"Çok yakıştı," kabinlerin başında duran kadına gülümsemekle yetinip, kabine geri girdim. Artık bunu almak zorundaydım. Kıyafetlerimi tekrardan giyinip, elbiseyi kadına uzattım. "Alıyorum," kadın gülümseyerek kasaya ilerlediğinde peşine takıldım. Cüzdanımdaki kartı çıkarıp, kadına uzattığımda gözüm bir yere takıldı. Kasanın hemen yanında duran Fransız beresi, gözlerimin önüne o fotoğraf karesinin gelmesine neden olmuştu. Kırmızı bere ve Akif Eymen'in onu kafam takarken ki ifadesi gözlerimin önünde yeniden canlandı. Bu filmi biliyordum belki de defalarca izlemiştim, "Şu şapkayı da ekler misiniz?" Kadın kafasını usulca sallayıp şapkayı da paketledi. Gözlerimin kızardığını hissediyordum. Öyle ki yanıyordu... Sızlıyordu. Elimdeki paketlerle butikten çıkıp biraz daha dolandıktan sonra yönümü vereceğim hayalet şehrine doğru yol aldım.
Taksi durağındaki boş taksilerden birine atladığımda gözüm camın üstündeki lekenin üzerindeydi. Her yere taksiyle gitmemin bir nedeni vardı, araba kullanamıyordum. Ailemi kaybettiğim kazadan sonra arabaya binmek bile işkence olmuştu adeta. Bir süre sonra Eva'nın desteğiyle bunu atlatmıştım. Şimdiyse onun mezarına gidiyordum. Onun verdiği telkin edici sözlerle, bir taksinin içine sığmaya çalışıyordum. Yapamıyordum ama çalışıyordum, yedi cihana sığamayacak kadar acı doluydum şimdiyse. Gözlerimi yumup bugünün de geçmesi için saymaya başladım. Ben saydıkça zaman daha yavaş ilerlemeye başladı hatta bir ara durdu. Bundan emindim. Gittikçe uzayan yol hayalet şehrin önünde durdu. Mezarlığa bakmaya bile korkuyordum. Tüm hayatım buranın içinde gömülüydü. Taksiden indiğimde adamın gözleri bana acır gibi bakıyordu. Haklıydı. Acınacak kadar berbat bir durumdaydım. Ailem ölü bir şehirde, yerin altında yaşıyordu. Acınacak durumdan bile beter bir haldeydim. Mezarlığa girdiğimde güvenlikçiye başımla selam verip, küçük erkek çocuğunun peşime takılmasını izledim. Elimde taksiye binmeden önce aldığım papatyalar duruyordu. Adımlarım sarsak, bitap bir haldeydim. Burası kime iyi geliyordu? Bir bana mı kötüydü. Bana karşı bıçaklarını kuşanmış bu yer, tüm sevdiklerimi rehin almıştı. Eva'nın ve Yiğit'in mezarının önünde durdum. Çocuk burada çalışmak için fazlasıyla küçüktü ve bir o kadar da kokusuz.
Ona korkmuyor musun diye sorduğumda bana tek dediği, canlılardan daha çok korktuğuydu.
Haklıydı.
Elimi çökmüş mezar taşının üstüne koyup sessizce bekledim. Çocukta benimle birlikte bekledi. "Bunun için ne yapmam lazım?" diye sorduğumda gözüm mezar taşının üstündeydi. "Birkaç güne düzeltmeye gelirler abla. Senlik bir durum yok," ellerimi nemli toprağın üstünde gezdirip, papatya destesini mezar taşının yanına koydum. Göz pınarlarımda akmayı bekleyen göz yaşlarım, bir süre sonra geri gitti. Bu görüntüye alışmıştım. Acı verici ama umut doluydum. Yeniden bir araya geleceğimizi biliyordum. İkisinin mezar taşları birbirleri için var olmuş gibiydi.
Eve Siya Dönmez ve Yiğit Devrim Dönmez.
Bu hayatta kötü olan bir şey varsa o da hayatını destekleyen, arkanda kapı olan birini kaybetmekti. Geriye sadece inançların kalıyordu. O da lanetlenmiş birisi için komedi gibiydi. Yanlıştım. Ve bu yolda gitmeye devam ediyordum. Sadece artık daha temkinliydim. Yolumdan sapmıyordum. Bana gösterileni yapmakla yetiniyordum artık. Mezarın başında dikilip bildiğim duaların hepsini okudum. İnançlı birisi değildim ama her zor anımda yaradana sığınacak kadar da nankör değildim sadece beni anladığını biliyordum. Çocukta benimle birlikte ellerini açmış dua ederken, dudaklarımın arasından sızan göz yaşıyla toparlandım. Çantamdan çıkardığım yüzlükleri çocuğun cebine sıkıştırırken, "Onlara iyi bak," dedim. "Lütfen."
Dudakları tebessümle kıvrılırken, başının üstünü öpüp oradan ayrıldım. Soluduğum hava yanık kokuyordu, kan kusacak kadar kötüydüm ama şükrettim. Daha kötü günlerimde olmuştu. Olacaktı da. Beni bekleyen uzun yollar vardı, bir ömür birkaç saniyeye sığardı. O saniyeler bazen bir ömür dolusu bazense saliseler içinde yok olurdu. Sonun bilinciyle kendimi attığım yolda yürümeye devam ettim. Ayağımdaki ayakkabılar bir süre sonra arkadan vurmaya başladığında acı fiziksel olarakta hissedilir olmuştu. Saçlarım terden alnıma yapışmış, hava üstüme kapanmış gibiydi adeta. Kasvetli sonbahar beni içine çekerken hiç tereddüt etmiyordu. Aldığım her soluğun arkasından şükrettim ardından dilekler diledim, zamanın beni onlarla buluşturmasına, yakıp, kül etmesine. Midem bulanırken boş araziyi andıran yerde durdum, şehre en az yirmi dakikam vardı ve yağmur bastıracak gibi duruyordu. Ya taksi çağıracaktım ya da tabanlara kuvvet... Elimi cebime atıp kablosuz kulaklıklarımı çıkarıp, taktım. Yola yağan yağmur ve şimşekler eşliğinde devam ettim. Önüm bulanıktı, arkama dönmek belki de yapacağım en zor şeydi. Önümü görmeden atladığım bu derin su bir gün beni hayatımdan edecekti, bunun bilinciyle daha hızlı yürüdüm. Robot değildim ama Eliyas'ın dediği gibi aptaldım. Gözlerim bir anlığına onu arasa da bulamadım. Onun varlığı kimi zaman titrek bir yaprak kimi zamansa hırçın dalgalar gibiydi. Ne zaman yanımda olduğunu kavrayamazdım, yine de eli hep üstümdeydi. Varlığını belli etmeyi seviyordu. Akif Selim gibi bir insana ne zaman nasıl hissettireceğini biliyordu, arada farklılıklar olmasına rağmen onları aynı kefenin içine koyabiliyordum. Çünkü bu hastalıklı kafam ikisinde kalbime sığdırmaya çalışıyordu. Günaha bulanmıştım, çıkışım yoktu.
Onunla tanıştığım ilk zaman bir bar taburesinin üstündeydim, ardından adını asla hatırlamayacağım bir pansiyonun yatağında. Eliyas Vahriç, yağmur adam... Beni nasıl kıskıvrak yakalayacağını iyi biliyordu. Gençliğimin yılları onunla birlikte geçmemişti, gölgesinde büyüdüğüm doğruydu ama her anım onunla dolup taşmamıştı. 21 yaşında girdiğim kuyudan çıkmama el ayak olmuştu, sonra aileme dahil olmuştu. Ortada bir aile yokken kendi ailesini benimle paylaşmıştı. Halbuki benim gözümde çok değersiz ve ucuz bir ilişkiydi yaşadıklarımız. Birbirimizi seviyorduk ama kalben değil, sadece bedenlerimizle. Ucuz olan buydu, beni sarmaladığı zaman her şey değersiz kalıyordu. Ailesiyle tanıştığım gün, evinde kalıp oradan oraya koşuşturduğum zamanki ifadesi... Güzeldi. Yanlış şeylerin arasında çıkan küçük güzelliklerdendi. Suçlu biz değildik, bunları yaşarken hissettiklerimizdi. Yanlış sularda yüzerken korkmuyorduk şimdiyse işler bambaşkaydı. Çığırından çıkmıştı.
Merkeze tam olarak giriş yaptığımda sıçandan farksızdım. Üstün başım sırılsıklam, tir tir titriyordum. Bir yerden sonra çenem dişlerime serçe vurmaya başladı. Saçlarımdan süzülen sular tenimle buluşuyor, iç organlarımın bile üşümesine sebep oluyordu. Hastalık süreci kapımın önünde yatıyordu ve ben göz göre göre onu içeri almıştım. Yoldan çevirdiğim taksi o anlık küçük bir mucizeydi benim için. Taksiye binip üstümdeki kabanı çıkardım, çantamı da kucağıma alıp Eliyas'ın evini tarif ettim.
• Öz Hece: Sana geliyorum evdesin değil mi? (19.23)
Gözlerimi telefondan ayırmayıp, çevrim içi olmasını bekledim. Birkaç dakika sonra mesajımı görüp cevap verdi.
• Eliyas Vahriç: Senin için her zaman, anahtar aynı yerde birkaç dakikaya çıkmış olurum. (19.27)
Taksi Eliyas'ın oturduğu semte giriş yaptığında telefon elimde tekrardan titredi.
• Eliyas Vahriç: İstediğin bir şey var mı? (19.32)
• Öz Hece: Hayır yok, teşekkürler. (19.33)
Telefonu kapayıp çantamın içine attım. Taksi çantamdaki cüzdanı çıkarana kadar çoktan durmuştu. Şoförün yüzüne bakmadan, "Kolay gelsin," deyip indim. Evi hemen karşımda dikilirken buraya ilk geldiğim günü anımsayıp iç geçirdim. O asi kızdan geriye ne kalmıştı ki? Hiç. Apartmanın önünde dikilip rastgele bir zile basıp kapının açılmasını bekledim. Diafon sistemi olmayan eski bir binaydı. Kapıyı açan kişi, ben binaya girerken homurdanıp kapısını sertçe kapadı. Ben kadının yerinde olsaydım zili çoktan söküp atmış olurdum. Bir kapı çalar, çalar ve asla susmazdı. Eliyas en üst katta oturduğu için nefes nefese uzun merdivenleri çıkıp, kapısının önüne geldiğimde derin derin basık havayı soludum. Toz bulutlarının havada yüzdüğü binanın içi pislikten geçilmiyordu. Kapının önündeki paspası ayağımla itip, anahtarı yerden aldım.
Bir polise göre çok aptaldı.
Ya da evine kimsenin girmeyeceğine fazla emindi.
İkinci seçenek gözüme daha mantıklı geldi. Anahtarı çevirip, kapıyı açtığımda onun kokusunu soludum önce. Baskın ve keskin. Evde olmasa bile varlığını buram buram hissettiriyordu. Ayakkabılarımı içeri geçip çıkardıktan sonra kapıyı ardımdan kapattım. Etrafı batırmamak adına önce üstümdekileri banyoda çıkarıp, yatak odasından bulduğum kazağı üstüme geçirdim. Çıkardığım diğer eşofman bana yatağın ucundan göz kırparken evin yeterince sıcak olmasıyla giyinmeyip, odadan çıktım. Neredeyse iki yıl kadar aynı evde, burada yaşamamıza rağmen ne zaman buraya gelsem kendimi yabancı gibi hissediyordum. Hoş ben kendi evimde bile bir sığıntı gibi hissediyordum. Çantamdan telefonumu alıp salona geçtim. Kanepe dizaynını sürekli değiştiği için bir an duraksayıp etrafı süzdüm. Her zamanki oturduğum eski, tekli koltuğuna geçtim. Koltuk beni daha da içine çekerken telefonu açıp kendimi oyalayacak bir şeyler izlemeye koyuldum. Komik videoları bile tepkisizce seyrediyordum. Kafam o kadar dağınıktı ki Eliyas'ın kapıda dikildiğini esnerken fark ettim.
"Ne zaman geldin?" Diye sorarken elimle ağzımı kapatıp, esnemeye devam ettim. Üstüme çöken uyku mahmurluğuyla olduğum yere daha da sırnaştım. Kapının pervazından ayrılıp bana doğru gelirken, omuz silkti. "Birkaç dakika oldu," ardından önümde eğilip ellerimi, avuçlarımın arasına hapsetti. Gözleri parlıyordu ve ben bu görüntüye bayılıyordum. Ahmak ben, onun her şeyine bayılırken onu nasıl sevemiyordum ki?
"Gelmeyeceğini söylemiştin," yerimden doğrulurken şakayla karışık saçlarına dokunup, "Gideyim istersen?" Diye sordum. Tek kaşı alayla kalkarken dudaklarında arsız gülümsemesi yer edindi. "Gidene dur demeyiz," elini belime götürüp ani bir hareketle yerimizi değiştirip, tekli koltuğa oturdu. Beni kucağına, bacaklarının arasına çekerken güldüm. "Konuştu ayaklı kamyon arkası," kahkahası saçlarımın arasında kaybolurken burnunu boynuma bastırdı. "Hangi rüzgar attı seni buralara?"
"Öyle... Esti geldim," kafasını sallayıp derin derin soludu kokumu. "İyi yaptın,"
Sessizlik etrafı kavrayıp, ipleri eline aldığında bir süreliğine gözlerimi yumdum. Dudaklarım yorgun olmama rağmen hareket etmeye başladığında aslında o kadar da içime kapanık birisi olmadığımı fark ettim ya da bu sadece Eliyas'a özeldi. "Bugün mezarlığa gittim,"
Söylediğim şeye karşı tek dediği, "Hım," oldu. Ardından devam ettim, "Ahsen diye birisi aradı atölyeden çıktığımda. Bu arada usta için teşekkürler," kafamı çevirip dudaklarına kısa bir öpücük bıraktım. Sırtımı tekrardan göğüs kafesine yasladığımda aldığım nefesi içli içli verdim. "Galiba Eva'nın arkadaşıydı çünkü edebiyat bölümünden olduğunu söyledi. Neyse, yağmurdan ötürü mezar taşı çökmüş. Bende gidip kontrol edeyim diye düşündüm," Kafasını sallarken boynuma küçük öpücükler bıraktı. "Yağmurdan olduğunu sanmıyorum Öz. Muhtemelen tahtalarından biri düşmüştür," kafamı salladım. "Bilmiyorum. Mezarlıktaki çocuk ilgileneceklerini söyledi,"
Bir öpücük daha.
"Bugün hiç keyfim yok bilesin,"
Ve bir öpücük daha.
"Ciddiyim," kafamı çevirip ona ciddiyetle baktığımda dudakları dudaklarımla kısa bir anlığına tekrardan buluştu. Sonrasında uzun soluklu bir birleşmeyle, dudakları dudaklarımın üstünde hareket etmeye başladı. Bıraktığı nefesi solurken, özlemle iç geçirdim. Birbirine dolanmış dillerimizin arasında aldığım kesik nefesler onun her zamanki hırçınlığı ve ısrarcı öpücükleriyle son bulmuştu. Hiçbir şeyle yetinmeyen arsız çocuklardan farkı yoktu. Bir süre daha kucağında oturup, saçlarımı okşamaya devam etmesiyle gözlerimi dinlendirdim. Ara sıra şakağıma kondurduğu öpücükleriyle gözlerim aralansa da her an uykuya dalacak gibiydim. Belimden tutup kalktığında onunla birlikte ayaklandım. "Ben yemek yapacağım sen biraz odada kestir," ellerimden tutmuş odaya götürürken uzun koridor gözümde daha da uzadı. Her anımızın böyle yavaş geçmesini istedim. Onu unutmamayı diledim, beni terk etmemesini diledim. Yatağın içine bir bebekmişim gibi beni yerleştirmesini izlerken alnıma kondurduğu öpücükle gözlerinin içine baktım. "Kendine dikkat et yoksa seni öldürürüm," ikimizinde gözleri aynı anda komodinin üstündeki tabancaya kaydı. Sesi sertleşti, "Ellerimle. Hadi uyu, maraza çıkarma."
Yanımdan kalkıp, odanın kapısını kapatmadan son kez baktı. O bakışa binlerce şey sığdırabilirdi ama tek bir şeyi sığdıramazdı. Aşk. Onu sığdırabileceğim kişi gittikten sonra o kelime lügatımdan silinmişti. Yokluğa alışıyordum, her şey gibi ama terk edilmek... Üstesinden gelemediğim tek şeydi. Bu yatak bu ev bir sürü şeye şahit olmuştu, ama onun yalan yanlış düşüncelerini kanıtlayamamıştı. Aldatmak ya da aldatılmak kolaydı ama bunu ispat etmek en zoruydu, yalanlarla savaşmak, onlara galip gelememek ve kazanamamak. Sanırım canımı yakan buydu. Gözlerimi yumdum. Onun simasıyla yumduğum gözlerim, Eliyas'ın parlak mavi gözleriyle buluşacaktı.
Çünkü kader bunu istiyordu.
Olması gereken buydu.
~
"Ara sıra annemi ara, seni merak ediyor."
Eliyas'ın tavada pişen etleri çevirirken sarf ettiği cümleyle doğradığım domatesleri şaşkınlıkla bıraktım. Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Elimdeki bıçakla ona dönerken, kaşlarımı istemsizce çattım. Çevirdiği etin üstüne maşa ile bastırırken kafasını geriye attı. "Bana öyle bakma Öz," ismimi telaffuz edişi kabaydı. "Ona aramızdaki şeylerin ciddi olmadığını söylesem de aynı evde bir süre kaldığımızı biliyordu, normal olarak ciddiyeti araya sokmaya çalışacaktı. Her anne gibi," dudaklarımı dedikleriyle birlikte kıvrılırken kafasını bana çevirdi. "O elindekiyle ya doğramaya devam et ya da bana doğrult, içten içe beni öldürmek istediğini biliyorum." Elindeki maşayı tezgaha sakince bırakıp bana döndü. Kollarını açıp, gözlerini kısarken dudaklarında şeytani kıvrımlar oluşmuştu. "Al canımı," gözlerimi devirirken, sebzeleri doğramaya devam ettim. "Annenin neden bu kadar ısrarcı olduğunu anlamıyorum. Senin bir ömür bekar hayatı süreceğini biliyor, adı kadar emin. Buna eminim," dudaklarımı birbirine bastırdım. "Onu ararım sadece biliyorsun, birisiyle telefonda konuşmakta iyi değilim."
Kafasını yaptığı yemekten kaldırmadan homurdandı. "Sen iletişimin her halinde sıfırsın, bunu biliyor ama seni seviyor. Onu ara ve atölye bitince davet et, müstakbel gelinini biraz daha tanımasına izin ver." dediklerinin ardından güldü. "Koskoca altı yıl, senin varlığınla dolup taşıyor."
Omuzlarım gerilirken göz ucuyla ona baktım. Doğramayı bitirdiğim sebzeleri derin kasenin içine doldurduktan sonra ellerimi yıkadım. Omzumu ona doğru yaslarken, açtığı koluyla omzumu kavrayıp, beni kendine bastırdı. "Buna alış," dediğinde gözlerimi yumdum. Buna çoktan alışmıştım zaten ama söylemedim. "Seni her şeye rağmen seveceğimi her anlamda."
Ruhen ve bedenen.
"Her şeye rağmen?"
"Her şeye rağmen."
Kahkaha atarken kafamı geriye atıp sert mizaçlı suratına baktım. Gülümsüyordu. "Üç çocuğumla kapının önüne konsam bile mi?" Kaşları çatıldı bir süre düşünür gibi gözlerini tavan dikti. Bu beni daha da güldürmüştü, "Üç çocukla terk edilmiş olsan bile, her şeye rağmen." Sırıtırken dudaklarını saçlarımın arasına değdirdi. "Bunun asla olmayacağını bilmeme rağmen,"
Dudaklarımdaki gülümseme yavaş yavaş solarken toparlandım. "Her neyse, her şeye rağmen sırtımı dayayabileceğim birinin olması güzel." Hazırladığım mezeleri balkondaki küçük masaya taşımak için, tepsinin üstüne yerleştirdim. Eliyas'ın evi uzaktan da olsa denizi görüyordu, en üst katta oturmasının avantajları ise gökyüzünü her an yanı başında hissedebiliyor olmasıydı. Hoş onun yıldızlara bakarak iç geçirdiğini hayal bile edemiyordum. Bu fazlasıyla gülünç bir şeydi. Eliyas ve yıldızlar... Kafamı anlamsızca sallayıp, masayı hazırlayıp oturduğumda, Eliyas elindeki tavayla gelip tabaklara üstünde duman tüten etleri bıraktı. Ardından tavayı masanın köşesine bırakıp, sandalyesine oturdu. Önümüzdeki yemekleri yerken bir yandan denize bakıp, işittiğimiz seslere kulak veriyorduk. Çocukların topla oynarken attığı çığlıklar, arabaların korna sesi, balkondan sarkmış kadınların konuşmaları... Her şeye kulağımızı açmış, dinliyorduk. Bir süre sonra sokağı sessizlik kapladı hava daha da karardı. Önümdeki lezzetli yemeği yerken kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Ayın ışığı üstümüze vururken, artık yıldızları görebiliyordum. Onlara dokunamasam bile varlıklarıyla mutlu oluyordum. Eliyas bitirdiği tabağını itekleyerek kafasını benim gibi geriye atıp, gökyüzünü izlemeye koyuldu.
Dudakları verdiği nefesle hareketlenirken ummadığım bir anda konuştu.
"Yıldızlar ve senin kafan
kâinatın en mükemmel şeyidir."
Yüzündeki o şefkatli bakış kalbimdeki kara lekenin daha da büyümesine sebep oldu. Kötülükle boğuşuyordum, karşımdaki adam ise beni karanlığa çekmek için elini uzatıyordu. O eli tuttum. Yanmak pahasına, küllerin içinden yeniden doğup, yok olmak pahasına.
Cehennemde cayır cayır yanarken bir elim onun avucunda diğer elim ise beni terk eden adamın ellerindeydi.
Yanıyorduk.
Aşkla,
Günahlarımızla,
Kayıplarımızla.
Her şeye rağmen.
~