Yorgun adımları avukatlık bürosu önünde son buldu. Kendini biraz toparlamak için temiz havayı derince soludu. İçeri girerek,
"İyi günler " dedi. Ayağa kalkarak onu karşılayan kadın gülümseyerek, "İyi günler " dedi. Eylül derin bir nefes alarak,
"Ben boşanmak istiyorum " dedi.
"Buyrun " dedi genç kadın. Eylül gösterilen yere oturarak söze başladı.
"Vakit kaybetmeden boşanma davası açmak istiyorum "
"Tabi " diyen avukat ile Eylül gerekli tüm bilgileri vererek boşanma davasını vakit kaybetmeden açtı.
Tüm gün kanalın kenarında oturan Eylül ağlaya ağlaya hayatının bundan sonrası için kararlar aldı. Kendinden bir şeyler kaybede kaybede yeni baştan planladı hayatını. Ne demişti Vuslat, 'Ağlamak yerine kendine bir yol çiz, o yolda yürü arkana bakmadan ' haklıydı aslında. Her şeyden önce düşünmesi gereken bir bebeği vardı artık. Elleri karnının üzerinde hava kararana kadar oturdu.
Erkek olacak demişti anneanne. Bu işi bildiği aşikardı. Ailedeki herkese ne demişse öyle olmuştu. Eylül biliyordu ki bebeği erkek olacaktı. Acaba, babasına çok mu benzer diye geçirdi içinden. Gözleri, gülüşü, yürüyüşü, hoyratlığı, başına buyrukluğu, öfkesi ve daha bir sürü şey sıralandı aklında. Galip her şeyiyle bitmişti gözünde, yerinde derin bir acı ve öfke vardı. Kazıya kazıya sökecekti o acıyı ama önce uzun uzun uyumak istiyordu.
Usulca ayağa kalktı oturduğu yerden. Başının dönmeye başlamasıyla zor ayakta durdu. Kalp atışları beyninde atıyordu sanki, göğüs kafesi çökecekmiş gibi ağırlaşırken bayılmamak için tekrar yere oturdu. Uzun bir çabanın ardından kendini biraz olsun toparlayan Eylül bir şeyler yemek zorunda olduğunun farkındaydı. Bebeği için kan şekerini yükseltecek, tansiyonunu düzeltecek bir şeyler yemeliydi. Her ne kadar canı istemesede bunu yapmaya mecburdu. Kalan son gücünü tüketmemek için ağlamamaya çalıştı. Olağanca yavaş bir şekilde ayağa kalkarak yavaş yavaş yürüdü. Önüne çıkan ilk restorana oturdu. Bir çorba isteyip beklemeye başladı.
Az sonra gelen çorbaya biraz tuz ekleyerek yavaş yavaş içmeye başladı. Sofra kurup başında Galip'i bekleyişleri hatrına düşünce zorla içtiği her kaşık azap oldu. Sahi insanın sevdikleriyle birlikte sofraya oturması ne büyük nimetmiş, bunu şimdi en acı haliyle tecrübe ediyordu. Çorbasını içtikten sonra hesabı ödeyip çıktı.
Kendini daha iyi hissediyordu şimdi. En azından her an bayılacak gibi hissetmiyordu. Sadece uyumak istiyordu. Günlerce uyumak istiyordu hemde. Hiç kimse ona dokunmasın, hiçbir şey sormasın istiyordu. Bir kere daha yaralarını sarmak için içine kapanıyor, kabuğuna çekiliyordu.
Baktığı otele girip,
"Boş odanız var mı? " diye sordu. Resepsiyon görevlisi,
"Evet efendim " diye karşılık verdi. Eylül tuttuğu odaya çıkıp öylece yatağa kıvrıldı. Ayakkabılarını dahi çıkarmadan gözlerini kapattı. O kadar çok canı yanıyordu ki tüm dünya karanlığında boğulsun istiyordu. Tüm dünyasını o karanlığa boğup kayboldu.
Eylül gözlerini açtığında çoktan gece yerini gündüze bırakmış ve dahi saat öğleyi bulmak üzereydi. Acıktığını hissetti ilk, canı feci bir şekilde tarhana çorbası çekiyordu. Öyle ki burnunun direği sızlıyordu. Aşerdiğini farkederken hafif bir tebessümle ellerini karnına sardı.
"Senin canın tarhana çorbası mı çekti? " diye konuştu dolan gözleriyle. Hamileydi, aşeriyordu ama yapayalnızdı. Canının acısı benliğini yıkıp geçerken damlayan gözyaşlarını silerek ayaklandı.
