5.BÖLÜM

2188 Kelimeler
Yemek boyunca Nazım Bey'in isteği üzerine sessiz kalmıştım. Yaşlı kurdun tahminleri doğru çıkmıştı. Ortaklık yapacağı bu dört adam, ürünün çok kâr getireceğini bildikleri için ilgilenmiyormuş gibi davranarak daha çok kâr alma peşine düşmüşlerdi. Ne demişler; tüysüz itte bit, bu gâvurlardan da yiğit olmaz! Adamlar çakallık peşinde, Nazım Bey'i baskı altına almaya çalışıyorlardı. Ben size patroncuğumu yedirir miyim? Aralarındaki muhabbeti çaktırmadan Nazım Bey'e aynen aktarıyordum. Patronum sonunda istediği kâr payını almış, el sıkışmışlardı. Ben de o ara çaktırmadan iki paşazadeye göz ucuyla baktım. Ey yumurtaya can veren Allah'ım! İkisi de karizma yapacağız diye kasılıp durmaktan başka bir halta yaramıyor ya. Ulan bunların her gün arkasına geçip... tövbe, yani ruhları duymaz. İşim bittiğine göre artık kalmam yersizdi. Bu yüzden kalkmak için Nazım Bey'den izin istedim. Nazım Bey ise, "Peki kızım, Hikmet seni bıraksın. Bu akşam için de çok teşekkür ederim, yine işi kurtardın," dedi. Nazım Bey'in sözleri beni gururlandırmıştı. Utanarak, "Rica ederim, görevim efendim," dedim ve oyalanmadan masadan kalktım. Fakat nedense sapık İtalyan ben kalkınca o da ayaklandı; tercümanı aracılığıyla gitmeden benle dans etmek istediğini söyledi. Hiç istemesem de önemli bir ortak olduğu için kıramadım maalesef. Fakat yüzsüz herif elimden tutup piste doğru yürürken içime düşecek gibiydi. Dans etmeye başladık. Kısa süre sonra İtalyanca bana dilini bilip bilmediğimi sordu. Ben herhalde yaptığımız oyunu anladı diye düşünüp panikledim. Yine de safa yatıp anlamıyorum der gibi başımı sağa sola sallayınca, o da pis pis gülüp sapıkça sözler sarf etmeye başladı. Kırklı yaşlarda bir adamdı. Azgın herif gözümün içine baka baka "Senden çok hoşlandım. Seninle bir gece geçirmek isterdim. Sana öyle yapardım, böyle yapardım," diye fantezilerini saydırıyordu it. Normal şartlarda olayları akışına bırakır; önce öfkemi güzelce kusar, ağzıma gelen küfürleri sayıp saydırır, adamı da döverek hastanelik ederdim. Yani başka bir deyişle bu geceyi bok eder çıkardım. Fakat Nazım Bey'in işi bozulmasın diye anlamazlığa vurup, dişlerimi sıkarak içimden küfür ede ede gülümsedim sapık herife. Yüz ifademden anlamış olacak ki yanımıza Yiğit geldi. İngilizce adama benimle dans etmek istediğini söyledi. Yüzü düşen İtalyan isteksiz bir halde, ahtapot gibi sardığı belimi bırakmak zorunda kaldı. Giderken de tekrar elimi tutup öpeceğim diye yine bildiğin yaladı yavşak herif. Bıraksam adam beni ayakta götürecek yani! Yiğit elini uzatınca dans etmeye başladık. Ama nedense saçma bir şekilde içimden, *'Ya bu uşak bu kadar uzun muydu? Sulak yerde mi yetiştin be oğlum? Yakından da bayağı yakışıklıymış hani,'* diyerek geçirmeye başladım. Yiğit ise yüzüme bakıp aynı "dünyayı kurtaran adam" havası ile, "Bu iyiliğimi unutma kuzu kafa, sıkıldığını anladım ve seni kurtarmaya geldim," dedi. Valla haklıydı; biraz daha adamla dans etsem şalterleri attırıp, Nazım Bey'in hatırı falan demeden adama bende aklımdaki dayak fantezilerini uygulamaya başlayacaktım. Ama yine de iyice şımarmasın bay ego diye, "Ben kendimi kurtarırdım Yiğit Bey. Asıl o Nazım Bey'e dua etsin, yoksa soluğu acilde alırdı yaşlı sapık," dedim. Dediğimle Yiğit'in kaşları saniyesinde çatılarak, "Nasıl yani, ne dedi piç kurusu? İş yapıyoruz diye sana sarkabileceğini mi zannetti adi herif? Ben şimdi..." dedi ve masaya doğru gitmeye niyetlendi. Tabii ben de hemen Yiğit'i kolundan tuttum. İçimden *'Yerim senin havanı, artiste bak,'* derken, "Saçmalamayın, işi berbat edeceksiniz. Bu iş şirket için önemli Yiğit Bey, babalarınız zor durumda kalacak. Hem ben aşırı rahatsız olsaydım, o adam şu an iki ayağı üzerinde yürüyüp gidemezdi," dedim. Söylediklerim Yiğit'e ilginç gelmiş olacak ki saniyesinde durup merakla yüzüme bakmaya başladı. "Nasıl yani?" "Şöyle yani Yiğit Bey; yürüyecek sağlam ayak bırakmazdım. Yani o kadar çok rahatsız olsaydım onu evire çevire döver, hastanelik ederdim," dedim. Fakat sözlerime pek inanmış gibi değildi. Yüzünde yarı dalga yarı "hadi canım" ifadesi oluştu. Bıyık altı gülüşüyle de, "Desene sana laf atarken artık iki kere düşünmek lazım," dedi yarı alayla. Ki gerçekten öyle olduğunu bilseydi böyle gülemezdi! Müzik bitince dansı bırakıp masaya doğru ilerledik. Ben izin isteyip gidecekken bu sefer Mert beni hayrete düşürerek, "Bir saniye sekreter hanım, benim de işim var çıkacağım, sizi ben bırakırım," dedi. Allah Allah, öleceği haberini aldı herhalde; beni bırakmak istediğine göre! Yalnız bu sözle nedense Yiğit'in yüzü asıldı. Yarı şaşkın halde, "İşin mi var? Daha önce bahsetmemiştin," diyerek sordu. Mert ise imalı bakışlar atıp, "Şimdi belli oldu," deyip lafı uzatmadan hızla bana döndü: "Hadi çıkalım Ebru hanım." İlk kez kuzu kafa yerine Ebru! Yok, adam kesin gidici... Gıcıktı fakat yakışıklıydı be, neyse sulanma kızım! "Peki Mert Bey," deyip sesimi çıkarmadan peşi sıra ilerledim. Restorandan çıktık, kapı önünde valenin arabayı getirmesini bekledik; tabii bu arada Mert efendiden çıt çıkmıyordu. Araba beş dakika içinde geldi. Üstü açık, siyah, lüks spor bir arabaydı. Aşağısı olmaz tabii zengin bebeler! Arabaya biner binmez yine hiç konuşmadan gaza yüklendi, tabii yüklenmesiyle araba büyük bir sesle yol almaya başladı. Yolda omuzlarım açıkta olduğu için dayanamayıp, "Üstü kapatabilir misiniz?" diyerek sordum. Sordum da, o küfür algıladı herhalde! Sinirli bir halde önüne bakmaya devam edip, "Kapatmak istesem niye üstü açık araba alayım?" deyip beni tersledi. Bir derdi olduğu belliydi, o yüzden dayanamayıp alaycı bir ses tonu ile, "Tavşan dağa küsmüş, bu duruma üzülen dağ kendini sigaraya vermiş; hatta dumanlı dağlar lafı buradan gelir, bilir misiniz Mert Bey?" dedim. O ise anlamayan şaşkın bir ifade ile bana bakmaya başladı. "Ne demek istiyorsun sen?" "Yani ne derdiniz varsa söyleyin diyorum, trip atmanıza gerek yok diyorum. Yani bilmeden yanlış bir şey mi yaptım diyorum Mert Bey?" dedim. O ise bana bakıp "sen kimsin" der gibi bir gülüş attı pis! "Ne derdim olacak? Çok güzel bir gece, büyük bir iş aldık, sekreterim bile mutlu. Tabii nasıl olmasın, erkekler etrafında dönerken..." Nasıl yani, ne alaka şimdi? Bu adam bana ne demeye çalışıyor ki, kıskandı mı yoksa? Yok artık! "Sizi bilmesem kıskandınız diyeceğim ama..." Yok devenin nalı, ben ne saçmalıyorum ya? Adam iki boyandı diye bir gecede sana aşık oldu kızım değil mi, çık canım o hayal dünyasından! Haliyle tuhaf tuhaf gülmeye başladı, abartılı ses tonuyla da, "Yok artık! Niye kıskanayım, bunun için bir sebep mi var? Hem de seni?" deyip gülmeye devam etti. Mors oldum resmen! Ama durumu kurtarmam lazım. "Ben de onu diyorum zaten, yok," dedim. O ise aniden alaylı bir şekilde gülmeyi bırakıp, "Yiğit'le ne konuşuyordunuz?" diyerek sordu. Hayda, ya kafa bırakmadı bu adam bende! Bir de kadınlar anlaşılmaz denir. "İtalyan hakkında, niye?" "Sadece o mu?" Yok, bir de adama aşkımı ilan ettim tövbe! "Evet, niye soruyorsunuz?" "Yemedim" der gibi daha çok gaza bastı öküz. Tabii bu yüzden ben de daha çok üşümeye başladım. Hay içine ettiğimin arabası, totom dondu resmen! Allah'tan dişlerim takırdamaya başlayınca sonunda imana gelip arabanın üzerini kapattı gıcık herif. Fakat yine de müsait bir yerde durmasını söyledim. Fakat o, "Daha evine gelmedik," deyince suratım sinirliden şaşkın emojiye döndü resmen. Saniyesinde, "Nasıl yani, siz benim evimin nerede olduğunu biliyor musunuz?" diyerek sordum. Fakat o sanki gayet normal bir şey söylemiş gibi, "Evet, niye?" diyerek karşılık verdi. "Ben de onu söylüyorum Mert Bey, niye?" "Eleman kayıtlarını okurken gördüm." "Ve aklınızda tuttunuz?" Yine gayet normalmiş gibi, sakin ses tonu ile "Evet" demez mi, ben de yedim değil mi? "Demek ki göründüğünüzden daha zeki birisiniz ha." UPS! Bu içten olacaktı... Lafımın üzerine ani bir fren yaptı ve hızla bana döndü. Gözlerimin içine öfke ile bakarak, "Sen nasıl bir kızsın? Seni kovmamdan hiç mi korkmuyorsun kızım sen? Neyine bu kadar güveniyorsun?" dedi höykürerek. Tabii benim gözler saniyesinde fıldır fıldır dönmeye başladı. Tamam, babam zengin biri fakat babam eve geri dönmezsem beş kuruş vermeyeceğini söyledi. Ve ben de tekrar babamın baskısı altına girmek istemiyorum. Kendi hayatımı kendim yönlendirmek istiyorum ve bu yüzden de bu işe ihtiyacım var. Of, şu an içimde aşkı bulamayınca emmioğluna şarkı yazan Ferdi Tayfur çaresizliği oldu birden! Ne diyeceğimi bilemedim. Fakat kendimi de ezdirecek değilim ya bu gıcık herife! "Doğru, patron sizsiniz Mert Bey ve benden başından beri rahatsız olduğunuz çok belli. Bu yüzden yarın istifa mektubumu masanıza bırakırım Mert Bey," dedim. Ama tabii ki blöftü. Fakat adamdan tık yok! Burada, *"Durun Ebru hanım, sizin gibi zeki elemanı kaybetmek istemiyorum. Lütfen işi bırakmayın,"* demesi gerekiyordu. Fakat sadece yüzüme bakmaya devam ediyordu ruhsuz herif. "Peki Mert Bey, ben ineyim o zaman kendim giderim." Bunu da yemezse bittim ben! Ulan yine ayarsız davrandım ya... Etrafı inceledim de pek bir tenha geldi burası gözüme. Kızım madem hava yapacaktın, işlek bir caddede yapsana! Bazen mala bağlıyorum hakikaten, zeki elemanmış... Geriye dönüp kapının kolunu tutana kadar adamdan hala daha tık yoktü. Ama kapıyı açmamla "Hey kuzu kafa" deyişiyle, içimden zafer çığlıkları atmak istedim. *'Evet, işte bu!'* Ama yine de geriye mağrur bir şekilde döndüm, haliyle bendeki hava bin beş yüz! Pişman oldu tabii kafası ile... Mert'in yüzüne büyük bir ego ile bakıp, "Efendim Mert Bey, iş içinse kararım kesin, istifa mektubumu yarın masanıza bırakacağım," dedim. Evet, sıra sende, burada yalvarman gerekiyor, bekliyorum. Tabii bunlar içimden geçiyor. "Çantanı unutma diyecektim." "Haaa! Çanta mı?... Şey... Çanta tabii, çantamı unutmayayım, eve nasıl giderim." Benim afallamış halim onu eğlendirmişe benziyordu; yüzünde anında gıcık bir gülümseme oluşmuştu. Ben arabadan indiğimde bile sırıtıyordu salak. Tabii sonra bastı gitti ya öküz! Gecenin bir vakti beni sokağın ortasında, üstelik üzerimde gece elbisesi ile balosunu kaybetmiş Külkedisi (Sindirella) gibi bıraktı gitti hem de. Haziran ayında olmamıza rağmen gece ayazı basmaya başlamıştı. Totom dona dona yürümeye başladım. Çantamdan telefonumu çıkardım. Ellerim soğuktan titrediği için rehbere girecekken yanlışlıkla telefonun kamerasını açtım. Kendimi ön kamerada görünce de sitemli ses tonuyla kendi kendime saydırmaya başladım: *"Sana bu yapılanlar az bile kızım! Hem adamın arabasına biniyorsun hem de adama arabasında artistlik yapıyorsun, of ya!"* Şu an düğün sonrası güvende olsun diye altınlarını kaynanasına bırakıp bir daha geri alamayan gelinin hüznü var üzerimde! Ne yapacağım ben şimdi, buradan ne otobüs ne de taksi geçer. Zaten taksi parası da yok yanımda. Küçük Emrah gibi arabeske bağlayacağım şimdi, acıların çocuğuyum... Allah'tan mantığım hemen devreye girdi. Hemen Zeynep'i aradım fakat açmadı yelloz! Mesaj atmayı da hiç sevmem; ulan adamlar 3000 yıl önce üşenmemiş çiviyle duvara yazı yazmış, ben dokunmatik ekranda mesaj yazmaya üşeniyorum. Adamlar beni görseydi eğer kesin kemikleri sızlar, kahırlarından tekrar ölürlerdi. Zar zor mesajı çektim fakat ses yok kızda. "Tavuk yine erkenden yattı herhalde." Mecburen yere oturup sıradaki arayacağım kişiyi düşünmeye başladım. Fakat daha bulamadan telefonum çaldı. Numarayı tanımasam da açtım. Duyduğum ses ise beni şaşırtmıştı: "Kuzu kafa." Hay senin kuzu kafana! Küfür etsem yeri bu adama fakat denize düşen yılana sarılır, mecburen alttan alacağız. "Buyurun Mert Beycim." Birkaç saniye sessizlik oldu. "Ebru hanımla mı görüşüyorum?" Yok ebenle, tövbe! "Evet Mert Beycim, niye?" Yalnız ağzımı yaymaktan yanaklarım kasıldı. Yalakalık meğer ne zor zanaatmış! Bir daha şirketteki yalakara mani vermeyeceğim, adamların işi zormuş meğer. "Evet, benim." "Hayırdır, bir derdin mi var senin?" Gülme sesi mi lan o? Ulan hem yol ortasında bırak git, bir de derdim mi varmış! Dalga geçiyor pis herif. Dişlerimin arasından sinirli bir ses tonu ile, "Yol ortasında kalmak dışında mı? Yok, gayet iyiyim Mert Bey," dedim. Ses tonum sopa olsaydı, kafasını çoktan yarmıştı gereksizin! Ulan totom dondu, şekil yapacağım diye bir karış topuklu giydim ayaklarım ağrıdı, resmen ayaklarımı becerdi bu ayakkabılar. Bir derdim mi varmış! "Bana da öyle geldi, gayet rahat görünüyorsun. Yalnız benden sana tavsiye; yerde biraz daha oturursan motoru bozarsın." Bu son söylediği beni şaşırtmıştı. İçimden, *'Bu nereden biliyor ki oturduğumu, yoksa ermiş mi lan bu!'* diyerek söylendim. "Nasıl yani, siz benim..." dedim, fakat fazla geçmeden arabanın korna sesi ile tırsıp yerimden zıplamam bir oldu. Arkamı dönüp baktığımda ise Mert denen uyuzu gördüm. Tabii yüzündeki alaylı ifadesini ve maymun poposu gibi açıp sırıttığı ağzını da gördüm! Araba ile yanıma kadar yanaştı. Adam kim bilir kaç dakikadır arkada durmuş dalga geçiyor benle; muhtemelen yaptığı öküzlüğü fark etti, ondan geri döndü gıcık herif. "Hadi bin." Oldu, babanın uşağı var senin, "bin"miş! Emir de veriyor pis herif, yok bu kadar da ezilemeyeceğim. "Gerek yok, hava mis gibi, yürürüm ben." Mismiş... Totom dondu fakat o istedi diye binmeyeceğim o arabaya! "Saçmalama da bin hadi." Adamdaki öküzlüğün sınırı yok belli, insan bir kadınla böyle mi konuşur? "Niye, vicdan mı yaptınız? Gerek yok, ben başımın çaresine bakarım." Resmen geri zekalılarla mücadele vakfı gibiyim, hiç mi normali çatmaz bana! "Hadi bin, konuşmamız lazım." Ne konuşacaksın acaba? Çamaşır suyu gibi gıcık, bir haftada sinir sistemimi yıprattı resmen. "Eğer arabaya binmezsen, gerçekten kovarım seni!" deyince olduğum yerde duraksadım. *'Hımm bu resmen tehditle belden aşağıya vurmak oldu. Erkekliğin onda dokuzu kaçmakken ben de biraz alttan alabilirim zannımca.'* Kovma lafının üzerine maalesef totoma baka baka ayakkabılarımı çıkarıp arabaya şoför koltuğunun yanına oturdum. Fakat o zafer kazanmış gibi pis bir gülüş atınca elimdeki ayakkabıları camın önüne koydum, tabii anında tepki gecikmedi: "Hey insan ol azıcık, ayakkabı yeri mi orası senin? Leş gibi yaptın arabamı, çabuk temizle!" diye sinirli bir şekilde beni uyardı. Öküz! Şimdiye kadar ciddiye aldığım tek uyarı, kolanın üzerinde yazan "soğuk içiniz" uyarısıdır. Madem öyle, bak sana nasıl temizlenir göstereyim Mert efendi! Hemen ayakkabıları koyduğum yerden aldım elime, sonra da ayağımı yerden kaldırıp kirlettiğim yeri ayağımla silmeye başladım. Tabii saniyesinde Mert'in yüzü sinirden daha da kızarmaya ve suratıma gözlerini kısarak dik dik bakmaya başladı. Ben ise sırıtırken, "Ne... siz sil demediniz mi?" dedim yaptığım gayet normalmiş gibi. Tabii bendeki ağız Çarşamba pazarı gibi açık! Bu halim onu daha da deli etti. Fakat sakin olmaya çalışıp, "Ya azıcık kız gibi olmayı denesene! Kız dediğin biraz zarif olur, terbiyeli olur, kibar olur. Erkek Fatma gibi kızsın. Sen bu kafa ile evde kalırsın, benden söylemesi kuzu kafa," dedi. Ahanda bardağı taşıran son sözler! "Kız dediğin öyle olur, kız dediğin böyle olur... Çok biliyorsanız Mert Bey, kestirin de gösterin nasıl olur!" Utandı salak şey, adamdaki tek tepki: "__ Haaaa!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE