Tavır

1050 Kelimeler
Boğazım düğümlü, küçük pencereden hasta yatağında yastığa gömülü kadına baktım. Boğazında oksijen kanülü takılı, solgun ve olduğundan daha küçük görünüyordu. Göğsümde bir sancı hissettim. Annem üniversite kitaplarını alabilmem için çift vardiya çalışmıştı hep. Lisede hastalanınca başımda beklemişti. Liseden mezun olduğumda da en çok tezahürat yapan yine benim için o olmuştu, Şimdi eğer para bulunmazsa onu kaybedecektim ve ben o parayı her ne pahasına olursa olsun bulmak zorundaydım. İki saat boyunca yanında kaldım. Sadece çok kısa yanına girebildim ve elini tutarak ona sessizce söz verdim. “Ne pahasına olursa olsun o parayı bulacağım anne.” diyip elini okşayarak bıraktım. Akşam eve dönebildiğimde zaten bir şey yiyecek durumda değildim. O yüzden dizüstü bilgisayarımı açıp para bulmam için başvurabileceğim yolları aramaya başladım. Arama motorundan önce bankaları denedim. Tüm bankalar için gerekli prosedürleri karşılayamıyordum. Kredi işi olumsuz, diye not aldım. Diğer para getirebilecek şeyleri araştırmaya başladım. Bazı formlara girdim. Bekaretten, taşıyıcı anneliğe dair kızların fikir alışverişinde bulunduğu aptalca bir siteye tıklamıştım ama yine de sayfayı kapatmak yerine okumaya başladım. 25 yaşındaydım ama erkek arkadaşım hiç olmamıştı. Olmasını istemediğimden değil sadece derslere çalışarak bazende bulabildiğim işlerde çalışarak geçmişti hayatım. Bu yüzden hiç bir erkekle bir öpüşme bile yaşamamıştım ve bedenini sunarak para mı kazanıyordu tüm bu kızlar diye düşünmeden edemedim. Sonra başka şeylere bakmaya başladım modellik işleri, özel çekimler, hızlı ödeme getirecek işler ama hiç biri annemin ihtiyacını karşılamazdı. Sonra liseden bir kızın nişan fotoğraflarının altında bir reklam ilanı ilişti gözüme. Sosyal medyasındaki fotoğraflarının yorum kısmında. Aile ajansı- Taşıyıcı annelik fırsatları. Doğru aday için inanılmaz rakam 500.000 bin dolar. Tamda ihtiyacım olan, acaba doğru muydu bu? Bu yorum farkedilmemiş miydi? Sitesine baktığımda İngilizce çıktı. Kıbrıs’taydı. Donör annelik. Şartlar, bakire, yüksek IQ, 25 yaşını aşmamış, sağlık taraması. Tüm bunları karşıladığımı düşünüyordum. Başvuru formunu doldurdum büyük bir dikkatle. Tekrar dönüp baktığımda emin olup olmadığımı sorguladım ama annemin hali gözümün önüne geldiğinde düşünmeden gönderdim. Yeşil tikle “Your application has been submitted.” diye onay bildirimi geldi. Gerginlikle ellerimi ovuşturduktan sonra saatin epey ilerlediğini görüp yatmaya karar verdim. Ertesi gün yorgun kalkan bedenimi gererek yataktan kalktım. İş saatine az kalmıştı. Çarçabuk hazırlandım ve şirkete doğru yola çıktım. Tam vaktinde gelebilmiştim neyse ki. Masama oturduğumda Barış beyin sesi adeta camı kırıyormuş gibi duyuldu, soğuk ve sert. “Dün kaçıp gittikten sonra seni şirketimde kalacak olduğunu düşünmene ne sebep oldu?” diye sordu. Ürpererek ayağa fırladım ve yutkunmadan konuşamadım. “Üzgünüm efendim, bir telefon geldi ve gitmek zorundaydım, çünkü annem hastanede.” diyebildim. Ofisinin kapısında öylece duruyordu sanki arkasındaki gökyüzüne de sahipmiş gibiydi. Muhtemelen de öyleydi. Kaşı bir an iner gibi oldu ve “İyi mi?” diye sordu. Öyle hızlı sormuştu ki bir an takındığı tavır ve öz kontrolünü sanki bir anlığına geride bırakmıştı. “Durumu şimdilik stabil.” dedim, ağlamamayı zar zor başararak. Ağzının kenarında bir şey yumuşadı sanki yine de “Bir dahaki sefere haber verin, kaosu tolere etmem.” dedi. “Kaos yaratmam.” diye ufak bir itiraz cümlesi ağzımdan kaçıverdi. “Sadece evlat olmaya çalışıyordum.” diye mırıldandım istemsiz. Ama CEO elbette bunu duymuştu “İkisi de olabilirsin bayan İnan, sadece çıkmadan