"Kimseye ihtiyacımız yok, biz bize yeteriz! " diyerek yürüyüp odadan çıktı. Kartı resepsiyona bırakıp dışarı çıktı. Dün çorba içtiği otele yakın restorana gitti yine.
İki kase tarhana çorbası içti. Şişmemiş olsa bu kadar üçüncüsünü de isteyecekti. Hayatı boyunca hiç bu kadar güzel gelen, yemesi zevkli bir yemek yememişti. Aşermenin en güzel yanı bu galiba diye düşündü, istediğin şeyi ye ye doyama.
Restorandan ayrıldıktan sonra yeni bir sim kartı aldı, telefonunu açmadan kartı değiştirdi. Ardından da avukatına gitti. İki hafta sonra olacaktı boşanma duruşması.
Duruşma tarihini öğrendikten sonra otele geri döndü Eylül. Kartını aldıktan sonra yukarı çıktı. Asansörden ineceği sırada koridorda gördüğü Galip ile öylece kaldı. Hali perişandı. Dağılmış, çökmüş ve oldukça da yorgun görünüyordu. Belli ki gelmesini bekliyordu. Üst üste damlayan gözyaşlarıyla baktı. Bir yanı özleminden ölecekmiş gibi hissederken, diğer yanı yüzünü bile görmek istemiyordu. Asansörün düğmesine basarak kapanmasını sağladı. Gerisin geriye aşağı inip otelden kaçarcasına çıktı. Arkasına bakmadan koştu, nefesi kesilene kadar. Kuytu bir köşe bulup için için ağlamaya başladı.
Eylül'ün yerini kart harcamalarından bulmuştu Galip. Boşanma tebligatı eline ulaşmıştı. Nasıl Eylül'ün yüzüne bakacağını bilemesede en azından iyi olup olmadığını öğrenmeye ihtiyacı vardı. Kavrulduğu acısında can çekişiyordu. Eylül'ü bir daha görmek için bir saniye dahi düşünmeden ölürdü ama; yoktu işte, hiçbir yerde yoktu. Saatlerdir beklediği koridorda Eylül'ün artık gelmesi için yalvarıyordu.
Şimdiye kadar gelmiş olması gerekmiyor muydu? Çok zaman olmuştu. Aşağı inerek resepsiyon görevlisine,
"Baksana, dört yüz on altı numaralı odada eşim kalıyormuş, saatlerdir bekliyorum ama gelmedi daha. Gelip gelmeyeceğini haber verdi mi? " diye sordu. Karşısındaki adam şaşkınlıkla baktı ilk.
"Dört yüz on altıdaki misafirimiz iki saat önce döndü, anahtarını kendisine ben verdim " dedi. Galip bir kere daha yıkılırken tek kelime dahi etmeye gücü yetmiyordu artık. Saatlerdir odanın kapısında bekliyordu ama Eylül onu görüp geri gitmişti. Onu taşımakta zorlanan bacaklarıyla dışarı çıktı. Bulamayacağını bile bile sağına soluna baktı. O yana yakıla aradığı Eylül, teni canına dar gelemiş bir durumda yıkılıp dökülüyordu.
"Nerdesin Göğümün Mavisi? " diye sayıkladı. Çaresizliğin en dibini yaşıyordu. Kapattığı gözleriyle canı çekilecekmiş gibi bir nefes soludu. Kaç gündür tek lokma yemediği gibi, durmadan sigara içiyordu. Bir kere daha eli cebindeki sigara paketine uzandı.
Yaktığı sigarayla bir kere daha etrafına bakındı. Eylül'e dair iz bulduğu tek yerdi burası, Eylül olmasa bile bırakıp gidemiyordu. Biten sigaranın izmaritini yere atıp ayağıyla ezdi. İçeri geri dönüp resepsiyoniste,
"Dört yüz on altı numaralı odanın karşısındaki odayı tutmak istiyorum " dedi. Şansına oda boştu. Tuttuğu odaya çıkıp Eylül'ün gelmesini bekledi.
Diğer yanda Eylül ise ağlamaktan bitkin düşmüştü. Yerinden kalkarak yorgun adımlarla yürümeye başladı. Nereye yürüdüğünü, nereye gittiğini bilemeden gelişi güzel yürümeye devam etti. Bir süre sonra geldiği yerleri tanımadığını farketti. Nerde olduğunu bilmiyordu bile. Otele dönemezdi, Galip onu bulana kadar asla terketmezdi orayı. Etrafına bakındı ama ne bir otel, pansiyon ne de başka bir şey yoktu. Biraz daha yürüdü. En azından bir taksi bulup şehir merkezine dönmeye çalışacaktı. Değil taksi sokakta insan bile yoktu. Bir süre sonra kaldırımda oturan üç genç kız görünce yanlarına yaklaştı Eylül.
"Bakar mısınız, nerden taksi bulabilirim? " diye sordu.
"Burda pek taksi bulamazsınız ama ilkokul var ilerde, orada korsan taksiler olur. İsterseniz oraya bakın " dedi içlerinden biri.
"Tarif edebilir misiniz? "
"Tabi. Burdan düz aşağı inin, ama bayağı yürümeniz lazım. Büyük bir fırın var bu yolun sonunda oradan sola dönün bir kaç sokak ileride kalıyor okul "
"Teşekkür ederim " diyen Eylül sırtını dönmüş gidiyorken bir diğeri, "Bir an sandım ev soracak. Yine bulamadık birini! Ay sonu geliyor kirayı bölüşecek birini daha, acil bulmamız lazım yoksa biz ödeyemeyeceğiz böyle " diye konuştu. Konuşulana kulak misafiri olan Eylül onlara dönüp,
"Ev arkadaşı mı arıyorsunuz? " diye sordu. Üçü de Eylül'ün yüzüne baktı umutla.
"Evet, ev mi arıyorsunuz? "
"Bu ay ki kiranızı ödesem iki hafta kadar sizinle kalabilir miyim? Daha sonrası için size içtenlikle yardımcı olacak birini tanıyorum " üçünün de gözlerinin içi parlamıştı resmen.
"Tabi de neden sadece iki hafta? "
"İki hafta sonra boşanıyorum ve bu şehirden gidiyorum "
"Anladım. Yalnız ev sahibi biraz kara vicdanlı, kira epey yüksek "
"Sorun değil " dedi Eylül.
"Peki o zaman, yol bu taraftan " diyerek yol gösteren kızlarla birlikte yürümeye başladı Eylül.
"Bu arada ben Aylin, Lina ve Funda " diye de ekledi genç hanım yürümeye devam ederken. Eylül başını hafif sallayarak
"Memnun oldum ben de Eylül " dedi. Aralarında başka bir konuşma olmazken yürümeye devam ettiler.
Vardıkları apartman dairesi iki oda bir salondan oluşuyordu ve ev sahibi değerinin çok üstünde bir kira istiyordu. Bir taraftan okumaya çalışırken diğer yandan kıt kanaat geçinmeye çalışıyorlardı. Ailelerinin gönderebildiği sınırlı parayla idare etmeye gayret ediyorlardı.
Eksikleri olan sıcak bir öğrenci eviydi. Evde yatak yoktu, hem uyumak hem de oturmak için çekyatları kullanıyorlardı. İlk gün Eylül bir köşede otururken uyuya kalmıştı. Ertesi gün kızlara ve o bir sürü eksiklikler içinde okuma çabalarına çok içerlemişti Eylül. Kendi derdini unutmasada başkalarının dertleri bir parça olsun onu kederinden uzaklaştırıyordu. Ertesi gün Eylül onların o sıcak ve eksiklerine ortak olmuş evde bulunan sınırlı malzemeyle onlara yiyebilecekleri en iyi yemeği yapmıştı.
Daha sonrasında yanında Aylin ile birlikte evden oldukça uzak olan bir marketten eve lazım ne varsa almıştı. Galip'in yine onu bulmasını istemiyordu, o yüzden oldukça uzak bir yerden alışveriş yapmıştı. Kızların mahçup olmamaları için hamile olduğu için bu kadar alışveriş yaptığını söylemişti.
Kızları kayınpederine yönlendirmişti Eylül. Tesadüfen ablasının üç kızına da kayınpederinin burs verip okuttuğunu öğrenmesiyle, onlar gibi yüzlerce kız okuttuğunu da öğrenmişti Eylül. Kayınpederinin ricası üzerine Eylül bu konuyu kimseye açmamıştı. Ne Galip'in ne de bir başkasının haberi yoktu bundan. Sadece muhasebe işleriyle uğraşan Aslı, babası tarafından her ay belirli bir para kesildiğini biliyordu ama nereye harcandığını bilmiyordu.
Zaman acımasızdı, önüne kattığını götürüyordu. Eylül yıkıla döküle enkaza dönen hayatının içinden kendini parça parça toplayıp yeniden inşa etmeye çalışıyordu. Gündüzleri şen şakrak yanında olan kızlar sayesinde ağlamasada geceleri kabus gibi çöküyordu üzerine. Sessiz hıçkırıklarda boğuluyor, durduramadığı yüreğinin feryadıyla isyan ediyordu. Islanan yastığı ona eşlik ediyordu tüm gece. Şükrettiği bebeğinin varlığı kırık dökük kalbine bir nebze teselli veriyordu.
Ve nihayet o gün gelmişti. Demiştik ya zaman acımasız diye, duvarlarına çarptıra çarptıra yontuyordu ruhunun her bir kavisini. Bazen fazla gördüğü yer kabuğunu bile çekip alıyordu ayaklarının altından.
Galip'in, Eylül'ü görmek için bir taraftan sabırsızlandığı, diğer yandan Eylül'e verecek bir cevabı ve yüzüne bakmaya yüzü olmadığı için de haklı boşanma isteği karşısında her saniyede bir can veriyordu. Ve nihayet koridorun başında yanımda avukat olduğu belli bir kadınla belirdi Eylül. Candan koşup sarıldı Eylül'e. Halini, hatrını sordu. Aslı abisi ile bir kere olsun konuşmasını isterken Eylül kestirip atmıştı. Ahmet ise her zaman ki gibi ona destek olmuş kararının ve onun arkasında olduğunu belirtmişti. Oğlu bile olsa yaptığı yanlışa tolerans göstermezdi.
Günler sonra onu gören Galip özleminden ölüyordu. Eylül başını kaldırıp ondan taraf bakmıyordu bile. Ne kadar çok özlemişti yüzünü, kokusunu, gözlerini, varlığını. Ama olmuyordu işte, Eylül bir yabancı gibi sanki onu tanımıyormuş muamelesi yapıyordu. Az sonra koridora çıkan görevli seslendi.
"Eylül Yılmaz, Galip Yılmaz " Eylül'ün onun soyadıyla son anılışıydı. Eylül bakışlarını kaldırıp ona bakmamak için kendiyle savaşıyordu. O kadar çok özlemişti ki, aldığı nefes ciğerlerine batıyordu. Öfkesi, hayal kırıklığı da özlemi kadar büyüktü. Bakışlarını kaldırmadan duruşma salonuna geçti. Az sonra Galip'te içeri girdi. Herkes yerini aldıktan sonra birkaç dakika sonra hakimin gelmesiyle dava görülmeye başlandı.
Eylül olan biten her şeyi anlattı. Galip'e iddaa edilenler sorulunca inkar etmedi, sabah uyandığında yanında bir kadın olduğunu ama ne olduğunu hatırlamadığını söyledi. En acı olansa Eylül'ün onu aldatan adamın çocuğunu doğurmak istemediği için aldırdığını söylemesi olmuştu. Herkesi derin bir acı sarıp sarmalarken, kimsenin aklına bebeğin aldırılamayacak kadar büyük olduğu gelmemişti. Eylül boşanma davasının uzamaması için öyle söylemişti.
Hiçbir talebi olmadığını belirtmişti Eylül. Ardından ikisinin boşanmasına hükmedildi. İki tarafta aynı acıda ölümden öteye bir acı ile cebelleşirken ne Eylül'ün, ne de Galip'in umurunda değildi mahkemenin diğer kararları. İkisinin kulakları duymamıştı bile söylenen her bir maddeyi. Eylül günler sonra ilk defa gözlerini dikmiş ona bakıyordu. Acı, keder, hayal kırıklığı, öfke, hatta özlem bile vardı bakışlarında. Ama o tek kelime dahi edemiyordu. Ne söyleyebilirdi ki...
Eylül gözlerini ayırmadan ona doğru yürüdü. Karşısına dikilerek,
"Aramızdaki tüm bağları kopardığın gibi son bağı da kopar! Sana dair üzerimde hiçbir şey istemiyorum " dedi. Galip dolu gözleriyle başını iki yana salladı.
"Yapma... ! " diye yalvardı. Eylül ilk defa ağladığına şahit oluyordu. Bu canını öyle yakıyordu ki, kemiklerine kadar sızlıyordu. Burda her şey bitmek zorundaydı.
"En azından bu kadarını borçlusun bana. Sayende her şeyimi kaybettim, her şeyimi! Buna ruh sağlığım da dahil! Zaten boşandık, diretmenin anlamı yok. Seni hayatımın bundan sonrasında, hiçbir şekilde görmek istemiyorum. Şimdi o son bağı kopar yoksa yemin ederim kendimi senden kurtarmak için öldürürüm. Kendimden olanı öldürmüşken kendime hiç acımam, bir saniye dahi düşünmem yemin olsun " Eylül ona hiçbir yol bırakmıyordu. Bugün yapamazsa bir daha asla yapamazdı.
Galip asla istemese de aralarındaki son bağı, dinî nikâhlarını da bozmak zorundaydı. Eylül öfkeyle direterek aralarındaki son bağı kopardı.
Canı boğazına kadar geldi acısından Eylül'ün o an. Ard arda akan gözyaşlarıyla baktı son kez. Ardından yıktı bakışlarını yönünü çıkışa çevirirken.