Hayatımdaki yeniliklerin hızına yetişemediğim bir dönemi yaşıyordum. Tuğrul, hayatıma ansızın girivermişti. Ve nasıl olduğunu bile anlamadan kendimi bir anda ona âşık ve evlilik teklifine de hiç tereddütsüz 'Evet' derken bulmuştum. Gerçek olamayacak kadar güzel bir rüyayı yaşıyordum âdeta. Bu kadar mutluluk fazla değil miydi? Çokluğundan şikâyet ettiğim yoktu kesinlikle fakat her an kötü bir şey olacakmışçasına tetikte beklemeden de edemiyordum. Çünkü hayat insana sonsuza kadar mutlu olma şansını vermiyordu. Çok karamsar düşündüğümün farkındaydım, fakat yakın zamanda en sevdiği insanlarden birini kaybetmiş birinin hayata bakış açısının güllük gülistanlık olması beklenilemezdi.
Tuğrul'la çay bahçesinde oturduğumuz günden bir hafta sonra kız isteme merasimi gerçekleşti. O gün sabah erkenden uyandığımda heyecandan yerimde duramaz bir haldeydim. Nuran teyzeyi ve Tülay'ı tanıyordum fakat Tuğrul'un babası Tufan amcayla ilk kez yüz yüze gelecektim. Heyecanımın büyük bir kısmı da bu yüzdendi.
Canım annem, her şeyin içime sinmesi için canla başla çalışmıştı. Ayrıca müstakbel görümcem Tülay da yardım elini uzatmaktan geri kalmamıştı. Zaten abisiyle olan durumumuzu öğrendiği andan beri ne kadar sevinçli olduğunu söylemekten kaçınmıyordu. "Biliyor musun, seninle ilk kez tanıştığımızda tam da ağabeyime göre bir kız demiştim içimden, ama beni yanlış anlarsın diye sana söyleyememiştim," demişti bir keresinde. Ailelerimizin evliliğimizi desteklediği gün gibi ortadaydı. Mutlu bir yuvanın temellerinin sağlam olması en başta anne-baba rızasını almaktan geçmiyor muydu? Arkamızda ailelerimiz olduğu müddetçe biz Allah'ın izniyle birlikte hep mutlu olacaktık. Endişelerim hâlâ yerli yerinde dursa bile buna yürekten inanıyordum.
Kız isteme merasiminde söz yüzüklerimizi Tuğrul'un babası Tufan amca takmıştı. Düşündüğümün aksine çok candan bir adamdı. Ve bana göre Tuğrul ile Tülay kesinlikle babalarına benziyorlardı. Nuran teyze konusunda hâlâ çekimserdim aslında. Kadının bir kötülüğünü görmemiştim fakat bazı sözleri bana göre kırıcıydı. Gelin adayı olarak karşısına çıktığım ilk gün, "Oğlum seni seçtiyse vardır elbet bir sebebi," demişti yüzüme karşı. Büyütülecek bir şey değildi belki ama içten içe bu cümlenin altında yatabilecek anlamlardan hoşlanmamıştım.
Sonraki günlerde de her şey çok güzeldi. Artık akşamları otobüs durağından eve kadar yürürken bana Tuğrul eşlik ediyordu. Hem de bu sefer hemen yanımdayken, eli de elimdeydi. Akşam vakitlerini bu yüzden daha çok seviyor ve iple çekiyordum. Sevdiğim adamla kısa da olsa yaptığımız sohbetlerin tadı başkaydı.
"Pazar günü ne yapıyorsun?"
Bakışlarımı yüzüne doğru çevirirken gülümsedim. "Bir planım yok."
"Güzel, çünkü ben ikimiz için güzel bir plan yaptım zaten."
"Ne planı peki bu?"
"Seninle sinemaya gideceğiz."
Küçük bir çocuğun aldığı bir hediyeye sevinmesi gibi sevinmiştim bu habere. Tuğrul'la daha önce çay bahçesinden başka bir yere hiç gitmemiştik. Onunla baş başa daha çok vakit geçirmeyi her şeyden çok istiyordum bu yüzden.
"Hangi filme?" diye çocukça bir neşeyle sordum.
"Seçimi sana bırakıyorum."
"Peki ya romantik bir film seçersem?"
"Karşı çıkmam."
"En sevdiğin tür ne peki?"
Sorumu duyduğu an Tuğrul'un dudaklarında bana göre muhteşem bir tebessüm belirdi. "Bunu söylersem kendi hoşuna gidecek bir filmi değil de, benim beğeneceğimi düşündüğün bir filmi seçersin."
Hafifçe güldükten sonra, "Beni bu kadar kısa zaman içerisinde nasıl bu kadar iyi tanıyabildin," dedim. Gerçekten zaman zaman bu duruma hayret etmeden duramıyordum. Sanki birkaç aydır değil de yıllardır birbirimizi tanıyor gibiydik.
Tuğrul yürümeyi bırakarak bana doğru döndü. O böyle gözlerimin içine uzun uzun her baktığında dizlerimin bağı çözülüyordu. "Her şeyden önce gönlüm seni tanıdı Nursena. Bu yüzden aklından geçen her şeyden anında haberim olur benim."
Son sözü yüzümdeki gülümsemenin büyümesine sebep olmuştu. "Ayağını denk al diyorsun yani. Senden hiçbir şey saklayamayacak mıyım yani ben?"
"Saklamayacaksın," dedi kendinden emin bir tavırla. "Canını sıkandan da seni mutlu edenlerden de ilk önce benim haberim olacak. Açıkça her şeyini benimle paylaşacaksın. Biz artık seninle bir yola çıktık. Ömrümüzün sonuna kadar hep en çok birbirimize güveneceğiz."
"Ben sana gerçekten çok güveniyorum."
"Ben de sana güveniyorum." Tuğrul'un dudaklarının alnıma değmesiyle gözlerimi heyecan içerisinde yumdum. O bana ne zaman böyle yaklaşsa bir süre nefes almayı unutuyordum. Gerçi bugüne kadar el ele tutuşmaktan öteye gitmemiştik, evlenene kadar da gitmeyeceğimizi biliyordum ayrıca. "Gözlerini kapat."
Şaşkınlıkla biraz geri çekildim. "Neden?"
"Sen söylediğimi yap."
Merakla olacakları beklerken gözlerimi kapattım. Sonra Tuğrul'un elimi tutup avcum yukarıya bakacak şekilde açtığını hissettim. Bir süre sonraysa hafif bir ağırlığı bıraktı avcuma. Gözlerimi açmadan bunun ne olduğunu çok iyi biliyordum. "Ya ama olmaz ki," diye mızıldandım iç çekerek. Sonra gözlerimi açıp Tuğrul'un yine benim için getirdiği çikolataya baktım. "Sen böyle yapmaya devam edersen gelinliğin içerisinde ince ve zarif görünemeyeceğim."
"Zaten kuş kadar bir şeysin. Bir tane çikolatadan bir şey olmaz," dedi halime bakıp gülerken.
"Olsun, sen yine de evlenene kadar vazgeç bu huyundan."
"Evlilik demişken, sahi biz ne zaman evleneceğiz?"
Bu sorunun cevabını ben de merak ediyordum. Yüzüklerimiz takılırken aileler en kısa zamanda düğünü yapmak konusunda hemfikirlerdi fakat bugüne kadar henüz bir hazırlık yapılmamıştı. "Bilmem."
"Bence fazla uzatmayalım. Bir-iki ay içerisinde evlenelim."
"Bence de ama sanırım en son kararı ailelerimiz verecek. Onlara danışmalıyız."
"Haklısın." Elimi tutup tekrar yürümeye başladı Tuğrul. "Ben bu akşam babamla konuşacağım. Fazla beklemek istemiyorum. Bir an önce karım olmalısın."
***
Pazar sabahı telefonumun sesiyle açtım gözlerimi. Arayan kişinin Tuğrul olduğunu düşünüp sevinirken, ekrana baktığımda kayıvalidemin ismini gördüm. Somurtmamaya çalışarak, "Efendim?" diye açtım telefonu.
"Hayırlı sabahlar kızım. Uyandırdım mı?"
"Yok Nuran teyze, çoktan uyanmıştım aslında da yatakta öyle uzanıyordum biraz."
"Ne teyzesi kızım? Anne diyeceksin artık! Daha kaç kere söyleyeceğim bunu sana?"
Farkında olmadan dilimi ısırdım. Gerçekten Nuran teyzeye 'anne' demekte büyük zorluk çekiyordum. Ama gelin görün ki Tufan amcaya 'baba' derken çok rahattım. "Alışmak zaman alacak ama alışacağım anne."
"Alış tabii! Ne de olsa yakında aynı evde yaşayacağız."
Daha Tuğrul'la evlendikten sonra yapacaklarımızı detaylıca konuşmamıştık, bu nedenle nerede yaşayacağımız konusu belirsizdi. Ama benden ailesiyle yaşamamızı istediği takdirde ona hayır diyemeyeceğimi biliyordum.
"Nursena, senden bir şey isteyecektim kızım."
Düşüncelerimi toparlamaya çalışarak, "Buyur anne?" dedim.
"Biliyorsun bugün Tülay'ın dershanesi var. Akşama kadar eve gelmez. Eh yarın da misafirlerim gelecek. Evi temizlemem de bana yardım eder misin?"
Böyle bir şeyi beklemediğimden ilk birkaç saniye ne diyeceğimi bilemedim. Sonunda, "Tabii, ederim," derken buldum kendimi. Ev işi yapmaktan asla gocunmazdım, ayrıca Nuran annenin gerçekten yardıma ihtiyacı olmasa henüz daha resmi olarak gelini olmamış bir kızı evine temizliğe çağıracağını düşünmüyordum.
"O zaman bir saate kadar bekliyorum seni."
"Peki."
Telefonu kapattığımda gözüm saate kaydı. Henüz daha sabahın sekiziydi. Saat ikide Tuğrul beni evimden sinemaya gitmek için alacaktı. Bir-iki saat Nuran teyzeye yardım ettikten sonra eve gelip hazırlanabilirdim.
Anneme durumu anlattığımda o da en az benim kadar şaşırmış, ama yine her zamanki iyi niyetiyle, "Demek ki kadıncağızın başı sıkışmış. Git de yardım et tabii kızım," demişti. Ben de öyle yaptım. Üstüme en eski kıyafetlerimi geçirip soluğu müstakbel kayınvalidemin yanında aldım.
İlk başta beni baştan aşağı iyice bir süzmüştü, ardından temizlik malzemelerinin olduğu küçük kiler gibi bir odayı bana gösterdi. Annemin yazmalarından birini başıma bağladıktan sonra işe ilk önce evin tozunu almakla başladım. Sorun şuydu ki, ev bana göre çok büyüktü. İki katlı bu evin her odasını temizlemek için birkaç saat kesinlikle yeterli değildi. "Şey... Nuran teyze," sonra kendi kendimi düzelterek, "yani anne, bu evi baştan sona temizlemek bayağı bir zamanımızı alacak. Benim ancak öğlene kadar zamanım var," dedim.
"Ne işin var ki öğlenden sonra?" diye sordu imayla.
"Tuğrul'la dışarı çıkacaktık."
"Başka gün çıkarsınız canım, günler torbaya mı girdi." Ben ağzımı açıp bir şey diyemeden de, "Neyse neyse, sen devam et de sonra düşünürüz," diye ekledi.
İçimi çekerek işime geri döndüm. Nuran teyze de bu arada yatak odalarını toparlamakla uğraşıyordu. Temizlik yapmayı asla bir zorluk olarak görmezdim fakat bu evi temizlerken çok çabuk yorgun düşmüştüm. Toz alma işi bittikten sonra evi süpürüp, yerleri paspasladım. Zaten sonrasında benim için gitme vakti gelmişti. Tuğrul'un gelmesine iki saat kalmıştı ve ben bu iki saat içerisinde önce güzel bir duş alıp, sonrasında birazcık süslenmeliydim.
"Benim işim bitti anne." Son kelimeyi zorlanarak söylemiştim. "Gideyim artık ben."
"Nereye? Daha camlar silinecek."
Bir an için bana kötü bir şaka yapıldığını düşünmedim değil. "Camlar mı?"
"Evet. Güneş vurduğunda çok kirli görünüyorlar."
"Ama ben..."
"Sadece salondaki camları silsen de olur. Geri kalanını haftaya hallederiz."
Kayınvalidemin bugün benim yaptığım işi görmeye can attığını bu sayede anlamış oldum. Temizlikte yardıma ihtiyacı olduğu bana göre bir yalandı. O daha çok ev hanımı olarak marifetlerimi görmek istemişti.
Kolları sıvayarak el mahkûm camları silmeye başladım. Elimden geldiğince de hızlı olmaya çalışıyordum.
"Nursena, işin bittiyse bir çay koy da içelim."
Ellerimi banyoda yıkadığım sırada duyduğum bu cümleler yaşadığım hayal kırıklığını körüklemişti. "Anne ben... benim artık gerçekten gitmem gerek."
"Gidersin kızım, hem Tuğrul'um seni bekler, merak etme."
Saygısızlık olmaması açısından mutfağa geçip içine su doldurduğum caydanlığı ocağa koydum. Tüm kemiklerim sızlıyordu. Bu nedenle sıcak bir çay içmek bana çok iyi gelebilirdi. Üstelik hâlâ açtım da. Sabah kalkınca akşam annemin yaptığı böreklerden sadece bir tane yemiştim.
Çaylar hazır olduğunda iki bardağa doldurdum. Tabaklara yerleştirdiğim çay bardaklarını elime alıp salona geri döndüğümde Nuran teyzeyi koltuğa keyifle kurulmuş bir halde buldum. "Buyur anne," diyerek çayını uzattığımda almak için o da elini uzattı. Ama sonra ne olduysa tabağında duran bardak birden devrildi ve içindeki sıcak çay boylu boyunca elimin üstüne döküldü. Acı içerisinde elimi geri çektiğimde, kayınvalidemin "Hay Allah! Görüyor musun sen şu işi! Nursena, iyi misin kızım? Vallahi nasıl kaydı elimden bilmiyorum," dediğini işittim. Gözlerimden birbiri ardına yaşlar süzülürken duyduğum hiçbir söz beni teselli edemezdi. Hızla banyoya doğru koşturdum. Elimi soğuk suyun altına tuttuğum sırada dudaklarımdan hâlâ acı dolu inlemeler dökülüyordu. Tam da o esnada kulaklarıma dış kapının kapanma sesi geldi.
"Anne, neredesin?"
Tuğrul'du bu... İçimdeki çocuk gidip onun kucağına sığınma isteği içerisindeydi. Sanki acımın çaresi Tuğrul'daydı. Sanki o yanımda olsa asla canım yanmayacakmış gibiydi.
Yanaklarımdan süzülen yaşları kuruladıktan sonra yavaş adımlarla salona geri döndüm. Tuğrul o sırada annesiyle konuşuyordu. Beni gördüğünde önce bir duraksadı, ardından şaşkınca, "Nursena?" dedi. Hızla yanıma geldiğinde annesinin yanımızdaki varlığına bile aldırmadan yüzümü ellerinin arasına almıştı. "Ağladın mı sen? Ne oldu?"
Ben ağzımı açıp bir cevap veremeden önce Nuran teyze, "Önemli bir şey yok oğlum. Elinin üstüne çay döküldü sadece," dedi.
Tuğrul endişeyle, ama aynı zamanda büyük bir dikkatle ellerimi kaldırıp baktı. "Elin kıpkırmızı olmuş! Böyle bir şey nasıl olur?!" dedi hiddetle.
Onu ilk kez böylesine öfkeli görüyordum, ama öfkesi bana yönelik değildi. Annesine olan bakışından bu durumdan onu suçladığını hemen anlamıştım. Anne-oğulun arasının bozulma sebebi olmak istemediğimden sağlam olan elimle Tuğrul'un elini tutup sıktım. "Ben iyiyim. Gerçekten önemli değil, yarına kadar geçer hatta."
Tuğrul gözlerini kısa süreli kapatıp sakinleşmeye çalıştı. Sonra bileğimden nazikçe tutarak beni peşinden sürükledi. "Gel benimle." Ona nereye diye sormadım. Çünkü beni nereye götürürse götürdün kabulümdü. Yanımda o olduktan sonra her yere giderdim.
Bir odanın kapısını açarak benimle birlikte içeri girdi. Burası sade mobilyalarla döşenmiş bir yatak odasıydı. Duyumsadığım kokuya bakılacak olursa da Tuğrul'a aitti.
Beni yatağın üstüne oturttuktan sonra, "Hemen geliyorum," deyip odadan dışarı çıktı. Ben de o gelene kadar meraklı bakışlarımı etrafta gezdirmeye başladım. Gerçekten çok sadeydi bu oda. Tekli bir yatağın yanında duran komodinin üstünde tek bir fotoğraf bile yoktu. Benim odam olsaydı burası kesinlikle çok daha canlı görünürdü.
Tuğrul odaya geri döndüğünde kendimi zorlayarak bakışlarımı odadan çekip yüzüne yönelttim.
"Bu krem iyi gelir umarım, ya da en iyisi bir eczaneye mi gitsek?"
Yanıma oturduğunda gülümseyerek elini tuttum. "Krem yeterli olacaktır."
Başını sallayarak gittikçe daha çok kızaran elimi dizinin üstüne bıraktı. O kremi elime sürerken, ben de gözlerimi kapatıp acı içerisinde inlememek için dudaklarımı ısırıyordum. Canım uzun zamandır hiç bu kadar çok yanmamıştı. Ne kadar tatlı canlı olduğumu bu olay sonucu kabul etmem gerekiyordu sanırım. Hatta o kadar hassastım ki, yanağımdan süzülen bir damla yaşı Tuğrul parmak uçlarıyla silmişti.
"Acıyor mu?" diye ilgiyle sordu.
Cevap vermek yerine başımı salladım sadece.
İçini çekerek, "Keşke acını ben çekebilseydim," dedi. Bakışlarımı yüzüne yönelttiğimde gülümsedi. "Annem mi çağırdı seni?"
"Hı hı."
"Peki neden?"
"Temizliğe yardım etmem için."
Söylediklerim Tuğrul'un hiç hoşuna gitmemişti. Bunu söylemese bile ben bakışlarından anlamıştım. "Peki elini nasıl yaktın?"
"Annen benden çay yapmamı istedi, ben de yaptım. Bardağını ona uzatırken de bir kaza oldu ve çay elime döküldü." Konuştuğum sırada yanaklarımdan yaşların süzülmesini engelleyememiştim. "Özür dilerim, ben böyle çocuk gibi ağlamak istemiyorum ama kendime engel de olamıyorum," dedim sızlanırcasına. Tuğrul'un karşısında kendimi bu kadar aciz bir duruma soktuğuma inanamıyordum.
"Engel olmana gerek yok. Hatta gel sen şöyle." Kollarımdan tutup beni nazikçe göğsüne doğru çekti. Az önce deli gibi istediğim şeyi gerçekleştirerek başımı hemen kalbinin üsrüne bıraktı. "Ne zaman istersen kollarımın arasında ağlayabilirsin. Bundan sonra her zaman yanında ben olacağım."
"Ben seni hak etmiyorum," dedim kokusunu derince içime çekerken. "Sen çok aklı başında, olgun bir adamsın. Benimse küçük bir kız çocuğundan farkım yok."
"Evet, küçüksün, ama aynı zamanda gözümde eşsizsin de. Hem, seni kollarımda büyütmek ne güzel olacaktır. Hayatının baharında seni tanıdığım için çok şanslıyım. Çünkü gelecek yıllarda her anında yanında olabileceğim."
Başımı hafifçe kaldırarak gülümsedim. "Sinema'ya da gidemedik," dedim aniden konuyu değiştirerek.
Başımdaki yazmayı çözüp yüzünü saçlarımın arasına gömerken, "Kendini iyi hissettiğin bir gün gideriz," diye mırıldandı.
"O zaman ben eve gideyim, hem ter kokuyorumdur. Bana fazla yaklaşma," diyerek ondan uzaklaşmaya çalıştım ama bana izin vermedi.
"Bugüne kadar duyumsadığım en güzel koku seninki. Biraz daha kal."
O böyle güzel konuşurken nasıl ona hayır diyebilirdim ki? "Ama bu pek uygun olmaz, yani evlenmeden önce aynı odada yalnız kalmamız."
"Neden? Yanlış bir şey mi yapıyoruz?"
"Hayır ama yine de annen yanlış anlayabilir."
"Kapı açık Nursena. Bence bu yanlış anlamasına gerek olmadığını ona gösteriyordur. Hem ayrıca şimdi senden bana bir söz vermeni isteyeceğim."
"Ne sözü?" diye sordum şaşkınlıkla.
"Annem senden bir şey isterse ilk önce bana haber vereceksin. Canını sıkacak bir sözü olsa dahi bileceğim."
"Annen neden canımı sıksın ki?"
"İsteyerek yapmaz belki ama her şey olabilir. Bu durumlarda aranızda geçen her şeyi bilmek zorundayım. Tamam mı?"
Tecrübesiz halimle benden istediği şeye hiç tereddütsüz, "Tamam," dedim. Oysa ki gelecekte verdiğim bu sözü tutmam o kadar kolay olmayacaktı, bunu henüz bilmiyordum.