~
Ellerimin arasındaki kupayı sımsıkı tutmuş aralıksız yudumlarla sıcak kahveyi yudumluyordum. Boğazım bu sıcaklığa kollarını açmış, hasret çekerken Eliyas hala uyuyordu. Balkonun kapısına dayandığım sırtım, gökyüzüne diktiğim gözlerimle huzurluydum. Varlığının beni bozacağını sandığım adamın bana verdiği ilk şey sevgi olmuştu, kendisi veremese de bunu sağlayacak insanla beraber olmamıza neden olmuştu. Eliyas'ı tanıdığım gece Akif Eymen'in varlığından haberdar bile değildim. Ansızın bir gece gelmiş, yok olmuştu. Ardından bıraktığı sert dokunuşları, nefret dolu gözleri olmuştu.
Kupanın kenarını dudaklarıma yaslayıp, bulutların arasında saklanan güneşe verdim tüm dikkatimi. Akif Eymen'in kırıp saçtığı şeyleri Eliyas'ın yanında, onun yardımıyla onardığım sahneler film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ben Akif Eymen'e bağımlıydım, şimdiyse ondan kurtulmuştum. İlletten farksızdı.
Gökyüzüne doğru fısıldadım, "Göt herif."
Mutfaktan yükselen takırtıyla olduğum yerde sıçrayıp, başımı çevirdim. Eliyas, çekmeceden kupasını alıp tezgaha bırakırken dudaklarında var olan gülümseme silikti. "Sabah şerifleriniz hayır olsun Öz Hanım," su ısıtıcısının düğmesine basıp bana doğru döndüğünde somurttum, "Sana da,"
"Tadınız pek bir kaçık," ilgili ifadesini takınırken sözleri alay doluydu, omzumu sarıp, sırtımı yasladığım yerden ayırdı. "Yoksa gece iyi uyuyamadınız mı?" Dudakları kulağıma değerken, verdiği nefesle tüm bedenim titredi.
"Kes şunu,"
Kolunu sarıp, gövdemi tamamen sinesine çektiğinde de huzurluydum. Belki fazla ilgi doluydu yine de aldırmadım. Buna alışabilirdim, yeniden yoluma başka birisiyle devam edebilirdim. Bir süre ona yaslanıp gökyüzünü seyrederken bir şeyler mırıldandım. Beni dinliyor, onaylıyordu. Su ısıtıcısının sesi duyulduğunda ondan önce atılıp, kendi kahvemi yeniden yaptım. "Çok fenasın sen," gülüp geçerken çay kaşığını ona uzattım. Parmağımı şakağına değdirirken, "Bu fenalıkla buralara gelebildik." deyip önünde referans yaparken kahveyi bardağına boca etti, "Aferin sana..."
Hazırladığımız kahveleri içerken kanım kaynıyordu. "Aç mısın?" Başımı omzuma yatırıp, dudaklarımı büzdüm, "Hayır. Ya sen?" Kahve kokusunu içine çekerken dudakları kıvrıldı, "Boşuna hazırlamayayım o zaman, dışarıda yerim bir şeyler." Bardağımın ikinci kez dibini görürken güldüm. "Bugün atölyeye gidelim mi? Son halini görmemiştin," benim gibi bardağı kafasını dikip homurdandı. "Hım," Saçlarına dolanan ellerime kafasını bastırırken, dudaklarını yaladı. "Olabilir, başka şeylerde göstereceksen eğer?" Burnumu kırıştırırken ciddiyetle, "Sanmıyorum," demekle yetindim. Ondan ayrılıp odaya gidene kadar kahkaha atmamak için direndim. Kapıyı arkamdan kapatıp darmaduman olmuş odayla baş başa kaldım. Yatağın örtüsü yerde, çıkardığımız kıyafetler etrafa saçılmıştı. Ağzı açık kalmış çekmeceden sarkan sütyenimi alıp, giyindim. Altıma mom jean pantolonumu giyindiğim de biraz daha olsun rahat hareket edebiliyordum. Kalçamı kavrayan pantolonun gerilmesiyle o kadar da rahat olmadığını anladım. Dağılmış yatağı düzeltip, yerdeki kıyafetleri kirli sepetine attım. Oda güneşi çok görmediği için biraz boğucuydu, perdeleri açık olmasına rağmen karanlığı içine hapsetmişti. Saçlarımı topuz yapıp, dişli tokayla tuttururken kapı gürültüyle açıldı. Aynadan Eliyas'ın yüzüne baktığımda ilk yaptığı kıyafet dolabındaki karmaşıklıktan pantolonunu almak oldu.
"Dün ki halinden sonra seni bunlarla görmek," omuz silktim. "Garipseyeceğim," Beni duymazdan gelmesine rağmen boş bakışlarını üstüme dikti. Yanımdan geçerken elinin tersiyle kalçama vurup, irkilmeme sebep oldu. "Seni o elbisenin içinde görmemek beni mutlu etti,"
Saçlarımı düzeltip, iki yanından çıkardığım tutamı parmağımın ucuyla şekillendirdim. "O elbiseyi bayağı uzun bir süre görmeyeceksin," ellerini havaya kaldırırken tatsızdı. "Ne mutlu bana," gülüp geçtim. Dünden kalan makyajım, göz altlarımı mahvetmişti. Bulduğum pamuk ve kremle yüzümü temizleyip dudak parlatıcımı sürdüm. "Atölyeye gitmeden, biraz gezinelim. Hava iyi görünüyor," kafasını pencerenden uzatırken beni onaylayan sesler çıkardı.
"Akşam nöbetin var mı?"
Arkama geçip, aynadan bana bakarken çenesini omuz girintime yasladı. "Var ama başka işleri halletmem lazım," eli belimi kavrarken, bedenimi bedenine yasladı. "Seni işinden alı koymuyorumdur umarım," yanağıma kondurduğu öpücük tüy kadar hafifti. "Merak etme, öyle bir şey söz konusu bile değil." Elleri biraz daha aşağı inerken aldığım nefesi veremeden kollarından çıktım. "Harika haber, vaktimiz olduğuna göre seni yuvamda rahat rahat ağırlayabilirim."
"Yuvanda?"
Dişlerimi dudaklarıma bastırırken gülümsememe engel olmaya çalışıyordum, "Yuvamda."
Ayakkabılarımı giyinmek için eğilip, bağcıkları bağladığımda Eliyas tepemde dikiliyordu. Kapıyı kapatıp, aşağı inerken ona Darağacı caddesindeki son buldum yeri anlatıyordum. Hevesle başladığım cümle araba yolculuğu boyunca devam etti. Bulduğum gölet fazlasıyla eskiydi, sitenin arkasında kalan ormanlıktaydı. "Su o kadar temiz ki... Sanki kimse daha önce oraya gitmemiş gibi,"
"Gözden kaçmış olmalı," deyip arabayı durdu. Kahvaltı için ideal yerlerden birinde durmuştuk. Eski tahtaya kazınmış isme bakıp içeri geçtim. Hemen arkamdan gelirken manzarayı en iyi alan masaya yerleştik. Darağacı caddesine tepeden bakıyor, efil efil esen havayı ihtiyaçla soluyorduk. Eliyas'ın içeri girerken verdiği siparişler kısa sürede hazırlanıp, önümüze konduğunda benim için söylediği sade kahveyi yudumladım.
"Gerçekten güzel bir yer," gözleri dışarıda çatalının ucundaki peyniri yerken kafasını kaldırmadı. Bir süre onu izledim. Sanki yeterince izlememişim gibi, her yanını ezberledim. Yüzündeki her hat, aklıma kazınırken bugünün varlığıyla aldığım nefesi gülerek verdim. Bildiği halde bilmezden geliyor, doğum günlerinden haz etmeyen yanını ortaya koyuyordu. Dün gece gözlerimin önünde canlandığında uyumadan önce söylediği kelimelerle keyiflenmeden edemedim.
"İyi ki doğdun,"
Uykunun kıyısında yüzen zihnim anlamamıştı ama şimdi daha net hatırlıyordum. Doğum günlerinden nefret eden, önemsemeyen bu adamın tek bir cümlesi milyonlarca anlam barındırıyordu. Güneş ışığı tepemize bindiğinde Eliyas kahvaltısını etmişti. Ben ise ikinci kahvemi yudumluyordum. "Biraz daha kahve içersen kusacaksın, yeter." Bunu söylerken ikinci bardağını içiyordu. Önemsemeden manzaranın tadını çıkardım. "Kahve ihtiyacımı depolamış oldum, bir de benim tarafımdan bak." Omuzlarımı silkip, gözlerimi kısarken anlık dudak titremesini görebilmiştim.
"Şimdi ne yapıyoruz," elindeki peçeteyi masaya bırakırken, diğer elini cebindeki telefonuna attı. "Önce biraz gezelim, şu bahsettiğim yeri göstermek istiyorum." Kafasını sallayıp, dirseklerini masaya dayadı. "Sonra da atölyeye gideriz."
Mekandan çıkıp, arabayı orada bırakırken kaldırımın düz taşlarında yan yana yürüyorduk. Düşüncelerimi kafeslemiş olan sözler, her an dilimin ucuna düşüyor oradan geri tepiyordu. Açılmaması gereken konuları açmaya niyetli değildim, sadece onun bana karşı tavrının değişmesini istemiyordum. Ben Öz'düm, hayatı çiçeklerle dolu olmayan ama çiçekli yollardan geçmek için çabalayan, yıkık dökük bir şeydim.
Çabalıyordum.
Kendim için bile olmasa ruhu oralarda bir yerde beni izleyen Eva'm için.
Göletin olduğu yere geçene kadar girip çıktığım dükkanları yaşanan olaylar silsilesini çoğu şeyi anlattım. Her dediğime tepki verirken dudaklarında uslanmaz gülümsemesi yer edinmişti. Onu mutlu etmek ona bir şeyler anlatmak kadar basitti. Gölete vardığımızda bizi karşılayan manzara göz kamaştırıcıydı. Eliyas, pek etkilenmemiş gibi olsa da ilgisini çekmişti. Çimlere oturup uzun bir süre akan suyun şırıltısını dinledik. Sessizliğin hükmü bir süre sonra yok olup, Eliyas'ın sorularıyla karşı karşıya kalmıştım.
"Ablanla iletişim halinde misin?" Bu sorunun cevabını bilmesine rağmen sormaya devam ediyordu, kafamı iki yana olumsuzca sallarken avucumdaki çimleri yolmaya devam ettim. "En son ne zaman konuştunuz?"
Aldığım soluk o kadar büyüktü ki irkildim. Eliyas'ta bunu fark etmiş gibi kararlı gözlerini gözlerime dikmişti. Onun güzel yüzüne bakarken gülümsemeye çalıştım, "Hatırlamıyorum, uzun bir süre oldu." Sessizleştim, "Eva'nın öldüğü zaman, baş salığı için aramıştı."
Hırsla çimleri çekiştirip, kopardım. "Siktiğimin çelengi yetmemiş gibi..."
İçimde harlanan ateş, ablama karşı her zaman külden ibaretti. Lorin Hece, geçmişimi izlerle dolduran, beni yapa yalnız bırakan ablamdı. "O çelengi paramparça ettiğimde, orada yatanın Eva değil de Lorin olmasını istedim."
Caniydim.
Belki de değildim ama öyle olduğumu biliyordum.
"İstemen gerçekleştiği anlamına gelmez Öz," keskindi. Bana sızlayan yaralarımı hatırlatacak kadar acımasızdı, dolan gözlerime rağmen ona bakmaya devam ettim. Belki istediklerim yanlıştı ama kime göre? Varlığını anımsayamadığım ablam mı, her şeyim olan birisi mi? Cevap basitti. O mezar taşında Lorin'in ismi yazılmalıydı, Eva'nın değil. Çimler parmaklarımın arasından kayıp giderken havayı içime çektim.
"Gerçekler görecelidir Eliyas, bizim gördüğümüz ve görmek istemediğimiz."
Güneş gözümü alırken sırıttım. "Bazen insanların varlığını görmezden gelmeliyiz, yokmuş gibi." Göletin önünde bir süre daha oturup lafladık. Artık sıcaktan tenimiz yanmaya başladığımızda, atölyeye gitmek için ayaklandık. Yan yana yürürken, bedenlerimiz birbirine değiyordu. Dar kaldırıma sığan bedenlerimizin gölgesi hemen peşimizde, bizi takip ediyordu. Atölyenin önüne konmuş heykeller güneş ışığıyla ışıl ışıldı. Eliyas, elini alnına götürüp heykeli baştan aşağı süzdü. "İyi iş çıkarmışsınız," gülümsemekle yetindim.
"Sen bir de evin içini gör..." Kıkır kıkır gülerken, elini sıkıca tutup onu kapıya doğru çektim. "Hım?" Avucumu sımsıkı tutmuşken, kapının kilidi açıyordum. "Bir insan kendi evinin kokusunu alamazmış," kapıyı açtım. Ona dönerken kalbim ağrıyordu. "Bakalım sen yuvamın kokusunu alabilecek misin?"
Adımını kapının eşiğinden attığında heyecan tüm bedenimi kapladı, içeriyi derin derin soluyup, burnunu saçlarıma gömdü usulca. "Senin gibi kokuyor,"
"Ben nasıl kokuyorum peki?" Kaşlarım çatılırken kafamı kaldırdım, uslanmaz gülümsemesi dudağının kıyısından göz kırpıyordu. "Yuvam gibi."
Dudaklarımı dudaklarına bastırıp hızla çekildim. "Kaçamak cevapları sevmem Eliyas," kahkaha atarken ellerini cebine koydu. "Benimle oynama." Kapıyı kapatıp, atölyenin içinden gezinmesini izledim. Heykellere kuş tüyüne dokunur gibi hassastı, tabloları uzunca seyrediyor her şeyi ilk defa görüyormuş gibi dikkat ediyordu. Eliyle Gail Potocki'nin tablosunu gösterirken bana döndü. "Bunu ilk defa görüyorum, yeni bir kopya mı?" Yanına ulaşıp, tablonun üstünde elimi gezdirdim.
"Göğsünde mahşeri taşıyan kadın," homurdandı. "Daha çok ayçiçeği bahçesi taşıyor gibi." Ona aldırmadan konuşmaya devam ettim, "Ayçiçeklerinden akan kan, mahşer günündeki acıları temsil ediyor. Yani ölümü öldürmek gibi bir şey bu," kollarımı beline sarıp, kafamı geniş göğsüne yasladım. "Ölümle yüzleşmek."
Ellerini saçlarımın arasına daldırıp, kafama masaj yaparken nazikçe hareket ettirdi. "Ölümle yüzleşemeyecek kadar gençsin, onu es geçecek kadar korkusuz." Elini çeneme götürüp, ona doğru kaldırdı. "O yüzden ölümden bahsetme, onu yok say sevgilim."
Dudakları tek bir nefes uzağımdayken kapı çaldı, yumruk sesi ikimizinde tüm dikkatini alırken, kollarının arasından sıyrılıp kapıya yöneldim. "Çocuklardır, daha kimse burayı bilmiyor." demesine rağmen kapıyı açtım. Kimse yoktu, ne bir ses ne bir görüntü. Ayağım eşiğin önündeki şeye takılınca kafamı indirip, önümdeki engele baktım. Orta boylarda ağzı sıkıca bantlanmış kutunun üstünde adım ve bilgilerim yazıyordu. Arkamda varlığını hissettiğim Eliyas ilgiyle bana doğru eğilirken, "O ne?" Diye sorup, kapının dışından etrafa bakındı. Omuz silkerken konuştum, "Muhtemelen sipariş ettiğim biblolardan biridir." Kapıyı kapatıp, kutuyu kapının ağzına bıraktım.
Eliyas belime sarılmış bir halde elindeki telefona bakıp, huzursuzca kıpırdandı. "Gitmem lazım, yarın uğrarım." İstemsizce kafamı geriye atıp, saçlarımı çenesine dayadım. Varlığını hissetmek, içimi huzurla dolduruyordu. Güven veriyordu. Kafasını eğip yüzümün her yanımı öpmeye koyuldu, aldığı nefes, soluduğu hava olmak istedim. Yanağıma kondurduğu son öpücük bir süre varlığını korusa da o gittiğinde yok olmuştu bile. Eliyas'ın işinin hem bu kadar düzenli hem de düzensiz olması rahatsız ediciydi. Varlığı gibi yokluğu da alışılmadıktı. Kapının önündeki kutuyu sivri tırnaklarımla deşip, açtığımda beni karşılayan kağıt parçalarına sarılmış zamanın ötesinden gelen anılarım oldu. Akif Eymen ve benim elim, çimentoyla kalıplamış, avuçlarımın arasında duruyordu. Parmağımızdaki yüzükler bile varlığını koruyordu. Bir zamanlar her şeye umursamaz olan düşüncelerimiz ciddileşmiş, ince alyans parmağımızda son bulmuştu. Belki de bizi korkutan buydu. Ciddiyet. Her insan sorumluluk alamazdı, hele ben. Asla. Ömrümü sorumluluklarımdan kaçarak geçirmiştim, evlilik kelepçeydi, alyans ise... Bir nevi tasma.
Kapı tekrardan çaldığında elimdekini bırakmayıp, oturduğum yerden kapının koluna uzandım. Görüş açımı dolduran uzun bacaklar ve tek çizgi ütülü siyah pantolon oldu. Gözlerim yavaşça yukarı doğru tırmanırken, benimsediğim, unutamadığım görüntü karşımda son buldu. Akif Eymen, kafasını eğmiş bir bana bir de elimdekine bakıyordu. Gözleri donuk, dudakları ise dümdüzdü. Ne bir ifade ne bir mimik.
Sadece o ve,
Kayıpları.
Yıkımları.
Geçmişi.
Asla olmayacak geleceği.
Bana bakıyordu.
~
Bölümü nasıl buldunuz??
'Botanica 23,' Gail Potocki tarafından yapılmıştır.