Feyza Fermude.
“Başın sağ olsun Fermude…” Sabahtan beri duyduğum o cümleyle kahroluyordum. Nenemi kaybetmiştim. Çok yaşlıydı. Her sabah olduğu gibi kahvaltıyı hazırlamıştım. Onu kaldırmak için odasına gittiğimde, soğuk bedeniyle karşılaşmıştım. Ölmüştü. Oysa gece yatmadan beni alnımdan öpmüş, her zamanki gibi annemle babamı anlatmış uyumuştu. Her şey çok normaldi. Öleceğini hissedememiş, anlayamamıştım.
“Sağ ol muhtar emmi,” deyip elimdeki mendille gözyaşlarımı sildim. Artık yapayalnızdım. Kimsem kalmamıştı. Annemle babam ben doğduktan bir yıl sonra trafik kazasında ölmüşlerdi. Nenem benim tek ailemdi. Mendili gözlerime bastırıp ağladım. Akşam olmak üzereydi. Ben hâlâ mezarın başındaydım. Köydeki herkes defin işleminde yanımda olmuşlardı. Sonra tek tek dağılmışlardı. Başımı kaldırıp etrafa baktım. Köyün muhtarı ve birkaç kişi kalmıştı. Muğla'nın Kavaklıdere köyünde küçük bir evimiz vardı. Nenemle orada yaşamıştık bunca yıl. Sırf onu yalnız bırakmamak için üniversite bile okumamıştım. Yaşlanmıştı. Bir başına bırakamamıştım. Ben okurken nenem şehirde asla çalışmazdı. Part time işlerde ben çalışsam da kira ve giderleri karşılayamazdım. Zengin değildik. Bir ineğimiz ve tavuklarımız vardı. Kendimiz eker kendimiz yerdik. Bizim hayatımız buydu. Bundan ibaretti.
Omuzumda bir el hissettim.
“Geç oldu gari. Hadi gidiverem gari.” diyen köyümüzün muhtarıydı. Yutkunamadım. O evde tek başıma ne yapacaktım ben? Daha çok ağladım. Nenemin mezarındaki toprağı sıkarken kimsesizlik ilk kez bu kadar canımı yaktı. Bilal yanıma çöktü. Muhtarın oğluydu. Okumuş doktor olmuştu. Benden iki yaş büyüktü. Yirmi dört yaşındaydım ben. “Feyza yapma böyle. Hadi gidelim. Akşam olmak üzere,” dedi gözlerimin içine bakarak. Güçlükle başımı salladım.
“Gidelim,” dedim. Köyde yaşamama rağmen her zaman ege şivesiyle konuşmazdım. Bunun için kendimi geliştirmiştim. Daha çok sinirli olduğum zamanlar istemsiz dilim kayardı.
Ayağa kalkmaya çalıştığımda yardımcı oldu. Ayaklarım uyuşmuştu. Her adımda iğne gibi batıyordu. Bilal koluma girmiş yürütüyordu. Sersem gibi olmuştum. Ağlamaktan dermanım kalmamıştı.
Mezarlıktan çıktığımızda beni aracına bindirdi.
“Eve gideceksin değil mi?” Ev mi? Artık dört duvardan farksızdı.
“Sür Bilal,” dedim ağlamaktan kısılan sesimle. Konuşmadı. Gaza bastı. Mezarlıkla kaldığım yer çok yakındı. Araca bile gerek yoktu. Fakat yürümeye dermanım da yoktu. Kaldığım yere geldiğimizde hemen indim. Bilal arkamdan gelirken onu durdurdum. “Senin gelmene gerek yok. İyiyim ben. Sağolasın Bilal.” deyip cevap vermesini bile beklemeden demir kapıyı açıp bahçeye girdim. Kendimi merdivenlere atarken başımı ellerimin arasına almıştım. İçimi çeke çeke ağladım. Ne kadar beton merdivende oturdum bilmiyorum. Hava hafiften kararmaya başlamıştı. Evin içine giremiyordum. Yalnız kalmak istemiştim. Komşularımız yanımda olmak istese de kabul etmemiştim. Sabahtan beri ellerinden geleni yapmışlardı, sağolsunlar.
“Fermude gızım!” Adımın seslenilmesiyle başımı kaldırdım. Köyün muhtarıydı yine. Mavi demir kapıyı açıp içeri girdi hemen. Derdi neydi bilmiyorum ama sabahtan beri yanımdan ayrılmıyordu.
Burnumu silip ayaklandım.
“Söyle muhtar emmi.” dedim çatallanan sesimle. Baştan aşağı bana bakıp hafif kaşları çatıldı. “Sen daha ağlayıp durun mu?” Ağlamayıp da ne yapacaktım? Ailemden birini kaybetmiştim. Kaybım vardı. Biraz daha yaklaşıp eğildi. Aklar düşen saçını kaşırken biraz çekiniyordu.
“Hayde muhtar emmi. Ne diyeceksen de gari.” derken istemsiz sinirlenmiştim. Ayakta duracak halim bile yoktu.
Öksürüp yüzüme baktı. Elindeki kasketi de evirip çeviriyordu. “Bak len güzel gızım... Emmen kurban olsun senin akan gözyaşına. Neneni gaybettik, mekanı cennet olsun gari, yapcek bişiy yok. Ama sakın ola 'tek başıma galdım, ıssız galdım' deyip de gendini goyuverme. Biz burda ne güne duruyoz? Ben varım, hanım var...
Şindi ben diyom ki gel bizim evin gelini ol gari. Seni Bilal'e alıverem, hem bize evlat oluverin hem ocağımız şenlenir. Öksüz yetim galma buralarda, gıyamam sana. Ne deyipdurun, he de gari?” Söyledikleriyle başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Neler diyordu böyle? Böyle bir günde söylenecek şey mi bu? Kaşlarım anında çatıldı.
“Muhtar emmi sen ne diyon?”
“Ben dediğimi eyi biliyom. Köy yerinde bir başına galdın len. Başında bir adam oluversin.”
“Oluvemesin muhtar emmi!” diye patladım bir an da. Bunu konuşmak için geldiğine inanamıyordum. Parmağımı hırsla ona doğrultup. Üzerine yürümemle bir adım geriledi.
Sert sesimle, “Bilal’le kardeş gibi büyüdük. Nasıl böyle şey söylersin? Nenemi toprağa vereli iki saat bile olmadı! Sen ne anlatıp duruyon len!” diye bağırdım. Sinirden zangır zangır titriyordum. Öfkeden kelimelerim bile karışıyordu.
“Senin eyiliğin için gızım. Dellenme hemen gari. Sen bunu eyice bir düşünüp dur.”
“Düşünmeyom! Düşünmeyom!” diye bağırırken karşımdaki adama dalmamak için kendimi çok zor tutuyordum. İrkilip iki adım daha gitti.
“Tamam len! Tamam. Deliriverme hemen. Gidip durum ben,” derken söylediğine bin pişman olmuş gibiydi.
İşaret parmağımı hırsla demir kapıya doğrultum.
“Çık get len! Benim dert ba yete gari! Çık get!” Kasketini başına doğru düzgün geçiremeden kaçarcasına çıktı.
“İnsana bir acısını da yaşatmeyonuz!” diye ardından bağırırken hırsımı alamamıştım. Sert adımlarla eve girdim. Kapıyı çarparak kapatırken hâlâ titriyordum. Bilal ve ben…
Ölsem evlenmem. Beraber büyümüştük biz, kardeşten farkımız yoktu. Ona nasıl koca gözüyle bakayım ben! Mutfağa girip su doldurdum. Titreyen ellerimle bardağı dudaklarıma götürüp bir yudum su içtim. Sakinleşmek için kendime biraz zaman verdim. Derken kapının çalmasıyla bardağı öfkeyle sıktım. Geri gelmişti değil mi? Bir hışım çıktım mutfaktan.
“Ne var len! Ne var!” diye bağırırken kapıyı açtım. Gördüğüm kişiyle sinirli ifadem bıçak gibi kesildi. Karşımda takım elbiseli daha önce hiç görmediğim bir beyefendi vardı. Bağırmamla korkmuştu da. Hemen kendimi toparladım.
“Kime bakmıştınız?” diye kibarca sordum. Az önce ki şivemin bir anda değişmesiyle daha çok şaşırdı. “Ee… şey,” derken ne için geldiğini unutmuş gibiydi.
“Kimsiniz?” diye sordum. Öksürüp toparlandı. Elini uzattı. “Uygar. Uygar Akdoğan. Avukatım.” Uzattığı elini sıkarken kaşlarım havalandı. Avukatın burada işi neydi?
“Feyza Fermude Alkım’ı arıyorum. Adresi burasıymış. Kendisi nerede?”
“B… benim.” dedim duraksayarak. Kötü bir şey duyacağımdan korkuyordum. Gülümsedi.
“Memnun oldum Feyza Hanım. Miras için geldim. Babaanneniz Fermude Alkım'dan size kalan bir arsa var." Arsa mı?
“Hayır,” dedim hemen. Başımı iki yana salladım.
“Bir yanlışlık olmalı. Bizim arsamız yok. Olamaz. Biz o kadar zengin değiliz. Biz kendimize zor bakıyoruz. Arsamız nasıl olsun?” Böyle bir şey olmasına imkan yoktu. Tek arsa evin arsasıydı. O da 200 metrekareydi, benim üzerime yapmıştı iki yıl önce. Başka arsamız yoktu. Olsa nenem bana derdi. Hemen çantasını açtı. İçinden bir dosya çıkardığında bana uzattı. “Bir yanlışlık yok Feyza Hanım. Babaanneniz Fermude Hanımdan size Bodrum Yalıkavak da on dönümlük, denize sıfır bir arsa kaldı. 1,5 milyar değerinde bir arsadan bahsediyoruz Feyza Hanım.” derken üzerimdeki yıllanmış elbiseye küçümseyici bakışlarla bakıyordu. Benim hayalini bile kuramayacağım bir para… O bölgeyi biliyordum. Sahil kenarında denize sıfır, manzaralı bir araziniz varsa ömrümüz boyunca çalışmaya bile gerek kalmazdı. O bölgedeki araziler çok değerliydi. Sertçe yutkundum.
“Emin misiniz? Bir yanlışlık olmasın. Nenem o arsayı nasıl alabilir ki? Bunu benden neden saklasın ki?” Tüm bu soruların cevabını karşımdaki avukattan öğrenmeyeceğimi biliyordum. Fakat yine de sordum.
Güldü. “Babaanneniz belli ki kirli çıkıymış.” Ben ne yazık ki gülemiyordum. Öyle olsaydı eğer beni neden okutmamıştı. Çok parası varsa şehirde yaşar, beni okuturdu.
Dosyayı aldım. Sayfayı açtığımda nenemin adı vardı. Ada ve parsel numarasına kadar yazıyordu. Gerçekti. Nenemin gerçekten çok değerli bir arsası vardı. Ben dosyayı incelerken avukat devam etti.
“Fermude Hanımın bir evladı varmış. O da yıllar önce öldüğü için arsanın başka mirasçısı yok. Bir kardeşiniz de yok. Bu arsa tamamen sizin. İmza işlemleri için şehre gelmeniz gerekiyor.” Başımı salladım sadece. Ne tepki vereceğimi bile bilmiyordum.
“Çok güzel. Sizi yarın bekliyorum o zaman,” deyip cebinden bir kart çıkardı.
“Şehre geldiğinizde beni arayın. Adresime kadar kartın üzerinde mevcut.” Uzattığı kartı da aldım.
“Teşekkür ederim,” derken öğrendiğim haberin şaşkınlığı hâlâ üzerimdeydi.
“Rica ederim,” deyip elimi sıktı. Ardından demir kapının dışına çıkıp arabasına bindi. Hızla uzaklaştı. Ben ise elimde dosya ve kartla kalmıştım.
Kapıyı yavaşça kapattım. Yerdeki mindere oturduğumda dosyayı tekrar açtım. Bodrum Kavaklıdere…
On dönümlük bir arazi. Denize sıfır.
İnanması o kadar güçtü ki. Zengin mi olmuştum ben şimdi? İyi ama neden şimdi? Öncesinde satıp, şehirde huzurlu bir hayat da sürebilirdik.
Bakışlarım duvarda duran nenemin fotoğrafına kaydı. İçim burkuldu. Milyarlık arsam olsa neye yarar, nenem olmadıktan sonra...
“Neden?” diye sordum. Fotoğrafına bakarken gözlerim dolmuştu.
“Neden öldüğünde haberim olsun istedin? Neden nene?” Bu sorunun cevabını asla alamayacaktım…
Mahir Yöner.
İstanbul'un nefes kesen boğaz manzarası eşliğinde viskimi yudumluyordum. Bir yandan da klasik imza işleriyle uğraşıyordum. Son dosyayı da imzaladığımda geriye yaslandım. Bakışlarım masanın üzerinde altın harflerle yazılmış, Mahir Yöner yazısına takıldı. Buralara gelmem hiç kolay olmamıştı. Babamın ben küçükken batırdığı krallığı yeniden kendi tırnaklarımla inşa etmiştim. Elbette kolay olmayacaktı. Ancak değmişti. Şu an önde gelen iş adamları listesinde, ilk sırada benim adım geçerdi. Benden bahsedenler, “iş dünyasının acımasız patronu,” diye alt yazı geçerlerdi. Çünkü yaptığım anlaşmalar her zaman acımasızca olurdu. Affetmezdim. Amacım kâr etmek değil, iki katı kâr etmek olurdu her zaman. İkisi arasında uçurumlar kadar fark var. Bu farkı da benden iyi kimse anlayamazdı. Viskime uzanıp büyük bir yudum aldım. O sırada kapı tıklandı. Çıkan tok sesle, “gel,” dedim.
Kapı aralandığında görüş açıma Buğlem girdi. Asistanım…
“Mahir Bey istediğiniz dosya sonunda geldi efendim. Muğla da istediğiniz arsanın bilgileri. Daha hızlı gelsin istiyordunuz fakat küçük bir gecikme yaşanmış,” derken beceriksizliğini hafifletmeye çalışıyordu. Susması için elimi kaldırdım.
“Kovuldun…” dedim sakince. Elinde ki dosyayla kala kaldı.
“A- anlamadım?”
“Buğlem Hanım, kovuldunuz. Muhasebeye gidin ve ödemenizi alın.”
“Ama…” derken kristal bardağı sertçe masaya bıraktım. Ürktü.
“Size tavsiyem, bir dahakine verilen işi zamanında yapmanız. Bu alışkanlığı edinirseniz bundan sonraki iş yerlerinizden kovulmazsınız. Şimdi… dosyayı bırakın ve çıkın.” Sesimdeki soğuk kararlılıkla yutkundu. Ardından sessizce kabullenip elindeki dosyayı masama bıraktı. Ve çıktı…
Telefona uzanıp insan kaynakları müdürünü bağladım.
“Buyrun Mahir Bey?”
“Yeni bir asistan al işe,” deyip kapattım. Eminim ki elinde bir çok asistan adayı vardır. Bu ay ki üçüncü kovduğum asistandı. Hak ediyorlardı. Şu dosyanın üç gün önce elimde olması gerekiyordu. Bu tarz olaylara asla tahammülüm yoktu. Dosyayı kavrayıp geriye yaslandım. İlk sayfayı açar açmaz kaşlarım çatıldı. Üç gün önce hazırlanmıştı dosya. Görüyorum ki asistanım getirmeyi unutmuştu. Kovmakla en doğru kararı vermiştim.
“Fermude Alkım…” diye mırıldandım.
95 yaşında. Hâlâ ölmemiş olması mucize. Çenemi kaşırken yaşadığı yere dair bilgilerine bakıyordum.
Muğla, Kavaklıdere köyü…
Yaşını da hesaba katarsak bu arsayı ondan almam çok kolay olacaktı. Hiç çocuğu yoktu. Bir oğlunu yıllar önce trafik kazasında kaybettiği yazıyordu. Bu işimi daha da kolaylaştırırdı. Arsanın olduğu yere zincir otellerimizden birini daha inşa etmeyi planlıyordum. Arsanın değerini şu an 1,5 milyarın üzerindeydi. Fakat o arsayı 20 milyona alacaktım. Kadın yaşlıydı zaten. 20 milyon gibi bir para gözüne çok büyük görünürdü. İşler düşündüğüm gibi giderse bu arsadan milyar dolarlar kaldırırdım. Keyifle dosyayı kapattım. Kapı açıldığında tam kızacakken Kuzey’i gördüm. Hâline bakılırsa nereden geldiğini tahmin etmek hiç zor değildi. Sert bakışlarımla ona baktım.
“Kuzey, burası iş yeri. Eğlence mekanlarında içip içip buraya bu şekilde gelemezsin.” Omuzlarını umursamazca silkti. Karşımdaki koltuğa yayıldı. Önden iki düğmesini açmış, serseri gibi dolanıyordu etrafta.
“Offf abi… hep iş hep iş. Başını bir kaldır, dünya da neler oluyor bir bak. Hatunlara bak. Çok sıkıcı bir adamsın,” dediğinde elimi sertçe masaya vurdum.
“Kendine gel! Senin karşında arkadaşın yok! Kalk toparla şu üstünü başını!” derken iğrentiyle Kuzey'e baktım. Hemen toparlandı.
“Özür dilerim abi. Ben alkolü biraz fazla kaçırmışım.”
“Kaçırma!” diye kestirip attım. Ardından önümdeki dosyayı Kuzey’in önüne attım.
“Ortalıkta sik gibi sallanma. Git bir işe yara.” derken bana anlamaz bakışlar atıyordu.
“Bu ne abi?” Viskimi yudumlayıp geriye yaslandım. Elimde kristal bardağı çevirirken, “Muğla’ya gideceksin,” dedim düz bir sesle.
“Ne?” derken çok şaşırmıştı. “Beni tatile mi gönderiyorsun?” Tam bir umutsuz vakaydı. Elindeki dosyayı bile açıp bakmıyordu. Sinirlenmedim.
“Bir arsa meselesi var. Dosyada bilgileri yazıyor. O arsayı al gel,” dedim. Hemen dosyayı açtı.
“E çok kolay bu. Ne var ki bunda. Bir günümü almaz.” dedi alaya alarak.
“Kolay ya da zor. Nasıl olduğuyla ilgilenmiyorum. Geri döndüğünde o arsanın tapusuyla göreceğim seni. Önceki verdiğim işler gibi sanma bunu. O arsa önemli. Çok değerli.” dedim net bir tonda. Rahatça geriye yaslandı.
“Önceki verdiğin işlerde başarısız olmuş olabilirim ama bu çok kolay. Yaşlı bir kadının ikna etmek ne kadar zor olabilir ki? Hem bilirsin, kadınlar benim cazibeme dayanamaz. Altından girer üstünden girer kendimi sevdiririm babaanneye. Sonra arsayı da alır gelirim.” derken bu işi gerçekten hafife alıyordu.
“Nasıl yapıyorsan yap. Beni oraya getirmek zorunda bırakma. Bu gece biletini al, bir haftan var.” deyip ayaklandım. Akşam oluyordu. Bir saat sonra restoranda toplantım vardı.
Kırılmış gibi yaptı.
“Abi biraz abartmıyor musun? Halledeceğim diyorum. Biraz kardeşine güven.” Güvenmek mi?
Asla. Kendimden başka kimseye güvenmezdim ben.
“Uzatma Kuzey. Bir hafta sonra görüşürüz,” deyip ceketimi giydim. Telefonumu da cebime attığımda kapıya yöneldim. Arkamdan, “eve mi gidiyorsun?” diye sordu.
“Hayır. Toplantıya.” Arkamdan homurdandı. Umursamadım. Şirketten çıktığımda şoför arabayı getirmişti. Binmeden önce telefonum çaldı. Arayan Fulya’ydı. Kız kardeşim. Üç kardeştik. En küçüğümüz Fulya’ydı. Büyük ihtimal akşam yemeğine çağıracaktı ve bu gece evde kalmamı isteyecekti. Açmadım. Ayrı bir evim vardı. Yalnız yaşamayı seviyordum. Evin içinde birden fazla kişiye tahammül edemiyordum. Sessizliği seviyordum…
Tekrar aradı.
“İnatçı kız,” diye homurdanırken aracıma yerleştim. Telefonu açtım.
“Ne var Fulya?” Açmamla cırladı.
“Abi ya! Niye açmıyorsun? Sabahtan beri arıyorum seni! Nasılsın?” Sert bir nefes verdim.
“Önemli değilse toplantıya yetişeceğim.”
“Önemli!” dedi birden.
“Babam rahatsız biraz. Annem seni çok özledi. Babaannem de sana kız bulmuş. Ölmeden önce Dünya gözüyle torun göreyim diye. Kızın ailesini de bu gece eve davet etmiş. Kısacası senin de gelmen gerekiyor.” Ofladım. Babaannem hiç vaz geçmiyordu.
“Gelemem,” deyip kestirip attım.
“Ne demek gelemem?”
“Gelemem Fulya uzatma. Toplantıya yetişmem gerekiyor. Söyle babaanneme eğer bu hallerinde vazgeçmezse, yüzümü bile zor görür. O eve de adımımı atmam. Çok boğuyorsunuz beni.” Sesimdeki bıkkınlıkla güldü.
“Ne var evlensen. Bir tane yeğenim olsa, hoplatıp dursam.”
“Fulyaaa!” diye kızdım.
“Tamam tamam. Bir şey demedik. Umudumuz Kuzey abim de diyeceğim de o da gönül eğlendirmekten başka bir şey yapmıyor. Siz ikiniz nasıl bu kadar farklısınız? Sen kızlardan kaçıyorsun, Kuzey abim kızların içine düşüyor. Şaka gibisiniz.” Bu konuşma fazla uzamıştı.
“Kapatıyorum Fulya. Hadi abim,” deyip telefonu kapattım. Gaza bastığımda restoranta sürdüm. Kadınlardan kaçmıyordum. Henüz karşıma evlenmek isteyeceğim biri çıkmamıştı. Elbet tek gecelik ilişkiler yaşıyordum çünkü otuz yaşında yetişkin bir adamdım. Fakat bunlar tek gecelikle sınırlı kalıyordu. Fazlası olmuyordu. Restoranta geldiğimde aracımdan indim. Telefonum çalıyordu yine. Arayan Kuzey’di.
“Söyle Kuzey. Sakın vazgeçtiğini söyleme, seni elimden kimse alamaz.” derken başıma ne geleceğini az çok biliyordum. İşten kaçan bir kardeşim vardı. Duraksadı. Tam tahmin ettiğim gibi. Dişlerimi sıkarak, “Kuzeyyy!” diye hırladım.
“Yok abi ne vazgeçmesi. Bilet aldım, bir saate uçağa bineceğimi haber vermek için aramıştım. İçin rahat olabilir,” derken son anda çevirmişti lafı. “İyi. Elini çabuk tut.” dediğimde telefonu kapattım.
Umarım bu işi eline yüzüne bulaştırmazdı. Umarım…