Geçmişin İzleri - Yetimhane Günleri

1235 Kelimeler
Yetimhaneye getirildiğinde henüz sekiz yaşındaydı. Yeni bir yük binmişti küçücük omuzlarına. O yaştan itibaren, çocukluk dediğimiz evre Murat için erkenden sona ermişti. Şehre uzak, taş duvarları buz gibi soğuk bir yere geldiğinde gözleri dolu doluydu; bakışlarıysa bomboş. Arkasında bırakmaya çalıştığı acının silueti, gözlerinin önünden hiç gitmiyordu. Murat için her şey bir anda değişmişti. Tüm sevdiklerini ve yuvasını geride bırakıp, bambaşka bir yerde, yeni bir hayat yaşaması istenmişti ondan. Kimse ona sormamıştı. O andan itibaren Murat’ın kalbinde, yalnızlık ve terk edilmişlik duygularından başka hiçbir şey kalmamıştı. Her yeni gelen çocuk gibi içine kapanmış, kendini sessizlik kabuğuna saklamıştı. Burada kalan diğer çocuklar bu duruma alışıktı. O yüzden de yeni gelen çocuğa kimse dokunmaz, o konuşana kadar kimse onu zorlamazdı. Murat’ın acısı derin ve yakıcıydı. Annesini o kadar seviyor ve özlüyordu ki, bu özlemin yerini dolduracak ne bir oyun ne de bir eşya vardı. Yaşıtları dışarıda aileleriyle mutlu mesut yaşarken, o annesinin sıcak kucaklamasını, huzur veren gülüşünü ve her gece sessizce söylediği o ninniyi aramaya devam etti. Her geçen gün, duvarların zapt edemediği nemli soğuğu bedeninde daha çok hissediyor, annesinin kokusunu ve kucağının sıcaklığını hayal ederek güçlükle uyuyabiliyordu. Günler geride kaldıkça acılara da alışmıştı küçük Murat. Zaten alışmaktan başka çaresi var mıydı? Onun nazını çekecek bir ailesi yoktu artık, alışmaya mecburdu. Kendi haline üzülürken, bir yandan da diğer çocukları izledi. Onların da Murat’tan pek bir farkı yoktu. Kimisi annesinin kokusunu hiç duyamamıştı bile. Kimisine ise ailesinden uzaklaşması bir kurtuluş olmuştu. Murat bu ağır sessizliğe ve içini kemiren yalnızlığa daha fazla dayanamadı. Birileriyle dertleşmek, için dökülmek istiyordu. Sadece birinin yanında olması bile, acılarını hafifletirmiş gibi geliyordu. Bahçede, karşısında sırtını ağaca yaslamış, kafasını geriye atmış, gökyüzünü izleyen çocuğu fark etti. Nedense ona içi ısınmıştı. Yanına gidip oturmak istedi. Tüm cesaretini topladı. En fazla ne olabilirdi ki? Ateş, her zaman sert bakışlarıyla tanınan ama içsel olarak yumuşacık kalbi olan bir çocuktu. Mardin’den İstanbul’a özel olarak getirilmişti. Ailesinin sevgi dolu küçük dünyası, bir gün kan davası yüzünden yerle bir olmuştu. Evinin yanmış duvarlarındaki kapkara izler, eski mutluluğundan geriye kalan tek hatıraydı. Evlerine yapılan kundaklamadan sadece o sağ çıkmıştı ve tüm o acılar, küçücük yüreğine ağır bir yük olmuştu. Düşmanın bile mert olanı gerekirdi insana. Tüm aileyi cayır cayır yakacak nefret, hangi kalpte yaşayabilirdi ki? Ama olmuştu işte. Nefretleri ve intikam hırsı gözlerini kör etmiş, çocuk demeden, kadın demeden herkesi yok etmişlerdi. Ateş yetimhaneye geldiğinde sekiz yaşındaydı. Güvenliğini sağlayacak hiçbir şeyi yoktu. Sığınağı, huzuru, en önemlisi de bir ailesi... Hepsi yok olup gitmişti. Onu öldü bilen kanlıları, onun nefes almasının tek sebebiydi. Eğer yaşadığını bilseler, çocuk demez, onu da öldürmekten çekinmezlerdi. Bu yüzden babasının yakın dostu, "Kara Komutan" lakaplı Yiğit Amcası, onu alıp en uzak yer olan İstanbul'a getirmişti. Yiğit Amcası onu yetimhaneye teslim ederken yurdun müdüresin Asena hanıma uzun uzun nutuk çekmiş, geçmişine dair her detayı değiştirmişti. Gerçek ismi bile... O artık Rezan değil, Ateş’ti. Yiğit Amcası, Ateş ile vedalaşırken ona sımsıkı sarılmış, dostunun emanetine son kez sarılmıştı. Onu bırakıp uzaklaşırken, Ateş’in gözlerinde son kez dostunun yüzünü görmenin buruk sevincini yaşıyordu. Ateş ise bu yeni ismi, ailesini yakan ve ölümüne sebep olan olayı asla unutmamak için gururla taşıyacak; günü geldiğinde, aynı ateşle düşmanlarını yakacaktı. İçindeki yoğun intikam duygusuyla nefes alıp veriyordu Ateş. Küçücük yaşına rağmen anne babasına yapılanları hazmedemiyordu. Bir an önce büyümeli ve onların intikamını almalıydı. Onun için her şey bir savaş, her an bir mücadeleydi. Hayatta kalmanın tek yolu, ortama uyum sağlamak; gerekirse kendini korumak için kavgadan asla kaçmamaktı. Murat, sessizce Ateş’in yanına oturdu. Yüzünü ona döndü. Konuşmaya cesareti yoktu ama konuşmalıydı da. Bir süre, onun uzun ve gür kirpiklerinin arkasına saklanmış acıları izledi. Gözleri, yaşadığı acının zifiri karanlığı gibi simsiyahtı. Esmer teni, gür siyah saçları ve yaşıtlarına göre iri yarı bir bedeni vardı. Üzerinde, iki yıldır yetimhanede olmanın verdiği bir alışmışlık, bir ağırbaşlılık vardı. Murat tüm cesaretini topladı ve Ateş’e seslendi. İlk cümleyle birlikte, aralarında uzun yıllar devam edecek sağlam bir kardeşlik ve dostluk bağı örülmüştü. Zamanla Murat ve Ateş, birbirine kenetlenmiş iki kardeş olmuşlardı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmez olmuştu. Görünmeyen acılarının izleri, kalplerinin derinliklerine kadar işlemişti. Birbirlerine sormadılar. Acıları anlatabilecek kadar hafiflemeden de sormayacaklardı. İkisi de gözlerinden birbirlerinin hikâyelerini gizlice okuyor, anlıyordu. Bu yüzden ikisinin de ne anlatmaya ne de dinlemeye cesareti vardı. Yalnızlıklarını birbirlerinin omuzlarında dindirdiler. Onların dostluklarından başka hiçbir hazineleri yoktu. Sonra aralarına Furkan katıldı. Furkan, sevgi dolu bir ailede büyümüştü. Anne babası orta halli ama kimsesiz insanlardı. Tanıdığı, bildiği akrabası yoktu. Tüm olaylar, ailesiyle tatile gittikleri bir gün oldu. Furkan, her zamanki gibi kız kardeşi Ece ile şakalaşıyorlardı. O kardeşini çok severdi, Ece de abisini... Furkan, onunla her uğraştığında Ece’nin yanaklarının kızarması ve boynundaki beliren incecik mavi damar, abisine çok sevimli gelirdi. O şakalaşma anında Furkan, yanlışlıkla Ece’nin canını acıtmıştı. Ece’nin ağlamasıyla babanın dikkati bir anlığına dağıldı ve karşıdan gelen tırı fark edemedi. Acı bir fren sesi... ve sonrası zifiri karanlık. Tüm ailesini o kazada kaybetti. Bir ay hastanede yattıktan sonra, bedenindeki ağrılardan daha büyük bir acıyla baş başa kaldı. Yakıcı bir suçluluk duygusu. Furkan, bu kazadan dolayı hep kendini suçladı. Yetimhaneye geldiğinde dokuz yaşındaydı. Kimsesiz kalmanın ağır yükü ilk kez omuzlarına biniyordu. Hiç sevilmese, sevilmenin eksikliğini hissetmeyecekti. Annesini ayrı, babasını ayrı, kız kardeşini ayrı özlüyordu. Her gece kabuslarından sıçrayarak uyanıyor, bir daha uyuyamıyordu. Murat ve Ateş ona destek oluyor, onu güldürmek, hayata bağlamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Yetimhaneye ilk geldiğindeki o derin sessizliği, onların sayesinde kısa sürede atlatmıştı. Furkan’ın tek şansı, Murat ve Ateş’le o ilk günden kaynaşması olmuştu. Yeni yuvası, onlar sayesinde daha çekilebilir, dayanılabilir bir hâle gelmişti. Göktuğ… Yetimhanenin demirbaşı, Göktuğ. Göktuğ iki günlük bir bebekken gelmişti yetimhaneye. Sesini duymasalar ve biraz daha geç kalsalar ölebilirdi. Kim olduğunu bilmedikleri biri, onu yetimhane kapısının önüne bırakıp, sırra kadem basmıştı. Bu yetimhane böyle şeylere o kadar alışıktı ki... Maçın en heyecanlı yerinde tuvaleti geldiği için daha fazla dayanamayan güvenlik görevlisi, Göktuğ’un neredeyse kesilmek üzere olan ağlama sesini duymuştu. Sesin geldiği yöne gittiğinde, mavi bir kundağa sarılmış minicik bedeni görmüştü. Yetimhaneye geldiğinde bir bebek olmasına rağmen kimse onu evlat edinmemişti. Aslında ilk evlat edinilecek olanlar kimsesiz bebekler olurken, Göktuğ’un bu konuda da şansı yaver gitmemişti. Onun babası, güvenlikçi Ferit Bey, annesi ise yemekhane görevlisi Ceylan Hanım’dı. Göktuğ, tüm bu hayatına rağmen hep neşeli, hayat dolu ve pozitif olmuş; asla kendinden ve gülümsemesinden taviz vermemişti. Kaderin ona oynadığı oyunu umursamaz görünür, yüzüne her daim taşıdığı o "hayat dolu" maskesiyle, içindeki derin eksikliği gizlerdi. Göktuğ'un tüm hayatı yetimhanede geçmesine rağmen, yeni gelen iri yarı çocuklar onu ezer, zorbalık yaparlardı. Diğerlerine güçlerini, en savunmasız olan Göktuğ üzerinde gösterirlerdi. Bir gün Göktuğ köşede oturmuş, sessizce oyun oynarken, yeni gelmiş ve kendinden beş yaş büyük bir çocuk, hiçbir sebep yokken üstüne yürüdü ve ona vurmaya başladı. Bunu gören Ateş, öfkeyle yerinden fırladı. Önce Göktuğ’u çocuğun elinden kurtardı, sonra da o çocuğu bir güzel dövdü. O günden sonra bu ekip, ayrılmaz bir dörtlü oldu. Yetimhanenin soğuk duvarları arasında, bu dört çocuk, paylaştıkları acıları birlikte unutmanın, umutla kenetlenmenin yolunu bulmuştu. Zamanın acımasız darbelerine rağmen birbirlerine sundukları destek ve sarsılmaz dostluk, içlerindeki kırık kalpleri yavaş yavaş iyileştiriyor, geleceğe dair umut filizlerini yeniden yeşertiyordu. Bu zorlu başlangıç, hayatlarında silinmez izler bıraksa da, paylaştıkları o sağlam dostluk bağı, her zorluğun üstesinden gelmelerini sağlayan en büyük güçleri olmuştu. Yetimhane, artık sadece acı dolu anıların saklandığı bir mekân olmaktan çıkmış; birbirlerine huzur veren, yeni başlangıçlara ilham olan gerçek bir yuva hâline dönüşmüştü. Geçmişin yaralarını taşıyan dört küçük kalp, birbirlerine sundukları sevgi ve destekle, geleceğe doğru umut dolu adımlarla ilerliyorlardı. Onların şansı bu yetimhanedeki tüm görevlilerin sevgi dolu olmasıydı. Onlara anneleri kadar olmasa da ellerinden geldiğince şefkat gösterirlerdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE