8
Aziz Ağa, içeriye girdi. Onu beklemek yerine Mehir’in yanına gelmişti. Çünkü elektrikler kesilmişti. Mehir’in düşme ihtimalini düşünüp onu almaya gelmişti. Elinde küçük bir lambayla karanlık odayı aydınlatıyordu. Yüzünde ne bir öfke, ne de bir şefkat vardı; sadece ifadesiz, anlaması güç bir bakış attı Mehir’e doğru. Mehir telaşla ayağa kalkarken “Aziz Ağam, ben gelecektim ama elektrikler kesilince gelemedim…”
Aziz Ağa bir şeye demeden lambayı komodinin üzerine bıraktı. “Gelecektin yani?”
“E-evet.”
“İyi. Seni almaya geldim. Benimle odama gelmek istediğine emin misin Mehir?”
Mehir put gibi durdu. Aziz Ağanın yüzü loş ışıkta kasvetli ve korkutucu geliyordu. Her zamankinden daha tedirgin bir haldeydi. Gündüzün şerri, gecenin hayrından evladır derdi annesi… Şu anda ne demek istediğini çok iyi anlıyordu. Çünkü Aziz Ağa gündüz öfkeliyken bile bu kadar korkutucu gelmemişti.
“İstersen bu gece bu işi bitiririz, istersen bekleriz. Ama bekledikçe aramızdaki soğukluk hiç geçmeyecek. Şimdi konuş, ne istiyorsun?”
Mehir, dudakları titreyerek başını eğdi. Gözlerinde korku vardı. “Ben,” diye başladı, sesi zor duyuluyordu. “Hazır değilim. Beni anlamanızı beklemiyorum. Sadece biraz zaman istiyorum.”
Aziz, başını hafifçe sağa sola salladı. Ardından Mehir’in yüzüne baktı. “Peki. Madem öyle,” dedi. “Senin kendi isteğinle karım olmanı bir ay daha beklerim. Ama dediğim gibi benim derdim belli. Soyum devam etsin diye tekrar. Evlendim. Sen de belki duymuşsundur. Herkes beni kısır bilmekte. Sen de yakın zamanda gebe kalmazsan daha çok dedikodu yapılır. O yüzden benden aylarca beklememi isteme.”
“Evet duydum. Kısır değil misiniz?” diye sordu çekinerek.
“Bilmiyorum. Belki kısırım belki değilim. Ailen bunu bilerek seni bana verdi. Ben kısır bile olsam, senin bu evliliği bozmaya hakkın olmayacak. O yüzden ben daha sana dokunmamışken gitmek istersen git. Sonradan çocuk sahibi olma ümidiyle benim başımı yere eğmendense bir ay sonra gitmeni tercih ederim. Bunu da aklından çıkarma.”
Bir ay bekleyecek ve bir ay sonra isterse gidebilecek miydi? Bir ay sonra giderse kimse onu bozuk olmakla da suçlayamazdı. Bu sözler Mehir’i rahatlatmış olsa da endişesi bitmedi. Çünkü bir ay sonra ailesi başlık parasını, arazileri geri vermemek için Mehir’in ayrılmasını kabul etmeyecekti. Mehir buna emindi. Yani Aziz Ağa ona bir kapı aralasa da o kapıyı asıl yüzüne kapatan öz ailesiydi.
Aziz, Mehir’in sessizliği karşısında daha çok konuşmadan geri çekilip kapıyı arkasından kapattı. Mehir, onun ardından kapıya bakakaldı. Artık yalnızdı. Ama bu yalnızlık, kurtuluş mu yoksa yaklaşan bir fırtınanın öncesindeki sessizlik mi, bilemiyordu.
Yastığa tekrar başını koyduğunda, kalbi gürültüyle çarpıyordu. Aziz’in gözlerine baktığında gördüğü şey, tam anlamıyla karanlıktı. Bu evlilik duyguların olmadığı, soğuk ve ruhsuz bir bağdan ibaret mi olacaktı? Özgür kalmak, mutlu olmak isterken, şimdi bu konakta bir nevi esir olmuştu. Para için, rahat yaşamak için çoğu arkadaşı maddi durumu iyi olan ailelere gelin gitmek isterdi. Onlardan bir farkı artık yoktu. İstese de istemese de zengin bir ağayla parası için evlendirilmişti.
Rüzgâr çatı katında uğulduyor, ağaç dalları pencereye vuruyordu.
Zaman zaman aklına, “Eğer bir bebek dünyaya getirirsem, artık benden bir şey istemez mi?” sorusu düştü. Ama bu soruya vereceği cevaplar, onu daha da karanlık bir kuyuya çekiyordu. Çünkü sevgi olmadan bir çocuk dünyaya getirmek, bu eve ömür boyu bağlanmak demekti. Ve bu kendi hayallerini öldürmekle eşdeğer gibi geliyordu.
Yine de ailesine verilen parayı, onların yeni bir evle daha iyi yaşayacağını, babasının borçlarının bittiğini, köydeki komşular arasında daha saygı göreceklerini düşündü. Ailesi için bu fedakârlığı yapmak zorunda olduğuna kendini inandırmaya çalıştı.
Ama kalbinin derinliklerinde, “Ya ben?” diye soran bir ses vardı. “Benim mutluluğum ne olacak?” Cevap yoktu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Mehir nihayet huzursuz bir uykuya daldı. O gece rüyasında bir at arabası gördü. O arabadan inemediğini, baba evinden uzaklara sürüklendiğini görmüştü. Tam arabadan atlayacak gibi olduğu sırada, binlerce el onu durduruyordu. Ama onu asıl durduran sanki o eller değil, yabancı biriydi. O yabancı Aziz Ağa değildi. Yüzü tanıdıktı ama uyandığında kim olduğunu hatırlayamadı.
Sabahın ilk ışıkları, pencereden süzülmeye başladığında, Mehir uyanıp yataktan kafası karışık halde uyandı. Onu bu konağa bağlayan neydi? Gidecek yeri olmadığı için burdaydı. Buna başka anlam yüklemesine gerek yoktu.
Dün akşamdan beri değişen tek şey, Aziz Ağanın niyetini açıkça belirtmiş olmasıydı. Mehir ya bir “ağa karısı” gibi hareket edecek, soyunu sürdürecek ya da bu hayatta kendine hiç yer bulamayacaktı. Ellerini dizlerinin üstüne koyup doğruldu. “Haydi bakalım,” diye fısıldadı. “Yeni gün, hoş geldin…”
Fakat Mehir, kalbinin en derin yerinde hâlâ bir kıpırtı hissediyordu. Hatta umudu vardı.
Ya bir mucize olur, her şey değişirse? Ya gerçekten kocasını severse ya da sevilebilirse? Dün gece aslında Aziz ağa ona gayet iyi davranmıştı. Fevri sözler söylediği halde sinirlenmemişti.
Bir ay içinde belki her şey beklediğinden daha iyi olacaktı. Ona alışsa bile yeterdi. Belki ondan korkmaz ve onun odasına bir ay dolmadan kendi isteğiyle giderdi. Tek istediği biraz ilgi ve sevgiydi.
***
Mehir, uykusuz geçen gecenin ardından gözlerini zar zor araladığında, pencereden sızan ışıktan çok, yüreğinde bir umut ışığı hissetti.
Yatağın kenarına oturdu, ayaklarını yere değdirip bir süre nefesini düzene sokmaya çalıştı. Etrafına bakındı.
Burası onun “evi” olacaktı… ama Mehir’e göre bu konak, özgürlüğünden koparıldığı bir tür hapis yeri gibiydi. Duvarlar ne kadar ihtişamlı olursa olsun, içindeki soğukluk, insanın ruhunu üşütmeye yetiyordu. Bu soğuk duvarlar ona sıcak bir yuva olacak mıydı?
Korkuları vardı ama bu sabah farklı bir şey olacağını hissediyordu. Acaba Aziz Ağa evde miydi? Belki çoktan gitmişti.
Yatağından kalkarken üstünde garip bir telaş vardı. Kocasını sevmek istiyordu ama sadece bir damızlık gibi kullanılma korkusu onu evlilikten soğutuyordu. Aziz ağada zaten aksini söylemiyordu. Bu evliliği soyunu devam ettirmek için yapmıştı. Ama fikri belki değişir, mutlu ve sevgiyle örülmüş bir yuva isteyebilirdi.
Hızla üzerini giyindi, saçlarını gelişigüzel topladı ve aynanın karşısına geçti. Aynada yansıyan yüzü, birkaç hafta öncesine göre çok daha solgundu; yanakları çökük, gözlerinin altı hafifçe morarmıştı. “Evlenmeden önce ne kadar enerjik biriydim,” diye geçirdi içinden.
Tarlada çalışırken bile hayaller kurar, güler, eğlenirdi. Şimdiyse gülümsemek sanki imkansızdı. Aziz Ağa olgun bir adamdı. Onun yanında istese de gülüp eğlenemezdi.
***
Tam alt kata inerken merdivenin sonunda adını hatırlayamadığı bir kadın ile karşılaştı. “Aziz ağamda sizi bekliyordu hanımım. Tam sizi çağıracaktım,” dedi hizmetli kadın.
“Aziz ağa çıkmadı mı?”
“Yok hanımım, kahvaltı yaptıktan sonra çıkar.”
“Anladım.”
Konağın alt katında bulunan büyük yemek salonuna girdiğinde, karşısında yalnızca Aziz Ağayı görmeyi bekliyordu. Fakat içeri adımını attığında bir yabancı adamı arkadan gördü.
Kahvaltı masasının başında oturan Aziz Ağanın tam yanında, ona hiç benzemeyen, güler yüzlü bir genç duruyordu. Onu birden hatırlamıştı. Düğünde onu görmüştü. Açık kahverengi saçları, ışıl ışıl bakan kahve gözleri ve etrafa yansıyan pozitif enerjisiyle, sanki bu basık havayı bir nebze olsun yumuşatıyordu.
Masadaki üç sandalyeden birinde oturan genç adam, Mehir’in gelişini fark eder etmez gülümseyerek ayağa kalktı. “Günaydın,” dedi, sevecen ve rahat bir tavırla. Yengesi olan bu güzel kadına bir kez daha hayranlıkla baktı. Abisi gerçekten de çok şanslıydı.
Mehir, ona hafif bir selam verip başını eğdi. “Günaydın,” diye karşılık verdi. Bir yandan da göz ucuyla Aziz ağaya baktı.
Adam her zamanki gibi soğuk ve ifadesizdi. Kendisini masaya davet etmek yerine kısaca başını kaldırdı, bakışlarını Mehir’in üzerinde gezdirdi, sonra gözünü tekrar önündeki çay bardağına dikti.
Aziz, sessizliği bozmak için masaya vururcasına bardağını masaya bıraktı. Sonra söze girdi.
“Mehir, bu benim kardeşim Yusuf. Konakta bizimle kalacak.”
Mehir, ‘Kardeşi demek, hiç benzemiyorlar’ diye düşündü.
Yusuf, Mehir’e doğru elini uzattı. Samimi ve rahat bir hareketti bu. “Memnun oldum, yenge,” dedi neşeli bir ses tonuyla.
Mehir elini çekinerek uzattı, hafifçe sıktı. Gencin davranışlarındaki içtenlik, Mehir’i biraz olsun ferahlattı.
“Hoş geldiniz,” diye fısıldadı. Sesinde, uzun süredir varlığını unuttuğu sıcak bir tını belirdi.
O sırada, Aziz, bakışlarını ikisinin üzerinde gezdirdi. Bu kısa tokalaşma bile sanki onu rahatsız etmişti. Dudaklarının kenarı gerilip kaşları hafifçe çatıldı. Yusuf, abisinin tepkisini umursamıyor gibi görünüyor, hatta Mehir’e içten bir gülümsemeyle bakmaya devam ediyordu.
“Oturun,” diye buyurdu Aziz, soğuk bir sesle. “Kahvaltımızı bitirelim. Sonra seninle konuşacaklarım var Mehir.”
Mehir, “Peki,” diyerek masadaki boş sandalyeye ilişti. Masada taze ekmek, peynir, zeytin, birkaç çeşit reçel, bal ve çay vardı. Normalde bu konaktaki ziyafet sofraları daha da zengin olurdu ama belli ki bu sabah kahvaltısı mütevazı tutulmuştu.
Her zamanki gibi Mehir’in iştahı yoktu. Evinden ayrıldığından beri sanki yuvasız bir kuştu.
Yusuf ise kahvaltı boyunca abisiyle havadan sudan konuşmaya çalışıyor, ara sıra Mehir’e takılıp birkaç espri yapmaya gayret ediyordu.
“Aziz abi, atları dün gördüm, biri biraz rahatsız gibi. Belki veterinere göstermeliyiz,” dediğinde,
Aziz sadece “Sonra bakarım,” diye karşılık verdi.
“Mehir yenge, ineklerden korkar mısın? Daha önce inek sağdın mı?” diye sorduğunda, Mehir gülümsedi.
“Çok kez sağdım. Yani borçlar yüzünden babam ineği satmadan evvel inek sağardım.”
“Vay be, yengem çok maharetli. Kıymetini bil abi,” dedi Yusuf.
Mehir göz ucuyla Aziz’e bakmaktan da kendini alamadı. Aziz’in ilgisiz ve mesafeli tavrı, Mehir’i üzmüştü. İnek sağdığı için takdir görmek istemişti ama koskoca Aziz Ağanın, karısı inek sağıyor diye övünmek saçmaydı.
Sonunda, kahvaltı sona ererken Aziz Ağa ağır bir şekilde yerinden kalktı. Bakışlarını Mehir’e çevirerek, “Çalışma odasında bekliyorum,” dedi ve uzun adımlarla salondan çıktı.