önce asistanıma bilgi ver.” diyip uzaklaştı. “Evet bay Soylu.” diye söylensem de arkasından duyup duymadığından emin değildim. Masama oturdum ve bana verilen tüm işleri dikkatle yapmaya çalıştım. Ama öğleye kadar tüm sinirlerim gergindi. Öğle molasında kliniğe gitmek için şirketten çıktım. Karşıdan geçmeye çalışırken elimden telefonum çekip alınırken “Hey! Dur! Napıyorsun? Telefonumu geri ver!” diye bağırdım. Alan adam oldukça hızlı koşuyordu ve biz yayalar için kırmızı ışık çoktan yanmıştı. Yine de tüm arabalara rağmen karşıya doğru koşmayı deneyeceğim sırada kot ceketli bir adam telefonumu alan adamı yere kolaylıkla serdi. Hırsız yere düşerken bir küfür mırıldandı. Adam telefonu elinden alırken hırsız doğrulur doğrulmaz kaçtı. Bir dahaki ışıkta karşıya geçerek telefonumu elinde tutan adama yaklaştım. Ona teşekkür ettim. Güneş kadar sıcak ve yaramaz bir gülümsemeyle bana uzattı. “İyi misin?” diye sordu samimi bir şekilde ve elini uzattı. Hafta içi öğlen sıcağında var olmaya hakkı olmayan gamzeleriyle gülümsedi. Gerçekten gülen kahverengi gözler. Uzatılan elini tutarak “İyim, teşekkür ederim gerçekten.” diye yine yineledim. “Ben Savaş.” dedi elimi tutmaya devam ederken. “Ben de Ela.” dedim. “Ela gözlerin yüzünden mi ismin Ela?” diyerek elimden elini çekerken “Bir kahve ısmarlayabilir miyim?” diye sordu. Sanki “Evet.” demişim gibi beni karşımızdaki kafeye doğru yönlendirdi. “Üzgünüm vaktim yok gerçekten. Belki başka bir zaman.” diyerek hemen ondan ayrıldım. Koşturarak giderken arkamdan sesi duyuluyordu. “Buralardayım ne zaman müsait olursan.” diye haykırdı. Başımı sallayarak ona doğru el salladım ve hemen kliniğe doğru yola çıktım. Tekrar Soylu holdinge geri döndüğümde çantamdan sarkan broşürün farkında değildim. Hukuk fakültesinde tanışıklığımız olan kızlar hemen beni durdurdu. Gamze sanki bir böceğe bakar gibi tiksinerek bakarken “Ooo Ela hanım, eski erkek arkadaşımla hala takılıyor musun?” diye haykırdı. Onun erkek arkadaşına sadece bir kez not vermiştim ama Gamze bunu bir türlü anlamak istememişti. “Senin erkek arkadaşınla hiç takılmadım.” diye söylendim. Yanındaki kız broşürü çekip alırken ona doğru uzandım ama o yükseğe kaldırarak okumaya başlamıştı bile. “Bakire, yüksek IQ, hamile kalmamış. Ne o bacaklarını ayırıp para mı kazanacaksın ne kadar acınası!” diye adeta haykırdı. Etrafıma bakarak sesimi kısıp onun kolunu sertçe sıktım ve “Bana onu geri ver. Ne yaptığım sizi ilgilendirmez.” diye kızgınlıkla söylendim. “Ah! Ne kadar da korktum.” diye konuştuğu sırada bir kadının bize doğru yaklaştığını farketmemiştim. Kadın hepimize bakarak “Neler oluyor burda? Ses yükseltmemeniz gerektiğini size öğretmediler mi?” diye bağırdı. Kadının kılık kıyafetine bakan Gamze ve arkadaşı “O başlattı.” diyerek beni işaret ettiler. Gözlerimi devirerek başımı inanmazlıkla salladım. “İlkokul çocuğu musunuz siz?” diye dişlerimin arasından tısladım. Kadın “Yeter burası ilkokul değil. Şimdi herkes işinin başına.” dedi. Bu sırada Gamze’nin yanındaki kızdan broşürü çekip aldım ve çantama sıkıştırdım. Gamze’yle arkadaşı giderlerken hala yanımdaki kadınla birlikte kalmıştık. “Suzan!” dedi neşeli bir tavırla elini uzattı. Uzatılan elini tutup samimiyetle sıktım. “Ela.” dedim. “Teşekkür ederim.” diye ekledim. “Ah bir şey değil Ela, onların sana sataştığını gördüm.” dedi gülümsemesini devam ettirerek. “Eğer biri yine seni rahatsız ederse söyle, insan kaynakları müdürü beni çok sever.” diyip göz kırptı ve uzaklaştı. İçimden yine teşekkür ederek hemen yerime doğru hızla koşuşturdum. CEO’nun sert tavrına yine denk gelmek istemiyordum. Devam edecek…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE