Bölüm 2: Sürpriz

1326 Kelimeler
Geçici olarak kaldığım pansiyondan eşyalarımı aldık eve getirdik. Döndüğümüzde TV gitmiş, Koltuklar değişmişti. Sadece üçlü koltuk da değil tüm takım değişmişti. Eski, yıpranmış koltukların yerinde yepyeni, üzeri kadife dokulu, krem rengi bir takım duruyordu. Hasan Amca numarasını verip benimkini de kendi rehberine kaydetti. "Bir ihtiyacın olursa ilk beni arıyorsun. Unutma." dedi ve çıktı üst kata. Merdivenlerde ayak sesleri yankılandı bir süre, sonra da kapı açılıp kapanma sesi duyuldu. Yeni evim... Hani "Aile evi" derler ya, öyle bir şey. Dış kapıdan girdikten sonra benim dairemin önünden üçüncü kata kadar merdivenlerde kilimler döşeli. Sıcak, samimi bir ev. Ama ilçenin dışında. İki vasıta biraz da tabanvayla anca varabileceğim okula. Yaklaşık 2 saat yol demek. Olsun... Burası bana iyi gelecek. Hasan Amca'yı uğurlayınca hemen benim hatunu arıyorum. Elim titriyor heyecandan. "Çiçeğim?" Karşıdan o muzip ses geliyor. "Böceğim!" "Nasılsın?" "Beni boşver. Ne yaptın? Anlaştınız mı?" Merakı sesinden okunuyor. "Evet. Deden de arkadaşı da süper insanlar. O kadar anlayışlı davrandı ki. Beni büyük bir sorundan kurtardınız hep beraber." "Hasan Amca öğretmenleri çok sever. Uzun hikaye. Anlatırım sonra. Ama beni öğretmenlerden bile daha çok sever. Hem öğretmensin, hem sevgilim... Senden bahsettiğim anda, zaten o evden başka şansın kalmamıştı." "Çok sağol aşkım. Sürprizim var demiştin?" "Önemli değil yaa." Umursamaz bir ton takınıyor ama sesindeki muzipliği gizleyemiyor. "Bir kağıt parçası sadece. Üzerinde tarihler var, Adım soyadım var. Rotterdam filan yazıyor, Sabiha Gökçen filan yazıyor işte..." Ne dediğini anlamam bir saniye bile sürmüyor. Sonra beynimde şimşekler çakıyor. Kalp atışlarım hızlanıyor. "Hadi canım! Gelemeyeceğini söylemiştin!" "Stajdan biraz para biriktirdim. Biraz da dayım verdi. Anca yol parasını toparlayabildim." Sesinde utangaç bir gurur... "Beni gezdirebilir misin?" "Gezilecek yerleri sen biliyorsun." dedim, kira işinin hallolmasıyla kartta bana kalan parayı düşünerek. "Sen gezdir ben öderim. Yeter ki yanımda ol." "Oy, benim tombiş böceğim... Aklımda bir sürü yer var!" "Onu boşver de kağıtta yazan tarihi söylesene." "He o mu? Şeyy... Havaalanındayım." Sessizlik... 5 saniye... 10 saniye... 30 saniye... Ben zaten kilitlendim kaldım da, Azra'nın da sesi çıkmıyor. Sonra bir kıkırdama... "Dinle." ...Dit is de laatste oproep voor Turkish Airlines vlucht TK8622 van Rotterdam Den Haag Airport naar Istanbul Sabiha Gökçen... "This is the final call for Turkish Airlines flight TK8622 from Rotterdam The Hague Airport to Istanbul Sabiha Gökçen..." "Suyu ısıt. Akşam ordayım." "Hı?!" "Şaşırmayı bıraksan da konuşsan mı artık?" Yine kıkırdıyor. "Ya da boşver konuşma. Zaten telefonu kapamam gerek. Uçağa biniyorum. Hadi görüşürüz böceğim." Cevap bile beklemeden kapatıyor telefonu. Sanki beklese cevap verebileceğim. Öyle aptal aptal telefona bakıyorum. Yüzüme yavaşça aptal bir gülümseme yerleşiyor. Son görüşmemizden bu yana bir sene geçmiş. Gelemeyecekti bu sene ama bir şekilde toparlamış parayı. Beni görebilmek için... VE BENİM İKİ TABAĞIM BİLE YOK! Hadi baş başa yemek yiyelim dese, ne bir kaşık, çatal, tabak ne de bir paket yemeğim var. Buzdolabı bomboş. Dolaplar bomboş. Her şey bomboş. Getirdiğim bavuldaki kıyafetleri hızlıca dolaba yerleştiriyorum. Kazaklar askılara, tişörtler çekmecelere... Hiçbir şey düşünmeden, otomatik pilotta. Sonra kendimi evden dışarı atıveriyorum. Hasan amcaya hızlıca selam verip yakınlarda bir market ya da bir milyoncu olup olmadığını soruyorum. "Hayırdır" diyor. Yüzünde muzip bir gülümseme "Ne lazım?" "Tabak, bardak, çatal, kaşık filan alacağım." Hasan Amca, kankası Hüseyin Amca'ya sesleniyor. "Seninki öğrenmiş!" Hüseyin amca üç bina yukarıdan sesleniyor. "Gel." diyor "Damat!.. Ben tarif edeyim." Damat mı dedi o? Utana sıkıla gidiyorum yanına. Tarif etmiyor tabi... Yani hemen tarif etmiyor. Önce bir kanırtıyor. Havadan sudan konuşuyor. Sorular soruyor. "İlerde araba alırsan bizim bahçe müsait. Sokağa park etme. Burası daha güvenli. Gerçi Hasan'ın bahçeye de park edebilirsin. Ama sokağa park etme. Araba yerinde durur da ya lastikleri alırlar ya teybi." "Ehliyetim yok Hüsayin Amca. Daha uzun süre de alamam. Ama teşekkür ederim." Bir taraftan dinliyor, bir taraftan soru sorduğunda cevap veriyor, bir taraftan da kıpır kıpır kıpırdanıyorum. Hüseyin amca ise kıvrandığımı gördükçe zevkten dört köşe oluyor, oyununu devam ettiriyor. "Yeni evini beğendin mi?" "Koltuklar geldi mi?" "Mahallemizi beğendin mi?" "Adresini öğrendin mi?" "Anahtarlarını aldın mı?" "Yedek anahtarları da verdi mi?" "Halk otobüsünün nereden geçtiğini öğrendin mi?" Halk otobüsünün nereden geçtiğini anlatmaya başlıyorum ki sözümü kesiyor. "Azra yolda değil mi?" Kaşlarını kaldırıyor. "İki-üç saate burada olur. Neden burada laklak edip oyalanıyorsun? Hazırlık yapsana. Ahh ahh... Bizim zamanımızda böyle miydi!" O an benimle dalga geçtiğini yeniden fark ediyorum sanki daha önce farkında değilmişim gibi... "Şimdi durağa git. Herhangi bir turuncu minibüse bin. Şoföre 'Salı pazarında ineceğim' de. Dört-beş dakika sonra seni tam da bir milyoncunun önünde indirecek." "Müsaadenizle gideyim ben." Geri geri gidiyorum, dönüp koşmak için fırsat kolluyorum. Tam arkamı dönüyorum ki... "Ya da... Şoföre buranın yabancısı olduğunu, Gebze Banliyö Merkez İstasyonu'nda inmek istediğini söyle. Durakta inince sol tarafta, aşağıda İstasyonu göreceksin. İstasyona gir, İstanbul'a git. Haydarpaşa'da bekle. Torunumun bavulunu taşımaya da yardım edersin belki." Benim saf saf bakmam onu daha da eğlendirmiş olacak ki kıkırdaya kıkırdaya devam ediyor. "Torunumla başbaşa yemek hayal ediyorsan seni hayal kırıklığına uğratmak zorunda kalacağım. Azra bugün benim." Adam haklı. Üç yazdır benimle görüşüyor ama geçen yaz, zamanının azlığı sebebiyle dedesine gelememişti... Ama olsundu. Önce ben görecektim ve yol boyunca beraber olacaktık... Bahçe kapısına yöneldim. Koşar adımlarda gidiyordum ki arkamdan söylenmeye başladı. "Bu yeni nesil de ne sevdiceğini karşılamayı düşünebiliyor ne kendine tavsiye veren büyüğüne teşekkür etmeyi..." tabi yine takılıyor. Ciddi değil. Akıl mı bıraktınız insanda... Geri dönüyorum eline davranıyorum. Öpeceğim... Yerden ufak bir çakıl taşı alıyor üzerime atıyor. "La yürü git... Bir de elimi öpecekmiş... Bekletme Azra'mı..." "Teşekküre derim Hüseyin Amca..." Bu sefer koşar adım da değil koşarak gidiyorum kapıya. Kapıyı açarken Hüseyin Amca tekrar sesleniyor. "Geldiğinizde yemek hazır olacak. Sen de davetlisin. Çekinme." İşi gücü bana sağlı sollu yumruk atmak olan hayat, bugünlük beni dövmeye ara vermiş ama rahat bir nefes almamı da istemiyor sanki... Ama olsun. Hiç planda yokken, hiç aklımda yokken, çiçeğim geliyor işte... Hem sadece yolda da değil, yoldan sonra da sevdiceğimle birlikte olabileceğim. Bahçe kapısını kapatıp otobüs durağına doğru koşmaya başlıyorum. Sonra biraz yavaşlıyorum ama yine de hızlı adımlarla gidiyorum. Aklımdaki düşüncelerle, heyecanla başa çıkamayıp yeniden koşmaya başlıyorum. Durakta bekleyen mavi dolmuşa el ediyorum. Allahtan soruyorum "Merkez istasyondan geçiyor mu? Banliyöyle İstanbul'a gideceğim." Adam suratıma bakıyor. "Turuncu" diyor istifini bozmadan. Çevrede yok ki turuncu. Mecbur bekleyeceğiz... Derken yukarıdan geliyor bir turuncu dolmuş. Ona da soruyorum. "Merkez istasyondan geçiyor mu? Banliyöyle İstanbul'a gideceğim." "Gel" diyor. "Gideriz." Yol kırk dakika sürüyor. ve ben yolda adama üç defa soruyorum. "Abi ben buralı değilim de... Geçmedik değil mi?" Üçüncüde hafiften bir fırça yiyorum. "Merak etme kardeşim. Akşama kadar yanımda taşımayacağım seni. Aklımdasın." Kırk dakikanın sonunda varıyoruz merkez istasyona. On geçişlik kart alıyorum. İstanbula gitmek bayağı bir ucuzmuş. İstanbulu da gezeriz diye düşünüyorum. Doğru yöne gittiğinden emin olduktan sonra ilk banliyöye atlıyorum. Banliyö birkaç dakikada bir durakta duruyor ama sanki dönüp dönüp aynı durakta duruyor da hiç ilerlemiyor. Derken telefon çalıyor. "Tombişim ben uçaktan indim. Havaş'a bindim." "Tamam." diyorum. "Ben seni evde bekliyorum." "Hee hee! Tabi... Dedem söyledi ki." Söyledi tabi... "Çoğu bitti, azı kaldı... Sekiz durak kaldı..." O an banliyö'nün anons sistemi çalışıyor. "Bostancı!" Ben söze devam ediyorum. "Ya üçüncü kez Bostancı durağına geldik ya da ben kafayı yiyorum." "Dur sen tombişim. Senin kafan bana lazım. Ben yiyeceğim onu!" Gülüyorum. "Anladığım kadarıyla on beş - yirmi dakika sonra Haydarpaşa Garı'nda olacağım. Senin ne kadar kaldı?" "Bir saat kadar." "Kırk dakika kadar bekleyeceğim yani. Çok uzun bir kırk dakika olacak benim için." "Kız kısmısı bekletir akıllım. Alışmalısın." Kıkırdıyor. Telefonda konuşmaya devam ediyoruz. Zaman hızla akıyor. Önce ben varıyorum Haydarpaşa Garı'na... Sonra konuşmaya devam ederken içerde beklemememi, garın dışına çıkmamı tavsiye ediyor. Deniz, martılar, vapurlar, İstanbul... İstanbul'u ilk kez görmüyorum. Özenle biriktirdiğim bir sürü kötü anım var burada. Onları da sonra anlatırım. Az çok hatırlıyorum Haydarpaşa'ya en yakın durağı. Oraya kadar yürüyüp orada bekliyorum. Ama Havaş oraya gelmiyormuş. Haydarpaşa otogarında inmiş. Yürüyerek iki dakika değil. Koşarak... Koşarak bir dakika bile değil. Telefonu kapatıp koşuyorum. Az sonra karşımda... Koşturup sarılıyorum. Sımsıkı... Havaya kaldırıp döndürüyorum etrafımda. "Çiçeğim!" "Böceğim! Tombiş böceğim!" Şöyle bir bakıyorum. Bir tanecik bavulu var. "Bir tanecik mi bavulun var?" "Yetmez mi?" "Hüseyin amca 'Bavulu çok olur. Yardım et' demişti." "Yardım lazım değil. Dön geri istersen?" "Ha yok! Öyle değil." dedim. Kaptım bavulu. Diğer elimle de tuttum elini. İstikamet Haydarpaşa Garı...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE