeneklerin ağırlığı altında ezilirken, bu gidişi kabullenmek zorunda kalmıştı.
O güne kadar bir kere bile hissetmemişti annesi gideceğini. Üniversite sıralarında uslu uslu oturan bir evlattı onun için. Oysa üniversiteye gelene dek yüreğinde milyonlarca karanfil büyütmüştü toprağa düşen her damla kan için... Aynı karanfiller her geçen gün büyümüş onu uğurlamak için sıra sıra yol olmuşlardı.
Said ile tanışması lise zamanlarına dayanıyordu. Bazı geceler beraber sabahlar, yüreklerine ateş olan mazlum ahına çare üretmeye çalışırlardı. Ardından başlar secdede, çözüm yolu için saatlerce haykırırlardı semaya... Ta ki yolları aynı davaya gönül verenlerle kesişene dek...
Zihninin zeminini buz tutturan düşünceleri, iniş yapacaklarını söyleyen kadın sesiyle bölündü. Birkaç dakikalık bir bekleyişten sonra uçağın tekerleri zemin ile buluşmuştu. Zemini gösteren cama baktığında içini kaplayan hüznü görmezden gelmeye çalışıyordu. Bu esnada uçak hissettirmeyecek bir sarsıntıyla piste inmişti.
Yanında sadece keten bir sırt çantası bulunuyordu. Kabinden onu aldıktan sonra uçaktan indi. VIP çıkışına doğru yürürken içinden ettiği küfürlerin bir tanesi bile yüzüne yansımıyordu. Sonuçta o Yahudiliği tescillenmiş, İsrail Devleti'ne hayran bir gençti.
Jacob olmayı o seçmişti...
Jacob olmak zorunda bırakılmıştı...
Adımları sırça bir zemin üzerinde dikkatle yürürken, omuzları dikti. Parmaklarının arasından sıyrılacak kadar uzun saçları aheste aheste karışmıştı birbirine. Üzerine giydiği salaş siyah hırkası ve altına giydiği beyaz tişörtü üzerinde entelektüel bir hava oluşturuyordu. Aynı renk beyazlıktaki ayakkabıları tertemizdi.
Dudakları zırh gibi geçmişti birbirine. Duruşunun heybeti uzun boyundan değil, mizacındandı. Bir kere bakan dönüp bir kez daha bakıyordu. Ama o korkusuz gözleri birkaç metreden fazla yanına yanaşmalarına izin vermiyordu. Havaalanının çıkışına doğru yürüdüğünde gözleri yeniden saatine kaydı. Dudakları biraz daha kenetlendi birbirine. Öğlen namazının vaktinin geçmesine az kalmıştı. Ama kendini evine atmadan namaz kılamayacağını iyi biliyordu. Yanlışlıkla dahi bir mescit yahut camiye sapsa hayatının hatası olacağının farkındaydı. Taksilerin durduğu alana doğru geldiğinde boşta olan bir taksiye eli ile işaret etti. Taksinin kapısını araladığında keten çantasını arkaya gelişi güzel salladı. Tam kendisi de taksiye binmek üzereyken bir elin omuzuna dokunmasıyla irkilmesi bir oldu.
Yanlışlıkla dokunulacak, yanlış bir seçimdi o.
Elin sahibini tuttuğu gibi hızla taksi camına yapıştırdı. Tamamen refleks olarak yaptığı hareket sonucunda havaya tiz bir çığlık kaçmış, tuttuğu bedenin taksiye çarpması sonucunda küt bir ses çığlığa eşlik etmişti.
Tuttuğu kolu öyle sıkı kavramıştı ki kendi parmak boğumlarının bile beyazladığının farkında değildi. Birkaç saniye içinde yanında biten taksi şoförünün seslenmelerini bile çok sonradan duymaya başlamıştı. Arkadan ve bir anda dokunan ellerin onun hafızasında iyi bir yeri yoktu.
Yaptığı şeyin gereksiz bir hamle olduğunu fark ettiğinde ise tuttuğu kolu bir anda bıraktı.
Ona şaşkın gözlerle bakan kişi ilk başta tanımakta güçlü çektiğini hissetti. Hafızasını biraz zorladıktan sonra hatırlamıştı. Karşısında duran kişi okulda hazırladığı çalışmasına eşlik etmek için seçilen kızdı.
Kolu serbest bıraktığında hızla bileğinin ovuşturarak hemen bir iki adım sendeledi, uzaklaştı. Gözleri hiddetle bakıyordu. Uzun saçları burnundan çıkan sıcak soluklarla havalanıyordu. Kendini tamamen toparladıktan sonra bir anda kullandığı aksanlı İngilizce ile bağırmaya başladı.
"Ne yaptığını zannediyorsun sen?"
Ömer ne diyeceğini bilemeden sadece sustuğunda kızın hiddeti biraz daha alevlendi.
"Senin gibi bir aptala selam vermek istemem bile hataydı."
Kızın gerçekten acı çektiğini görebiliyordu. Bir açıklama yapması gerektiğini biliyordu ama en umursamaz haliyle konuşmaya başladı. Açıklama yapmaya değmeyecek biri olduğunun bilgisini Sait'ten almıştı.
"Karateden kalan bir alışkanlık... Refleks olarak kolunu tuttum sadece."
Söyledikleri kısmen doğru olsa da asıl sebebi bu değildi. Çoğu gece İsrail askerleriyle boğuşmasından kalan bir alışkanlıktı bu. Uykunun en derin yerinde bile küçücük bir sese uyanıp bulunduğu yeri birbirine katmak gibi alışkanlıkları vardı. Sessizce yaklaşmak kızın hatasıydı onun için. Bu konuşma tarzı, kızı biraz daha çileden çıkarmıştı.
"Özür dilemeyi bilmeyecek kadar da kabasın. Kolumu kırıyordun farkında mısın?"
Ömer kızın gözlerindeki öfkeye şahit oldukça içinde büyüyen bir alev topu olduğunu hissetti. Bunlar böyleydi işte. En ufak fiskede canları acıdı diye sitemleri ayyuka çıkardı ama gözlerinin önünde paramparça edilen bedenlere sesleri bile çıkmazdı. İkiyüzlü karaktersizler diye geçirdi içinden. Ardından yeniden konuşmaya başladı.
"Farkındayım. Umarım sen de bir daha kimseye sessizce sokulup bir anda belirmezsin. Senin hatan. Benim değil. Şimdi müsaadenle gitmem gerek."
Kız söylediği cümle ile neye uğradığını şaşırmıştı. Tam cevap vermek üzereyken Ömer taksiye binmişti bile. Olanlara olan şaşkınlığıyla öylece bekleyen taksici Ömer'in ardından usulca ön koltukta yerini almıştı bile.
Ömer evine doğru yol alırken sinirden kasılan çenesi ile bir anda mırıldandı. "Jacob olmam gerekmese kırılacak olan senin kolun değil babanın boynu olurdu. Şanslısın."
***
Gözlerini açtığında kapkaranlık bir salondaydı. Dışarıdan içeri sinen sokak ışıkları içeriyi hafifçe aydınlatıyordu. Her zaman uyanabilmek için kurduğu alarmların öncesinde açılıyordu gözleri. Üzerindeki gafleti hızla silip atarak ayağa kalktı. Salonun ışığını yaktığında gözleri istemsizce kamaşmıştı. Yerinde birkaç saniye bekledi. Ardından banyoya doğru yürüdüğünde dudaklarından dökülen istiğfar kelimeleri dışında ağzının içi kupkuruydu. Hızlı olması gerektiğini bildiği halde abdestini vakur hareketler alıyordu. Tek bir acele hareketi dahi yoktu. İşi bittikten sonra musluğu kapatırken bir süre oyalandı. Ve istemese de gözleri aynadaki adama çarptı.
Hafifçe koyulaşan sakallarından damlayan taneler lavaboya düşerken, neredeyse aynanın kadrajına sığmayacak genişlikte olan omuzlarını bir anda çaresizlikle serbest bıraktı. O korkak gözlerinin ardından siyah bir perde aralandı. Unutmaya çalışsa bile annesi göz bebeklerinin ardından, her zamanki yerinde kendini hatırlatıyordu.
Yıllar sonra Türkiye'ye tatil bahanesi ile gitmenin bir yolunu bulmuş. Dikkat çekmemek için İsrailli bir tur firmasıyla İstanbul'a gitmişti. Gündüzleri turla hareket etmek zorunda olduğu için ancak geceleri büyüdüğü evin sokağına düşüyordu yolu. Sadece bir kere uzaktan görebilmişti annesini. İçerisi görünmesin diye perdeleri kapatırken yakalanmıştı oğlunun kadrajına. Ve o an koşarak kapısını çalmamak için zor tutmuştu kendisini. Sadece birkaç saniyelik bir görüş bile Ömer'in kabuklarını yeniden kanatmaya yetmişti. Avuçlarını dudaklarına bastırarak, pencereye baka baka ağlamıştı geceyi olanlara şahit tutarken. Zaten sonrasında hemen Mersin'e çağırılmış, turdan önce İsrail'e dönmesi istenmişti. Lavabonun iki kenarına elleriyle yaslandı. Derin bir nefes alırken abdest suyu ile karışan birkaç damla sıcaklığın yüzünde yer edindiğini hissedebiliyordu.
Aynada gözlerinin içinde yol alan kırmızı yolları incelerken dudaklarından dökülen yalnızca ezbere bildiği birkaç mısra oldu.
"Şehadet şerbetine son saatler. Var mı daha güzel şey? Varsa o da sadece annemdir, ama ondan emin değilim. İkisinin kıyası çok zor... Şehadet mi annem mi?"
Ardından hızlıca çıktı banyodan.
Salonun ortasında hızlıca yatsı namazına durdu. Farz ve sünnetler bittikten sonra evden her çıkışında yaptığı gibi iki rekat da nafile namazını kıldı. Namazdan sonra üzerine sinen soğukkanlı bir katil edasıyla siyah paltosunu giydi. Beline yerleştirdiği silah, bu işgal devletindeki en samimi dostuydu. Akabinde cebine her zamanki siyah beresini yerleştirdi. Televizyonu açıp, sesini bir miktar yükseltti ve ışıkları kapatmadan evden çıktı.
***
"Bir, iki, üç..."
Kalbinin her atışını boğazında hissederken, burun delikleri haddinden fazla genişleyip daralıyordu. Adımları öyle çok hızlanmıştı ki, tek bir sendelemesiyle bacakları birbirine dolanacak ardından bütün planları, kafasına sıkılan tek bir kurşunla yerle bir olacaktı. Koşuşunun hızında dans ediyordu paltosu. Rüzgar, ardından havalanan paltosu ile öpüşüyordu adeta. Hayfa daha önce böyle bir heybete şahit olmuş muydu, bilinmez...
Koşmaya devam etti. Yakalarını siper ettiği yüzünü görmüyordu gecenin karası. Oysa kaşları çatıktı. En az gece kadar kara olan kaşları, en az gece kadar hırslıydı. Gecenin körlüğü nasıl örtüyorduysa masivayı, onun da bütün uzuvlarını kaplıyordu kara heybeti. Kaçıncı sokağı geçtiğini hatırlamazken, kafasındaki dakika hesabını iyi tutturmaya çalışıyordu. Ciğerlerinde tükenmişlik sirenleri öterken, bir ara gerçekten aynı ciğerlerin parçalandığını düşünmeye başladı.
Umurunda mıydı?
Asla.
Ayakları her on adımda bir taze yağan yağmurun oluşturduğu gölcüklere dalıyor, paçalarının tamamıyla ıslandığını hatırlatıyordu her tekrir.
Zihni her ne kadar karmakarışık olsa da beklediği tabelayı gördüğünde bir anda bütün dağınıklık yeniden düzenlendi. Ne için koştuğunu iyi biliyordu. Ne için koştuğunu asla unutmuyordu...
Bu gece olması gerekenden çok daha karanlık bir geceydi.
Tabelanın olduğu dönemeçten sağa saptığında bir anda dengesini kaybetti. Tam hızıyla savrulan bedeni yere yapışacakken; eli ve sağ bacağının diziyle dengesini sağlayıp yeniden doğruldu. Vücudunda dolanan adrenalin kanına öyle bir hızla pompalanıyordu ki, bir bu kadarının üç katı kadar koşabileceğini çok iyi biliyordu.
İçinden yeniden vaktin kumlarını saydı.
Daha var...
Sessizlik çığlık atıyordu, sokaklarda. Lükse yakın bu evlerin perdeleri sürekli kapalıydı. Perdeleri aralayacak cesaret hiç kimse de yoktu.
Ölüm çarpmıştı bu sokağın direklerine.
Kapıdan giren en ufak bir rüzgar bile öldürmeye yetecekti. Çünkü bu coğrafyanın en çok tanık olduğu şey; insan bedeninden akan oluk oluk kandı...
Son bir sokak diye geçirdi içinden. İçinde ayağa kalkan ve canını sıkan korkuyu göz ardı etmeye çalışsa da, bir şekilde başkaldırmayı beceriyordu aynı his. Titreyen dizlerine, elleri eşlik ediyordu. Gökyüzü bizatihi onun üzerine döküyordu, saklı tuttuğu bütün irinini. Koşmaya devam etti. Göğüs kafesinden, kaburgalarını tekmeleyen kalbi aynı hızla ademelmasına saldırıyordu. Sokaklara düşmanlığı yeni değildi.
Epeydir korkuyordu aslında geceden. Belki korkunun verdiği cesarete binaen, dostu olmuştu bu vakitlerin.
Birazdan sokağı delecek sesin sahibi olacağını bildiğinden miydi bu hız? Yüzünü kapatan paltonun arasında beliren kara gözleri mi şahit olacaktı yere düşen bedene?
Korkuyor muydu gerçekten?
Korkuyor muydu ölümden, yahut öldürmekten?
Belindeki silahın ağırlığını hissetti bir an. Hayır. Asla korkmuyordu ve korkmayacaktı... Büyürken içinde büyüyen öfke ile kendini avuttuğunda bırakmıştı korkmayı.
Adımları kendi içinde ritimli bir havayla dans ederken, sokağı döndüğü an tetiği çekmesi gerektiğini kendine hatırlatıp duruyordu.
İlk kez adam öldürmüyordu ve son kez de olmayacaktı.
Ammar bu toprakların belası olarak üşüşmeye yemin etmişti, leş kargaların üzerine. O Filistin'in özgürlüğü için her adım attığında sokaklar onu Ömer diye değil, Ammar olarak tanıyorlardı.
Tam sokağı dönüp, elini belindeki silaha attığı an, başına gelebilecek en son şey oldu.
Bütün bu karanlığın ardından narin bir bedene çarpıp yeri boyladı.
Hayır, hayır olamazdı. Olmamalıydı...
Koca bedeninin heybetiyle başka tarafa savrulmuştu çarptığı beden. Ve havaya tiz bir kadın çığlığı yayıldı. O an tam çarptığı bedenin akıbetini düşünecekti ki, sokağın sonundan postal sesleri havayla buluştu. Ve o, işgal kuvvetlerine karşı yapmaktan en çok nefret ettiği şeyi yapıp kaçmaya başladı.
Bu esnada çarptığı bedenin savrulduğunu düşündüğü alacakaranlığa bağırmadan edemedi.
"Her şeyi mahvettin. Her şeyi mahvettin..."
Solukları bir aslanın gövdesinden kopan cesaret damlalarıydı aslında. O kaçmayı değil, üzerine üzerine yürümeyi severdi her zaman. Ama bu gece çarptığı bir beden yüzünden gerisin geriye dönüyordu yolları. Yapacağı tek bir yanlış hamle kendisini değil, bütün yandaşlarını yakmak olurdu. Onca yılın cefasını bir aptal hareketle yerle bir edemezdi.
Arkasından gelen postal sesleri azalsa da kesilmemişti henüz. İzini kaybettirmek zorundaydı. Neredeyse her tarafta bulunan kameraların ince uzun sokaklarda daha seyrek kuluçlandığını hatırladı birden bire. Adımlarını bir anda karşısına çıkan ilk dar sokağa çevirdi. Birkaç metre daha koştuktan sonra bulduğu bir binanın geniş olan aralığında soluklanmaya karar verdi. Durduğunda solukları göğüs kafesini parçalayacak cinstendi. Sesler tamamen durmuştu. Soluklanırken başındaki siyah beresini çıkardı. Bu aralıktan normal içmiş bir adam rolünde çıkması daha az dikkat çekici olacaktı. Bereyi paltosunun cebine sıkıştırmaya çalışırken eline gelen kağıt parçasıyla bir anda bütün bedeni buz kesti.
Hızla kâğıdı çıkarıp soluk olan sokak lambasının izin verdiği ölçüde okumaya çalıştı.
"Kimliğin ifşa olmak üzere... Sana engel olmasam tetiği çektiğin an keskin nişancının hedefi olacaktın. Bu adamı öldürmek düşündüğünüz kadar kolay değil. Filistin'in selameti için acilen adres değiştirmen lazım. Seni bulmaları an meselesi. Eliza seni takip ediyor."
Okudukları ile yüzünün kaskatı kesilmesi bir olmuştu. Eliza... Bu isim okulda ona eşlik edecek olan kıza aitti. Demek ki bugün boşuna kesişmemişti yolları. Bu sokak, bu şehir, bu ülke her an topyekün düşmanı olmak üzereydi.
Peki ona çarpan kadın kimdi? Bu kadar istihbarat nereden geliyordu ve güvenilir miydi? Yeniden Hayfa sokaklarına doğru yürürken, aklının bir köşesinde Eliza'yı ortadan kaldırmak, bir köşesinde de kısmen hayatını kurtaran kızı bulmak vardı.
Ölümün ensesinden teğet geçtiğinin yeni yeni farkına varırken yeniden dudakları arasında süzüldü mısralar.
"Şehadet mi, Annem mi?"
***
Esselamun Aleykum.
Selam Ve Dua İle...