Polis evin içinde gezinirken ilgisiz tavırlar sergiliyordu. Genç, dinç gözlerle etrafı süzen uzun boylu polis elindeki siyah eldivenleri çıkardı. Üzerinde diğer polislere nazaran üniforma yoktu. "Dün gece saat kaç gibi oldu bu olay?" Sorusuyla üstüne diktiğim gözlerimi yüzüne doğru çevirdim, "Açıkçası bilmiyorum... Yani belki üç belki de dört. Emin değilim," Ellerimi yünlü hırkamın cebine koyduğumda polis kafasını yavaşça salladı. "Peki, evinize giren kişiyi gördünüz mü? Çünkü etraftaki tüm kameralar pasif durumda. Yüzü ya da fiziksel özellikleri?"
Kafamı olumsuz anlamda sallarken kafamın içindeki giderek daha da güçleniyordu. "Hayır, tek gördüğüm postallarıydı." Derin bir soluk koy verdiğinde kafasını sıkkınlıkla salladı. "Pek bir şey yok, temiz çalışmış. Kapıyı zorlamamış bile, etraftaki parmak izlerini adli tıbba yollayacağız. Kapıya birini dikmeyeceğiz ama 7/24 sokağın etrafında bir ekip otomobili gezecek." Kafamı sakince salladım, "Teşekkürler."
"Ne demek," Tebessüm ederek yanımdan uzaklaşıp, diğer polislerin olduğu yere, mutfağın girişine yöneldi. İki tane uzun boylu ve çelimsiz polisi kollarının altına çekti. Kafa kafaya vermiş bir şekilde konuşurlarken ben de onları dikizliyordum. Dün gece belime yediğim darbeden dolayı kalkamamış, acıyan belimi önemsemeden orada sızmıştım. Uyandığımda yerden kalkmak bayağı bir zamanımı almıştı. Elim hala ara ara belime giderken, polisler gelmeden önce acıyan yere sıcak su torbası koymam iyi gelmişti. Zaten polisler geldiğinde gecenin şokuyla birlikte hissettiğim acıda yavaştan geçmişti. Hissettiğim duygu akışı fazlasıyla karışıktı. Korkuyordum, bu bir gerçekti. Çünkü herif, bir katilden çok sadist ruhlu birisiydi. Ben, alışagelmiş yollarla ölmeyi beklemek istemesem de bu tür şeyler kulağa korkunç geliyordu. Tek nokta atışıyla her şeyi bitirme taraftarıyım. Yok oluş ve sonsuzluk, uzadı uzadıya süren burjuva köle olayları fazla eski çağdan kalmaydı. Satanisttik ise eski çağ köle sahip olaylarının şekil değiştirmiş haliydi. Hoş kölelerde ikiye ayrılıyordu. Kurbanlar ve mazoşist ruhlu kişiler. Acıdan zevk alanlar ve acıdan korkup, kaçanlar.
"Eva Hanım biz çıkıyoruz. Dediğim gibi korkmanıza gerek yok, bir sorun olursa kartımı komodinin üstüne bırakmıştım. Arayabilirsiniz," başını eğerek gülümsedi. "Tekrardan teşekkürler, çok sağ olun." Kapıya kadar eşlik edip, geçirdiğim ekibi kapıyı kapattığım an geride bıraktım. Şüpheci bir bakış açısıyla olaylara bakmak istesem de etrafımı, dört bir yanımı sarmış heyecan içimdeki tüm enerjiyi söküp alıyordu. Belimdeki acı kendini her dakika daha da hatırlatırken aldığım soluğu veremeyecek durumdaydım. "Bunları hak edecek ne yaptım demeyeceğim çünkü..." Kendi kendime mırıldandım, "Öncekilerini de hak etmemiştim." Yatağa yüz üstü uzanarak battaniyenin altına girdim. Sıcak havaya rağmen, sıcağa ihtiyaç duyuyordum. Öyle ki şu an beni ancak kızgın ateşte kaynamış su paklardı. Cayır cayır yakardı bedenimi, haşlanırdı etim. Tatlı bir pembeye bürünürdü tenim. Ellerimi yastığın altına koyup, sıcağı emerken bedenim soğuktan ötürü mü bilinmez titriyordu. Durmaksızın. Kriz eşiğine gelmiş bir hastasının sallanan yatağı gibiydi bedenim.
Artçı darbelerle sallanıyordu.
Battaniyeye iyice sarıldım. Düşünmek istemiyordum. Neden olduğu ya da buna sebep olan şeyleri? Düşünmek istemezken bile düşünüyordum. Korkuyu soluyordum adeta. Yüzünü hayal etmeye çalışıyordum, çirkin bir sima beliriyordu aniden. Evime nasıl girmişti? Kapıyı her gece üç kez kilitlerdim. Yaşadığım yerin izbe olduğunu bilmek beni ürkütmekten çok rahatlatırdı çoğu zaman, çünkü istediğim ölüm her gün daha da yaklaşırdı ruhuma. Ölüm kapıma gelmişken, neydi bu korkaklık. Neydi bu anlam veremediğim tatlı can sevdası.
Zihnimde yankılanan inleyişler çirkin bir yüzün gölgesinde titriyordu. Gözlerimi yummak istemiyordum. Gözlerimi yumduğum an görecek olduğumu yüzün varlığı, dizlerimi titretecek cinstendi. Karnıma yumru gibi oturmuş his, saatler içinde mide bulantısına dönüşürken uyumamak için direndim. Dirensem de pek bir şey değişmesi, gözlerim mayıştı, çirkin yüz silikleşti. Hayallerime boğulan korkularım, sisli bir hava yaratıp kendini oradan aşağı attı.
•
Uyandığım da etrafa ürkekçe bakıyordum. Yaşadıklarım bir bir gözümün önünden geçerken, olanları ben yaşamamış gibiydim. Bir filmden ya da kitaptan alıntılanmış gibiydi olanlar. Halbuki belimdeki sızı, sızlayan her yanım olanları doğruluyordu. Kafamı soluma doğru çevirip camdan dışarı baktım. Hava daha kararmamıştı ama saatin akşamı bulduğu belliydi. Ezanın sesi yavaşça duyuldu pencerenin arkasından. Terlemiş bedenim üstündeki yorgunluğu atmış geriye tatlı bir sızı kalmıştı. Ayaklarıma dolanmış yatağın örtüsünü itekleyip, karman çorman olan saçlarımla birlikte ayaklanıp, ensemi ovdum. İçimde amansız bir huzur, aklımda silik bir şekilde anımsadığım olaylar. Her şey silinmiş gibiydi. Yatağın örtüsünü toplayıp, sepete attıktan sonra üstümdeki tişörtü de koca birikintinin üzerine attım. Dereceden sıcak suyu ortalayıp, kıyafetlerimi teker teker çıkarmaya koyuldum. Suyun altında kasılan bedenim, yavaşça rahatlarken elimle bedenimi ovuyordum. Üstümdeki elektrik uyurken geçmiş olsa da yavaş yavaş aklım yerine geliyordu. Zihnimde yer edinen korku kendini sinsi bir yılan gibi gizlice var etti. Artık ellerim bedenimi bile tutmuyordu. Ev her zamanki gibi sessiz olsa da her an birisi duş kabininin buzlu kapısını sertçe açacak ve bedenimi yere fırlatarak parçalayacak gibiydi. Dizlerime tırmanan kıvılcımlar irkilmeme sebep olduğunda hızla suyu kapattım. Beyaz havluya sarınıp, saçımdaki suyu akıttım. Evde birisi olmasa bile çıplak gezinmek rahatsız ediciydi.
Banyodan çıkıp, kapının önündeki ev terliklerini ayağıma geçirdim. Sırasıyla yatağa dizdiğim kıyafetleri alıp, giyinmeye koyuldum. Islak saçlarımdan süzülen su damlaları, yere her çarpışında ellerim ürkekçe titriyordu. Korkak değildim. Ama... Korkuyordum işte. Dört bir yanımı saran bu duygu, kalbimin bir yaprak gibi titremesine neden oluyordu. Yalnızlığın içine düşmüş sıska bedenim ağır bir yükün altında eziliyordu.
Ellerimi saçlarıma geçirdim.
Korkma!
Sen ölümden korkmayan sayılı insanlardansın. Ölümü isteyen, bunun için Tanrı'ya yalvaran lâkin ihanet etmeyen sayılı insanlardansın. Saçımın dibinden aldığım bir tutamı hafifçe çektim. Duyularım uyuşmuş bir halde geri atak yaparken, kafam kel kalsa fark etmezdim. Ellerimi saçlarımdan yavaşça çektim. Makyaj masasının üzerindeki tarağı aldım. Daha deminkinin aksine nazik bir biçimde, ilgi göstererek taradım saçlarımı. Anneannem saçlarımı çok sever, hatta bu yüzden kesmemem için sürekli uyarırdı. Uzun bal köpüğü rengindeki saçlarım onun geçmişini sarmalayan sarmaşıklar gibiydi. Sarmaşıklar yavaş yavaş benim geleceğime doğru yol aldı... Şimdi tam burada, kalbimin üstünde kök saldılar.
Kalbim mühürlü benim.
Saçlarımı seven kadının, ellerine mühürlü.
Kök salmış sevgisi, acıtıyor şimdi şefkâti.
Aynadaki yansımam hafifçe buğulandı. Gözlerimin altında iki damla su birikti. Yanağımdan çeneme doğru süzüldü. Göz kapaklarımı kapattığım an, yere yığıldığım andı. Diz kapaklarım kabuk bağlamış, sızlıyordu. Kan damlıyordu ruhumdan parkelere doğru, yavaş yavaş. Ellerimi çizilmiş parkenin üstüne koyduğumda derin bir çizgi büyük bir karartıya dönüştü. Dipsiz kuyunun dibinde uğuldayan ses tüm bedenimi içine çekti. Avuçlarım parkenin pürüzüne yapışmış bir haldeyken hıçkıra hıçkıra ağlıyordum şimdi. Aynanın karşısında kendime bakarken. Düştüğümde iki adım öteme savrulmuş tarağı ani bir hareketle kavrayıp, karşımdaki dolabı boydan kaplayan aynaya fırlattım. Gözlerimi kapatmış, keskin bir acı beklerken gözlerimi açtığım an aynayı binlerce parçaya bölmüş çatlakla karşılaştım.
Ruhum çatlakları artık somut bir şekilde karşımda duruyordu.
Ölüm bir çare...
Peki, yaşam neye çare?
Hıçkırıkların ardı gelmedi, dakikalar içinde sakince kesildi. İnip kalkan göğsüm yarım saat önceki huzura dayanamamış kendi acısını kendi yaratmıştı. Aynaya bakmaya devam ettim. Bir süre daha kendimi izledim. Solmuş tenim, griden siyaha doğru göçen gözlerim... Uzamış kâküllerim. Saçlarımda ki kırıklar gözüme batıyordu. Açtığımda yakıyor, kapadığımda sızlıyordu. Elimin tersiyle geriye ittim, gitmedi. Çekiştirdiğim birkaç teli elimde kaldı. Teller havada süzülürken yerden destek alarak ayağa kalktım, dağılmış odayı arkamda bırakırken çalan ev telefonuna kulak verdim. Uzun ve ritmik bir şekilde çalan melodi telefonu nereye koyduğumu hatırlattı. En son yastığın arkasına atmıştım. Yastıkları yere fırlatırken elimi koltuğun minderle olan arasına sokup, tuşlu telefonu çıkardım.
"Alo?"
Ses anneme aitti. "Anne?" Aynı anda derin bir soluk aldık. "Eva, yoldayız. Bir yere gitme diye haber vermek istedim." Kafamı kaldırıp etrafıma bakınırken şaşkınca ağzımdan çıkan tek şey, "Neden?" Diye sormak olmuştu.
Neden?
Neden şimdi?
Neden aylar önce değil de şimdi?
"Ne, neden Eva?" Telefonun ardından birkaç hışırtı sesi duyuldu. "Evden çıkma. Bir saat içinde orada olacağız Siya," Aktar ailesinin başı.
Ali Selim Aktar.
"Peki, baba," sesim bir kedinin miyavlamasını aratmayacak kadar ürkek ve narindi. Hangi kız babasına baskın gelirdi ki, karşısında böyle bir adam varken. Tek bir tokatla dağları deviren birisi varken? Telefon kapandı geriye sessiz ortamın içine düşen çiğ taneleri kaldı. Etrafı gözlerimle tararken, babamın sesi kulağımda çınlıyordu.
Evden çıkma Siya!
Edepli ol Siya!
Ben senin babanım Siya!
Sus! Ağlama Siya...
Babamın sessiz kızı Siya, annemin kaderinden doğan elma yanaklı Eva.
Ayakta dikilmeyi kesip harekete geçtim. Yerdeki yastıkları geri yerine koyup telefonu masanın üstündeki ahizesine yerleştirdim. Temiz salonun ardından mutfağa geçip pencereleri açtım, sigara paketini ve çakmağı bir peçeteye sarıp çöpe attım. Hala ailesinden sigara içtiğini saklayan küçük kızın tekiydim. Kendi kendime gülümsedim, bazı şeyler hep aynıydı. Asla değişmiyordu. Korkma dedikçe korkan. Sus dedikçe hakkını savunan anılar, her şey aynıydı. Değişen zamandı. Bin bir zaman dilimine ayrılmış anılar her zaman aynı yerdeydi, akıp giden bizdik.
Mutfağı da alelacele bir şekilde toplayıp, karman çorman odama girdim. Muhtemelen tüm odalara girecek ve zarar tespiti yapacaktı. En büyük zararı verip, olayı aklı sıra noktalayacaktı. Genel olarak işleyiş buydu. Etrafı toplayıp oturduğumda en fazla on beş ya da yirmi dakika geçmişti. Gelmelerine daha vardı. Salonun duvarına asılı asmalı kitaplıktan aldığım romanla pencerenin önündeki koltuğa oturdum. Perdeyi hafifçe aralayarak kitabın ilk sayfasını açtım.
Ölüm neredeyse, Tanrı oradadır.
Satırları her geçtiğimde baştan sona yeniden okudum.
İnsanların bedenen hissettiği zevk, Tanrıça Rati'nin Kama'ya karşılıksız verdiği sonsuz sevgiydi. Onu azdıran ve zevk almasını sağlayan Rati, Eva'nın (Havva) gökteki günah işlemiş halidir. Eva, kadını cinsel obje olarak göstermez. Eva kadının asaletini ve gücünü gösterir. Güç, erkek egemen bir toplumdansa, kadın, o egemenliğin kalbi, göğüs kafesidir.
Kapı art arda iki kez yumruklandı. İrkilerek elimdeki kitabı kapatıp oturduğum yere koydum. Korkak biraz da sarsak adımlarla kapıya yöneldim. Kapıyı ilk açtığımda karşıma çıkacak görüntüyü az çok tahmin edebiliyordum. Suratı buz tutmuş babam, yanında sulu gözlerle dikilen annem.
Kapıyı açtım.
Sandığımın aksine ikisi de düz bir ifadeyle bana bakıyorlardı. Ne çok büyük bir şefkat gösterisi vardı orta da ne de heykelden bir surat. Sıradandılar. Kapının önünden çekilip, geçmeleri için yol verdim. "Hoş geldiniz..." Dedim ruhumun çekildiği belli olan bir ses tonuyla. Yüzümün renginin daha da attığının farkındaydım. Kapı kulpunu sımsıkı tutmuş, ayaklarımı yere hafifçe vuruyordum. "Hoş bulduk," dedi annem sakin bir şekilde. Babam cevap dahi vermedi içeri doğru geçerken, onları salona doğru yönlendirdim. Kapıyı kapatıp derin derin nefesler aldım.
Hiçbir şey olmayacak, sakin ol!
Kendi kendimi telkin ederken onlarla birlikte salona geçtim. Babam başköşedeki koltuğa oturmuş, ellerini dizlerinin üstüne koymuştu. Annem ise daha demin oturduğum yere oturmuş, ilgiyle kitabın kapağını süzüyordu. "Yeni mi başladın?" Diye sordu konu açma girişiminde bulunarak. Kafamı sallayıp, babamın karşısındaki tekli koltuğa oturdum. Dizlerimi birbirine yapıştırmış, ellerimi dizlerimin üstüne koymuştum. "Siya," dedi babam ortamdaki sessizliği bıçak gibi keserken. "Efendim baba?"
"Evine hırsız giriyor ve benim bundan iki saat önce haberim oluyor. Sorumlu komiser tarafından aranıyorum," şu an buraya neden geldiğini açıklıyordu bir daha ki cümle de onun neden babam olduğuyla ilgiliydi. "Ben senin babanım,"
Evet, biyolojik olarak ve yirmi iki yıldır bu böyle.
Babamsın.
"Evet?" Kaşları hafifçe çatılmış, gözleri çıplak ayaklarımda idi. "Senin canına zarar gelse ilk ben bilmeliyim," annemin oradan içli içli aldığı solukları işitebiliyordum. Baba, bilmediğin bir sürü şey var... Ne yazık ki. Dudaklarımı hafifçe büktüm, "Evet."
"O zaman neden en son benim haberim oluyor kızım?"
Yutkundum.
"Aslında..." Cümlemi devam ettirmeden bağırdı. "Sus!"
Konuşma Siya! Sus!
Annem her an atakta bulunabilirmiş gibi ellerini koltuğun kenarlarına koymuş, ileri doğru atılmıştı. "Ben senin babanım! Aldığın nefesten dahi haberim olmalı!" Hızla cevap verdim, "Peki, sen aylardır neredesin baba?" Suratıma şaşkınca bakan iki göz, içinde tüm duyguları barındırıyordu. Öfke, acı ve özlem belki biraz da sevgi. "Ben aylardır, kızım okula gidiyor. Eğitimini devam ettiriyor, psikolojik destek alıyor ve bir grup kız arkadaşıyla aynı evde kalıyor sanıyordum." Etrafına öfkeyle kısaca bakıp, ayaklandı. "Ben aylardır kandırılmışım meğer!" Hiddetle arkasını dönüp anneme baktı. "Kızım ve karım bir olmuş, aklı sıra beni çocuk yerine koyuyor!" Annemde ayaklanmıştı.
"Şimdi söyleyin, siz aylardır ne yapıyorsunuz?" Derin bir nefes aldım, ağzımı açsam kan kusacaktım. Sussam dilimi yutacaktım. Sadece baktım, derdimi tasamı anlatırcasına baktım. Anlamasını ümit ettim. Babam aniden yere, dizlerinin üstüne çöktü. Ayaklarımın dibinde durup, ellerini ellerimin üstüne koydu. Suratında kırgın bir ifade vardı artık, kızgın ve kırgın. "Siya," dedi içli içli. "Ben sana ne yaptım?"
Bilmiyorum.
Gözümün kenarında küçük bir damla birikti ama akmadı. Orada öylece durdu, babam ellerini yüzüme uzattı. "Ben saçınızın teline zarar gelse dünyayı yakacak adamım bilmez misin? Ben sana ne yaptım? Sevgim mi eksikti?" Kafamı iki yana salladım.
"Şiddet mi uyguladım?"
"Hayır," sesim kırgındı.
"Peki, ben sana ne yaptım?"
Susturdun. Sen hep beni susturdun.
Annem babamın arkasında belirdi. Elini ürkekçe omuzlarına koyup, kulağına eğildi. "Kalk, gidelim. Evimize gidelim artık."
"Ben gelmeyeceğim," Babam kafasını kaldırmadı. Annem ise sadece baktı. "Bakma öyle..." Dedim inlercesine, "Burada iyiyim. Dün ki olayda kırk yılda bir, herhangi birinin başına gelebilecek bir şeydi. O da beni buldu,"
Kötü şans.
Sessiz sedasız ayaklanıp toparlandılar. Kapının önüne geldiklerinde sımsıkı sarıldım ikisine de "Bu ay ki kiranı ödediğin gibi çıkıyorsun. Burada kalmana müsaade etmem söz konusu dahi değil." Baygın baygın baksam da fayda etmedi, "Son sözüm bu. Saçından tutup götürmediğim için dua et sen, o komiser olmasa bu evde değil bir-iki hafta, bir saniye bile kalamazdın." Dediklerine aldırmadım. Öncesinde de aldırmamıştım. "Tamam, gidin artık uykum geldi." İkisini de yolcu ettikten sonra salona geçip, kitabımı elime aldım. Yarım bıraktığım sayfayı bulup, koltuğa kıvrıldım. Elimden geldiğince düşünmemeye çalıştım.
İnsan bilincinin üstünde gelen kişidir Tanrı. Her dinde farklı bir şekilde anılır. Bilinen yedi trilyonluk insan nüfusunda Tanrı onlar için Ata'dır. Egemen toplum Atayı güç olarak görür ve gücün hediye olarak erkeğe verdiğini düşünür. Aksine Tanrı, bana inancın yoksa benden ümidi kestiysen Ata'na ada tüm ümidini der.
Yani Ata erkektir ama şefkatin ve bilgeliğin simgesi ise.
Yoksa Ata, Anadır, Doğa'dır. Gök'tür.
Geçtiğim satırları hayranlıkla okurken, kafamın içindeki seslerden biraz da olsa uzaklaşmıştım. Beni boğan sesler, beni yeniden kendime de getiriyordu. Aldığım her soluk bir armağandı bana. Değer bilmeyen ruhum açtı.
Bilgiye.
Güvene ve sıcak bir ortama.
Kendimi gösterebileceğim, gerçek düşüncelerimin var olduğu bir yere. Dünya dışında bir yer olmalıydı bu fikrimce, çünkü susmak dünyanın en büyük kuralıydı.
Sus.
Görme.
Duyma.
Çığlık atan her insan, senin vicdanını yaran şeytandır.
Kitabın kapağını sertçe kapattım. Bu döngünün sebebi bizdik, bu alenen açıktı. Kanıtlamak içinse dışarıda aç ve evsiz bir çocuk ya da bir çatının altında tok yatan insanlar örnekti. Tokluk değildi sorun, aç gözleri doyurmaktı. Koltuktan kalkıp, ayakta dikildim bir süre. Bedenim bütünüyle uyuşmuş, kasılmıştı. Uyuşan kollarımı esnetip, kemiklerimi geriye doğru gerdiğim an da belimde hissettiğim büyük el, aldığım nefesi tutmama neden oldu.
"Ce-e!"
•
?Rati: Cinsel duyguları temsil eden Tanrıçadır. Zevk ve keyif veren her şey Rati ile gerçekleşir.
İnstagram: @aniotsmierci