Çadırın içinde bağdaş kurup oturan iki kadın sessizdi.
Rüya, tavanın içindeki kestaneleri eliyle ayıklayıp bir kenara koyuyordu. Dila'nın sonunda dayanamayarak yiyeceğini biliyordu, bu yüzden ısrar etmemişti.
Dila saatlerdir ağlıyordu ve Rüya sadece yanında oturup beklemişti. Sessizce. Sabırla.
"Dilam! Bak kuzum, için dışına çıktı artık. Dört saattir tek kelime etmeden ağlıyorsun. Ara verirsin diye bekledim. Farkında mısın? Burnun bile akmıyor artık... Düşün, o bile tükenmiş."
Sözlerini hafif bir şakayla süslemeye çalıştı ama Dila’dan yine bir tepki gelmedi.
Sonunda Dila konuştu:
"Nasıl hanımağa olacaksın ki? Hem... sen bir adamla yaşayamazsın. İlk geceden öldürürsün adamı."
Rüya, arkadaşının sessizliğini bozmasına sevinmişti. Elindeki kestaneyi ağzına atarak ona biraz daha yanaştı.
"Ben geçen yıl bunları araştırmıştım. Aslında hep araştırıyordum da, neyse... Zahidoğulları, Mardin’deki aşiretlerin neredeyse kanun koyucusu gibi bir şey. Kim ne sorun yaşasa, soluğu onların yanında alıyor.
Askeriyeyle araları müthiş. Ben şimdi desem ki 'bu adamlar cinayet işledi, ekibi alıp gidiyorum,' yukarıdan anında emir gelir, önüme geçerler. Siyasi bağlantıları da çok güçlü. Üstelik Dubai ve Katar’da deli gibi yatırımları var.
Yani anlayacağın, ben bir asker olarak bırak konağa girmeyi, önünden bile geçemem."
Dila başını hafifçe çevirip göz ucuyla ona baktı.
"Bu yüzden hanımağa olarak gireceğim diyorsun, öyle mi?"
"Aynen öyle." dedi Rüya, gururla sırıtarak.
Dila, tek kaşını kaldırarak ona baktı.
"Kiminle peki?"
"Kim olacak, Yunus’la!"
Gülümsemesi daha da yayıldı.
"Görsün bakalım evliliği..."
Dila'nın kaşları çatıldı.
"İyi de... bu nasıl olacak?"
Rüya, Dila’nın ilgisinin arttığını fark edince eline bir kestane tutuşturdu. Dila da farkında olmadan yedi.
"Var bir planım..." dedi Rüya gizemli bir tonla.
Anlatmaya başlarken, bir yandan da Dila’ya yavaş yavaş bir tava dolusu kestaneyi yedirmeye devam ediyordu.
*********
Sabahın ilk ışıkları çadırın üzerine düşerken, Dila ve Rüya sessizce valizleri toparlayıp dışarı çıktılar. Her şey hazırdı. Geriye kalan tek şey, Dila’nın arabaya binip yola çıkmasıydı.
"İlk önce Gürcistan’a gideceksin. Sınırda seni bir Rus askeri, Sergei karşılayacak. Yanında her zaman Viktor olacak. Moskova’ya vardığında, en az bir iki hafta orada kalman gerek. Japonya’ya gitmek için işlemlerin ancak o sürede tamamlanır. Zaten Japonya’ya ulaştığında... öğrenseler bile gelemezler, gelseler bile bulamazlar."
KORLU Aşireti’nden üç kişi öldüğü için, Dila’nın peşine çok düşmeyeceklerdi. Rüya’nın tek amacı, ne olursa olsun Dila’yı uzak bir yere göndermekti. Onun hayalini kurduğu Asya mutfağında başarılı bir aşçı olmasını istiyordu.
"Tamam." dedi Dila kısaca ve arkasını dönüp arabaya yöneldi.
"Sarılmayacak mısın?" dedi Rüya, ardından sessizce.
Dila, arkasını bile dönmeden yanıtladı:
"Rohat’ın ve soyunun yerle bir olduğunu duyduğumda düşünürüz."
Sonra zırhlı araca binip kapıyı kapattı.
Dila, hâlâ ailesinin ölümünden hem Rüya’yı hem de kendisini sorumlu tutuyordu. Rüya ise bu tavrı anlayışla karşılamaya çalıştı. Sadece arkasından hafifçe gülümsedi… Yoksa gözyaşlarını tutamazdı.
Zırhlı araç hareket etti. Toz bulutları arasında gözden kaybolana dek, Rüya yerinden kıpırdamadan onları izledi.
"Hanımağa ha!" dedi Barlas, elleri cebinde, Rüya’nın yanına gelip durarak.
"İyi olacak mı dersin?"
"Olacak." dedi Rüya başını sallayarak. "Viktor çok iyi biridir. Rusya’da ailesiyle birlikte Dila’yı en iyi şekilde ağırlayacaklar."
Sözleri kararlıydı ama içinde bir burukluk vardı. Başını eğdiğinde yüzünde belli belirsiz bir suçluluk gölgesi gezindi. Dila’yı tek başına göndermenin ağırlığını taşıyordu. Ama burada kalmak zorundaydı. Çünkü artık konaktaki oyuna sadece saatler kalmıştı.
"Ne yapacaksın şimdi?" diye sordu Barlas, şaşkın ama temkinli bir sesle.
"Yapacağız diyeceksin."
Rüya, başını yana eğip Şirince bir bakış attı.
"Yine mi?" dedi Barlas, iç geçirerek.
"Yüzbaşım, son kez!"
Rüya, ondan kaçan bir adamın peşine düşer gibi hızlı adımlarla yürümeye başladı.
"Olmaz!" diye seslendi Barlas arkasından.
"Ya sadece 'gizli görev' dersiniz," dedi Rüya, durmadan.
Barlas, bir adım sonra yerinde durdu.
"Sadece ben değilim ki... Bütün tabur mu?"
Rüya hafifçe duraksadı, sonra başını çevirip ciddi bir tonla konuştu:
"Yüzbaşım, şöyle ki... aslında ben Yunus'la evlenmeyeceğim."
Barlas’ın kaşları çatıldı.
"Kiminle?"
"Dağhan Zahidoğlu ile."
Barlas, ona bir süre bakakaldı.
"Dalga mı geçiyorsun?"
"Ciddiyim."
"Dağhan İstanbul’da ama," dedi Barlas, hala olayı kavramaya çalışarak.
Rüya, üşüyen ellerini montunun cebine soktu.
"Geliyor."
"Nereden biliyorsun?"
"Şu Alfa’ya kemik aldığım kasap var ya, Hasan abi. İşte o yazmış. Midyat çalkalanıyormuş. Korlu Aşireti’nden üç kişi ölünce mevzu kan davasına döndü. Bütün aşiretler toplanacakmış. Muhtemelen Yunus'u ortadan kaldıracaklar. O yüzden Dağhan geri dönüyormuş."
Barlas başını iki yana salladı.
"Kızım, bu Dağhan bütün aşirete rest çekmedi mi? 'Ben sizi tanımıyorum' diye Midyat meydanında bağırmadı mı?"
"Evet, öyle oldu. Ama Rohat Ağa soyunu kimle sürdürecek? Yunus giderse, elde sadece Dağhan kalıyor. Aşiret, mecburen onun her dediğini yapacak. Eğer Dağhan dedikleri gibi ‘adam gibi bir adamsa’, ben onun aklını çelip bu kan davası, töre, berdel... ne bok varsa vereceği tüm kararları etkileyebilirim. O sırada da Zahidoğulları'nın tüm pisliklerini belgelemem gerek."
Barlas’ın yüzü sertleşti.
"Sence buna izin verirler mi? Kızım, askeriye 2015'te onlarla terörle mücadelede birlikte çalıştı. Bütün teröristlerin yerlerini onlar bildirdi. Bu adamlara ajan sokmamıza izin verirler mi sanıyorsun?"
"Ya kızma hemen!" dedi Rüya, biraz sesini alçaltarak.
"Zahidoğlu konağına gittiğimi söylemeyeceğiz ki! 'Teröristlere silah yardımı yapan bir yapıdan şüphelendiğimi ve onu ortaya çıkarmak için gizli göreve çıktığımı' bildiririz. O kadar."
"Buralar ne olacak, Rüya?" diye sordu Barlas, gözlerini çadırın olduğu yöne çevirerek.
"Arada gelmeye çalışırım." dedi Rüya, omuz silkip.
"Kolaydı tabii... Hanımağa kafasına göre dışarı çıkacak. Buna izin verir mi kocan?"
"Ayyy! Yüzbaşım, hemen ‘kocan’ demeyin ya, daha alışamadım!"
Alayla güldü, ama içinde garip bir tedirginlik vardı.
"Yok yok, o konuya gelelim. Gerdekte ne yapacaksın sen bakayım?"
Rüya, adamın bu kadar pat diye söylemesine önce gözlerini kocaman açtı, sonra onları kısıp Barlas’a kınar gibi baktı.
"Ne kadar kaba bir cümle! Size ne benim gerdeğimden?"
"Sen Dila’ya diyordun hani; ‘tanımadığın adamla şöyle olur, böyle olur’ diye. Aynısını şimdi sen mi yapacaksın?"
"Benim durum farklı." dedi Rüya, sesinde bir savunma havası vardı. "Kimseyi sevdiğim yok, etmediğim yok. Ne yapacağım, bekaretimi ahirete mi götüreceğim yani? Görevse görev... o gözle bakarsam bir şey olmaz."
Barlas başını iki yana salladı.
"Sen gerçekten... normal değilsin, Rüya."
"Biliyorum."
Kıkırdayarak cevap verdi Rüya.
"Ne zaman peki?"
"Bu gece. Dağhan akşam on gibi Midyat’ta olacakmış. Biz, ne olur ne olmaz, dokuzda yerleşiriz."
Barlas gözlerini kısmıştı.
"Sen bunları ne zaman düşündün?"
Rüya, küçük bir gülümsemeyle, "Dila ağlarken." dedi.
Barlas bir an durdu, sonra bozulmuş yüz ifadesiyle gülmeye başladı.
Rüya da kahkahasına eşlik etti. Sessizlikte yükselen bu kahkahalar, biraz gerginliği biraz da korkuyu dağıtıyordu.
*****************
"Hazır mısın?"
"Hazırım, Yüzbaşım."
Rüya, uzun kabanına iyice sarınmıştı. Hava öylesine soğuktu ki... Bir saattir, Dağhan’ın arabasının Midyat’a girişini bekliyorlardı. Birkaç asker, sivil kıyafetlerle çevreye dağılmıştı, nöbettelerdi. Dağhan’ın geldiği bildirildiği an plan başlayacaktı.
"Yüzüm nasıl? Kötü görünüyor mu?"
"Fazlasıyla. Hayır yani, bana da kendini dövdürdün ya!"
"Görev bu, olur öyle. Kendini kötü hissetme Barlas. Hem... fena mı oldu, bütün hıncınızı aldınız benden. İnandırıcı olmak gerekiyordu. Dağhan’ı en zayıf yerinden vuracağız."
Dağhan’ın Midyat’tan ayrılma sebebi yıllardır konuşulmuyordu ama herkes biliyordu. Evli kız kardeşinin üstüne kuma getirileceği söylentileri yayılınca Dağhan çıldırmıştı. Kardeşini o evden almak istemişti ama töre izin vermemişti.
Kız kardeşinin adı Esra’ydı.
Esra, o utançla yaşamaya dayanamadı. Üstüne kuma getirildiği günün gecesinde... intihar etti.
O günden sonra Dağhan, sadece Midyat’ı değil; töreyi, aşireti, soyunu, adını her şeyi reddederek İstanbul’a taşındı. Dedesi Şahan Ağa ve babası Şiyar Ağa ile iş ortaklığı hâlinde ilişkisini sürdürse de mümkün olduğunca yüz yüze gelmiyordu. Onlar artık sadece kâğıt üzerindeki bağlardı.
Rüya’nın askeri kimliği bu görevin en gizli kısmıydı.
Bu nedenle kendini Nazya BUDAK adıyla tanıtacaktı. Dağhan’ın hayatına bu sahte kimlikle girecekti…
Midyat’ın sokağına giren Dağhan, özlediği toprakların karanlık sokaklarına göz gezdirdi. Üç yıl önce yemin etmişti; bir daha bu memlekete adım atmayacaktı.
Ama babası Şiyar Ağa ve dedesi Şahan Ağa öyle bir baskı kurmuşlardı ki, geri dönmekten başka çaresi kalmamıştı.
Töre, Yunus’un kanı ile davanın kapanacağını söylüyordu. Zahidoğlu hissedarının en büyük payına sahip olan Dağhan’ın dönüşü, neredeyse zorunlu hâle gelmişti.
Radyonun sesini kısarken karanlık yolda ağır ağır ilerliyordu. Tam solunda, görüş alanının kıyısında bir hareketlilik hissetti. Refleksle ayağını frene hafifçe bastı. Yavaşladığında karla kaplı tarladan bir kadının koşarak çamurlu yola fırladığını gördü.
Kadın dermansız ve korkmuş görünüyordu. Farların ışığıyla gözlerini kapatmaya çalıştı. Yüzü kan içindeydi; saçları ıslak, üstündeki beyaz elbise çamurla kirlenmişti. Ayakları çıplaktı. Arabaya doğru adım atarken yalpaladı.
Dağhan, tereddütsüz arabayı kenara çekip hızla dışarı fırladı.
“İyi misiniz?”
Tok ve derin sesi, boşluğa çarparak yankılandı.
Kadın cevap vermedi, sadece yerinde öylece durdu. Dağhan ona doğru adım attığında, kadın bir anda yere yığıldı. Karla karışık çamurlu yola saçları yayılmış, gözleri yarı açık kalmıştı.
Adam koşarak yanına gitti, başında eğildi. Ona dokunmadan önce bir an tereddüt etti.
“İyi misiniz?”
Kadın dudaklarını araladı.
“Y… yardım edin…” diye fısıldadı.
Dağhan hemen kadının omzundan tutarak yavaşça kucakladı. Elbisesindeki çamur, onun siyah takım elbisesine bulaşırken bu detay umurunda bile değildi.
“Bekleyin, hemen ambulans çağıracağım!”
“O-olmaz... öldürür beni!”
Kadının sesi o kadar güçsüzdü ki, Dağhan kelimeleri zor duydu. Ne yapacağını bilemeden etrafına bakındı.
“Bir tanıdığınız var mı? Onu arayalım.”
“Yok... kimsem yok. Sadece... Azrail’im var.”
Kadının sesi titriyordu. Dağhan’ın içinden bir şey koptu.
“Bunu size o mu yaptı?!”
Sesindeki öfke, kadının yarı kapalı gözlerinde bir anlık kıpırtı yarattı.
“E-evet... Peşimde. Ne olur... kurtarın beni. Ölmek istemiyorum…”
“Kimsin sen?”
Kadının yüzüne dikkatle baktı, aşinalık aradı ama belli ki buralı değildi.
“Nazya.”
Kadın bu ismi fısıldadıktan sonra gözlerini kapadı, başı Dağhan’ın koluna yığıldı.
Dağhan, kısa bir bakışla onun bıçak ya da ateşli silah yarası taşımadığını fark etti. Acil müdahale gerektirecek bir şey yoktu ama hastane seçeneğini yine de geriye attı. Bu kadının peşinde bir bela olduğu açıktı.
Hiç tereddüt etmeden, 2.18 boyundaki bedeniyle onu kucağına aldı. Kadın hafif değildi ama Dağhan için ağırlığın bir önemi yoktu. Omzuna yaslanan bu sessiz bedenle birlikte, artık o gece sadece planlar değil, kader de yön değiştirecekti.
Beyaz elbisesi diz kapaklarından yukarı kıvrılmıştı, Dağhan onu arabaya bindirdiğinde üstüne arka koltukta duran kabanını örtmüştü. Hemen arabaya binerek konağa değilde ona ait olan bağ evine sürdü. Kadın buz gibiydi , soğuktan ölmemesi için arabayı olabildiğince ısıtmıştı.
Arabasına bağlı telefonundan birini aradığında Rüya yani sahte kimliği ile Nazya, konuşulanları duyabiliyordu. Dağhan, bağ evine bir doktor tanıdığını çağırmıştı.
Gelir gelmez yaşadığı aksiliğe küfür ederken yanında yatan kadına baktı Dağhan... Kötü görüntüsüne hafif alnını kırıştırdı ve yola dönerek daha hızlı sürmeye başladı.
Neden ona bu denli yardım ettiğini bilmiyordu genç adam. Bu zavallı görüntüye karşı koruma iç güdüsünün devreye girdiğini düşündü.