KUTU

2235 Kelimeler
"Ela, ne oldu birden bire? Yüzün düştü. Hem neye bakıyorsun sen? Bak bana doğruyu söyle. Canını sıkan biri mi var?" Hayır tabii ki. Sadece abim." diyip konuyu geçiştirdim. İlkay fazla üstelemedi. "Ela, gözlerini kapatsana." İlkay'a döndüm: "Neden?" "Kapat sen", diye üsteleyince gözlerimi kapattım. "Şimdi bir derenin kıyısındayız, sen ve ben. Hissedebiliyor musun?" "Hayır." "O zaman hisset. Bak sana çok iyi gelecek bir dene." Güldüm. "Tamam, hissettim." "Gerçekten hisset ama. Lütfen Ela. Hayal et bir. Şırıl şırıl dere." "Tamam", diyerek bir dere hayal ettim. "Oluyor İlkay, hissedebiliyorum." "Şimdi biz o derenin kıyısında oturmuş ördekleri izliyoruz. Arkamızdaki çayırda insanlar piknik yapıyor. Hissedebiliyor musun?" "Evet, çok güzel bir şey." dediğimde konuşmasına devam etti. "O pikniğe ailemiz de gelmiş. Birbirleriyle sohbet ediyorlar." "Savaş çıkar." dedim. "Nedenmiş o?" "Çünkü abim ikimizi konuşurken görürse senin ağzını burnunu kırar. Tatsızlık çıkarmayalım şimdi." "Hahahahaha! Haahahaha!" İlkay öylesine güldü ki, onu dürtmek zorunda kaldım. "İlkay, kendine gel lütfen. Bir gülme." "Nasıl gülmeyeyim Ela? Nasıl bir abin var senin? Çok merak ettim şimdi." "Etmesen daha iyi olur İlkaycığım. Fazla merak adam öldürürmüş." İlkay tekrar kahkaha attı. "İlahi Ela. Senin bu esprilerin terapiden daha iyi geldi." "Yalnız espri değil, gerçek." dediğimde "Tamam sus." diyerek lafımı kesti: "Daha fazla gülmek istemiyorum." Daha sonra da çantasından bir kitap çıkarıp bana uzattı. "Al bakalım, bu havuzun kıyısında kitap okumak iyi gider. Elime kitabı aldığımda ismi dikkatimi çekmişti. "Milyonluk Görev." İlkay'a döndüm: "Bu kitap neyi anlatıyor tam olarak?" İlkay söze başladı. "Anlatayım Ela. Şimdi zengin bir kadın var. O kadar zengin ki, yatlar, katlar, oteller. Bu kadın şımarık da biraz. Bir gün canı çok sıkılıyor. Zengin ya, her şeyi deneyimlemiş, her yeri gezmiş, her şeyden tatmış. Yani artık mutlu olacak bir şey kalmamış. Kadın da haliyle can sıkıntısına çözüm ararken aklına parlak bir fikir geliyor. Hemen en yakın koruması, şoförü ve hizmetçisini çağırıyor. "Eee! Sonra" Onların önünde bir çantayı açıyor ve diyor ki. "Burada tamı tamına bir milyon var. Hanginiz dediklerimi itirazsız yaparsa bu para onundur." "Sıradan bir kurguymuş." dediğimde İlkay bana döndü. "Sıradan olur mu hiç? Kadın, sırf keyfi için o kadar saçma şeyler yaptırıyor ki, içlerinde bezenler oluyor." "Peki, parayı kim alıyor." dediğimde İlkay gülümsedi. "Oku ve öğren. Spoi vermek yok." "Okuyayım bari." diyerek kitabı elime aldım. İlkay çantasından bir kitap daha çıkardı. "Sen ne okuyorsun?" dedim. "Serüven Adası. Bu, beşinci cilt. Serüven Irmağı'nın devamı. Bu seriye bayılıyorum." Anladım, dercesine başımı sallayıp kitabı okumaya başladım. O kadar sürükleyiciydi ki. Elli sayfayı hangi ara okudum bilmiyorum. Bu kitaptaki karakterler salaktı. Para için kendini rezil etmişlerdi. Değmiş miydi? Şahsen ben, para için o kadar saçma şeyler yapmazdım. Fakirlikten dökülsem bile." İlkay'ın dürtmesiyle kendime geldim. "Dalmış gitmişsin kitaba." "Çok beğendim." "Beğendiğine sevindim. Haydi gidelim Ela, okulun bitmesine daha yirmi dakika var. Abin merak etmesin seni." "Abim mi?" "Abin seni okuldan alacak ya. Unuttun mu?" "Ay haklısın, koş gidelim." dedim telaşlı görünerek. Yalan söylediğimi anlamasın, değil mi? Abim beni alacakmışmış. İlkay'la ayağa kalkıp yürümeye başladık. Ona sarıldım. "Teşekkür ederim bugün için, bu kitap için." "Ne demek Ela? Sen yeter ki mutlu ol." dedi gülümseyerek. Kolejin önüne geldiğimizde zilin çalmasına daha beş dakika vardı. İlkay bana döndü: "Ben gideyim artık, abin görmesin." "Elaaaa!" Eyvah! Bu abimin sesiydi. Ne işi var bu saatte okulda? İşte olması gerekmez miydi? "Ela, bu kim?" "Arkadaşım İlkay." dedim bozuntuya vermeyerek. "Demek arkadaşın." İlkay söze girdi: "Ela, benden ders notlarını istemişti. Onu verdim." Abim tatmin olmamıştı: "Sizin okulda olmanız gerekmiyor mu? Daha zil çalmadı." "Biz de fotokopiciye gitmiştik abiciğim. Ders erken bitti de." "Abiciğim ha! Bak Elacığım. Sen bana ne zaman abiciğim desen bir bokluk çıkıyor." dedikten sonra İlkay'a döndü: "Bak delikanlı. Bacımdan uzak dur, yoksa ben senden uzak durmam." İlkay, "tamam", diyerek uzaklaştı. Abim bana döndü. "Sen de bundan sonra kızlardan not al. Hem senin notların tamdı." "Eksiğim çıktı işte abi. İlkay'ın notları daha güzel olduğu..." Abim lafımı kesti: "Sevmedim o lavuğu. Uzak dur ondan." "Tamam abi." diyerek yoluma devam ettim. Dayanamayıp sordum: "İşten erken mi çıktın sen?" "Evet, seni almaya geldim işte." "Bari haber verseydin." dememle abim bana dönüp kaşlarını çattı: "Demek haber verseydim. Dedim ama, sen bir işler karıştırıyorsun. Dürüst ol bana. O lavuk sevgilin miydi?" "Hayır, asla olamaz." dedim kararlılıkla. Abim gülümsedi: "Yakışıklı da çocuk. Sarışın falan." "Cidden sevgilim değil." diye kendimi savunmaya geçtim. Abim, "çok konuşma, yürü." dedi ciddi bir sesle. Söylenen yalanın başına gelmesi bu oluyor demek ki. İlkay'a yalan söyledim abim gelecek diye. Geldi başıma. Bir daha yalan söylersem ne olayım emi. Eve geldiğimizde odama koştum ve kendimi yatağa attım. Telefon, mesaj? Evet ya, o gizemli kişi bana mesaj yollamış olabilirdi. Evet yollamıştı. Hem de iki tane. Bir resim. Resmi açtığımda bir çanta para gördüm. Altında da bir mesaj: "Bu kadar parayı kim istemez ki. İştahın kabardı, öyle değil mi?" Büsbütün sinirlenmiştim. Karşımdaki kişi resmen benimle alay ediyordu. "Benimle dalga geçmek için mi attın fotoğrafı?" diye mesaj attım. Hemen cevap geldi. "Bu para senin olabilir. Tam yüz bin dolar. Kaç Türk lirasına denk geldiğini sen hesapla. Piyasayı biliyorsun." Çok şaşırmıştım. Bu kadar para nasıl benim olacaktı ki? Hemen mesaj attım: "Bu parayı neden bana vermek istiyorsun?" Cevap geldi: "Sana yardım etmek istiyorum." "Ama karşılığında kendin olmanı istiyorum" "Nasıl yani." dediğimde cevap yazdı. "Önce beni w******pına Özgür diye kaydet. Daha sonra detaylıca konuşuruz. Yani ne zaman müsait olursan. Rüya gibi paraya sahip olacaksın. Şimdi söyle bana. Ne zaman müsaitsin? Mesaj atayım." Adamın söyledikleri epeyce ilgimi çekmişti. Teklifi kabul etmesem de ne diyeceğini merak ediyordum. Hemen cevap yazdım. "Sekiz sonra müsaitim. Konuşuruz." Daha sonra da telefonumu kapattım ve üstümü değiştirmeye başladım. Ama aklım hâlâ Özgür'deydi. İhtimaller şunlardı: 1. Benimle dalga geçen bir salaktı ve büyük ihtimalle okuldandı. 2. Benden yarı çıplak fotoğraflar isteyen bir sapıktı. Başka şeyler de isteyebilirdi tövbe. Peşimde inşallah bir sapık yoktur. Aksi takdirde abimi devreye sokarım. 3. İlkay'ın bana verdiği kitap gibi bana saçma şeyler yaptırmak isteyen bir manyaktı. Parayı verip vermeyeceği bile kesin değildi. Bu üç ihtimalden hangisi çıkacağını çok merak ediyordum. Yüz bin doları kardeş kardeşe vermezdi yani. Diğer yandan düşünüyorum da, yüz bin dolarım olsa neler yapmazdım? Rüya gibi paraydı.Hemen para çeviriciden döviz hesaplayıcıya girdim. Beş yüz seksen yedi bin beş yüz elli lira. Ohaa! Zaten her şeye zam gelmişti, dolar almış başını gitmişti. Bu para bir harikaydı. Hayatım kurtulurdu bu parayla resmen. Kız Ela, kendine gel. Parayı alacağın ne belli? Adam seninle dalga geçiyor belki. Neyse bu gece her şey açığa çıkacaktı. Hemen çantamdan İlkay'ın verdiği kitabı çıkarıp yatağa uzandım. Vakit geçirmenin en iyi yolu şüphesiz ki sürükleyici bir kitap okumaktı. Aslında ben de çok güzel kitap yazardım ama cesaretim yok işte. Hele şu üniversite sınavı bir geçsin de. Kafamı başka şeyle dolduramam şimdi. Kitabı okurken dalmış gitmiştim. Manolya denen zengin kadının hayatına imrenmiştim. Boğazdaki yalısında kahvaltılar, Cihangir'deki restaurantta yemekler, Bebek'te akşam kahvesi, özel teknesiyle gezintiler. O keyfinde gezerken bir milyonun peşindeki köleleri sürünüyordu. Yapmadıkları kalmamıştı ki. Paraşütle uçaktan atlamalar, denizin dibinden midye bulup çıkarmalar, Manolya Hanım'ı tahterevan ile sırtında gezdirmeler, daha neler neler. Para için bu kadar sürünmeye değer miydi? Hoş, az para da değildi. Koskoca bir milyon. Yine de değmezdi. Şahsen ben yapmazdım bu kadar şeyi. Yapamazdım ki. Kapının aniden açılmasıyla irkildim. Abim'di bu. Suratında o asabi ifade. "Ela, gel kız akşam oldu. Yemek yiyeceğiz. Oh ne âlâ. Annem bize sofrayı kurmak için yorulsun, ben ekmek alıp geleyim, babam balık alıp getirsin sen de burada kıçını devir kitap oku. Bir de kız olacaksın." "Tamam abi, geliyorum." Tam kapıdan çıkacakken abim kolumdan tuttu: Hem sen odaya kapanmazdın bu kadar. Yoksa o hödükle mi mesajlaşıyorsun?" "Hayır abi, sadece kitap okuyordum." "Hemen sofraya otur." diyerek bana tersçe baktı abim. Tam giderken yine kolumdan tuttu: "Önce ellerini yıka. Her şeyin bir adabı var." Ya sabır çekerek lavaboya girdim ve ellerimi yıkadım. Daha sonra da havluyla kurulayarak mutfağa doğru yürüdüm. "Bak baba, şu kızını ikaz et. Bugün onu bir dallamayla okulun önünde gülüşürken yakaladım. Bir samimi haller falan." Öfkeyle içeri girip masaya oturdum ve konuşmaya başladım. "Bak baba, o çocuk bana ders notlarını verdi, sadece o kadar." Abim sözümü kesti: "Peki Ela Hanım, ders bitmeden sizin dışarıda ne işiniz vardı?" Abime bağırdım: "Sana dedim öğretmen erken çıktı diye. Niye üsteliyorsun?" "Çocuklar yeter! Kesin sesinizi." Babamın sesiyle ikimiz de sustuk. Babam bize döndü: "Birbirinizi sevin istedim, abi kardeş olun istedim ama nafile. Yazık benim emeklerime. Boşuna doğurmuşum sizi." Annem hemen söze girdi. "Ben doğurdum bey." "İyi halt ettin. Bak, kavga ediyorlar." Babamın bu sözü üzerine abimle gülmeye başladık. Annem de bize katıldı. Babam bize muzipçe gülümsedi: "Sizi hergeleler." Balık çok lezzetliydi. Babama minnettarlıkla baktım. Bizim eve balık ayda bir kez uğrardı. Ama olsun. Babam düşünüp almış ya bizim için. Abim ayağa kalktı: "Ben gidiyorum." "Oğlum nereye bu saatte?" "Arkadaşlarla halı saha maçı yapacaktık." "Oğlum, bir yerlerini sakatlama emi." "Anne, ben çocuk muyum?" Ah annem, bize hala çocuk muamelesi yapardı. Abim koca öküz olduğu halde ona bebek gibi davranırdı. Babam, ayağa kalktı: "Hanım, ben biraz uzanacağım. Bugün çok yoruldum." "Bey, biraz erken değil mi? Daha saat sekiz buçuk." Aman Allah'ım, sekiz buçuk. Mesaj atmış olmalıydı. Hemen ayağa kalktım. Annem merakla sordu: "Ela, nereye kızım? Daha çay içecektik anne kız." "Ödevim var da anne. Acil." dememle annem lafımı kesti: "Kız daha hafta sonu var. Günler pazara mı girdi? Yaparsın." "Ben şimdi yapmak istiyorum." diyerek odama koştum. İçeriye girdiğimde Hemen telefonumu elime aldım. İşte mesaj gelmişti. Tahminlerim: 1) Mal, dalga geçtim senle. 2) Meme açsana kız. 3) Ben ne dersem onu yapacaksın. Kölem olacaksın benim. Bakalım hangisi? Mesajı açtığımda hiç beklemediğim bir şeyle karşılaştım. Tahminlerim çıkmamıştı. "İşi anlatıyorum. Seni ezikleyenlere karşı güçlü duracaksın, kendini savunacaksın. Ayrıca senden geçinmeye çalışanlara da hayır diyeceksin. Biz bir araştırma şirketi üyesiyiz ve bu bir sosyal deney. Programın sonunda güçlü ve özgür bir kadın olacaksın. Şimdi bu işte var mısın sen?" Teklif gayet basitti ve amacı mantıklıydı. Ama kendime güvenemiyordum. Hemen cevap yazdım: "Ben bunların hiç birini yapamam ki. Yapmak isterim ama zor gelir." Özgür: "Sen bana güven. Ne yapacağını ben sana söyleyeceğim. Ezik olmaktan kurtulmak istemiyor musun? Bu deneyin sonunda hem özgür, hem de güçlü olacaksın. Üstelik zengin olacaksın. Bu teklifi kaçırma derim." Ben: "Tamam kabul ediyorum ama ödeme nasıl olacak? Deney kaç gün sürecek?" Özgür: "Öncelikle ilk hafta deneme sürecinde olacaksın. İlk haftayı başarıyla tamamlarsan ödülün bin dolar. Ondan sonra devam etmek istersen her hafta alacağın para katlanarak artacak. Yani yüz bin doları parça parça alacaksın." Ben: "Tamam, kabul ediyorum. Ne zaman başlarız?" Özgür: "Hemen heyecanlanma. Sen istersen yarın başlarız. Sen hazır mısın onu söyle bir." Ben: "Evet, hazırım. Bu arada, istediğim zaman cayma hakkım var, değil mi?" Özgür: "Tabii ki de cayabilirsin. Ama caydığın zaman en son aldığın parayı geri ödemek zorundasın. Örneğin 5. hafta caydın diyelim. Dördüncü haftanın parasını geri ödemek zorundasın." Ben: "Peki ondan önceki haftaların parası?" Özgür: "O paralar sana ait artık. Ödemek zorunda değilsin. Caydığın an sadece bir önceki haftanın parasını geri ödeyeceksin, o kadar." Bu iş aklıma yatmıştı. Yapabilirdim. Üstelik bu anlaşmanın bana hiçbir zararı yoktu. Cevap yazdım: "Yarın başlamak istiyorum işe." Özgür: "Yarın sabah erkenden. Seğmenler Park'ına gel. Orada sana bir şey bıraktım. Onu alman gerek." Ben: "Yarın çalışıyorum ama." Özgür: "Birkaç dakika geciksen zarar olmaz Elacığım. Hem senin çalıştığın kafeye en yakın parkı seçtim zorda kalma diye. Sana bıraktığım şeyi almak zorundasın. Yoksa işe başlayamayız." "Tamam." diyerek yazdım. Cevap yazmıştı: "İyi uykular Elacığım. Yarın sekizden önce parka gelsen iyi olur. Bu arada, asla kahvaltı yapma. Yarın öğreneceksin sebebini. Ben sana gideceğin yeri tarif edeceğim." Telefonumu kapatıp mutfağa geçtim ve kendime bir çay doldurdum. Daha sonra da oturma odasına geçtim annem dizi izliyordu. Beni görünce başını çevirdi ve televizyonu işaret ederek konuşmaya başladı. "Görüyor musun şu şırfıntıyı? Evli adamı ayarttığı yetmedi, şimdi de ortağına asılıyor. Gözünü toprak doyursun emi." Kahkaha attım. "Demek şırfıntı ha." "Görmüyor musun? Firavun gibi karı. Namussuz." Annemle diziyi seyre koyuldum. Onunla dizi izlemek eğlenceli oluyordu. Sırf şu yorumları için sevmediğim bir diziyi bile izleyesim geliyordu. Saat on bir olunca gözlerim ağırlaştı ve ayağa kalktım: "Ben gidiyorum anne. Uyumam lazım. Yarın iş var." "İyi geceler kuzuum. Gözünü sevdiğim. Param olsa çalıştırmazdım seni. Hizmetçi tutardım. Çayını bile onlar getirirdi prensesim." Koşarak annemi yanaklarından öptüm. "Dur kız, yalakalığı bırak." "İyi geceler anneciğim." diyerek odama koştum. Arkamdan "köpek seni" diye bağırmasını duyabiliyordum. Benim annem tuhaf bir kadındır ama çok sevimlidir tavırları. Başımı yastığa koyar koymaz uyumak istedim ama uyku tutmadı.Nasıl tutsun ki? Resmen önüme fırsat çıkmıştı. Zengin olacaktım, zengin. Tüm gün hayallere daldım gittim. Özgür, benim özgürlüğüm olacaktı. Alarmın sesiyle uyandığımda saat yedi buçuktu. Apar topar üstümü giyinip odamdan çıktım. Kırmızı polarımı ve kot pantolonumu giymiştim. Saçlarımı da güzelce toplamıştım. Patron salık saçtan hoşlanmaz. Yemeklere kıl döküyorsunuz diye bizi azarlar. Böyle titiz adamdır kendileri. Yeşil deri sırt çantamı alarak odamdan çıktığımda mutfağa doğru ilerledim. Bir dakika, Özgür kahvaltı yapma demişti. Ben de çabucak evden çıktım. Bu kadar erken çıkmazdım normalde. Kafe evimize çok yakındı, ama parka da gidecektim. Sessizce kapıyı kapatarak evden çıktım. Hızla Seğmenler Park'ına doğru yürüdüm. İçim içime sığmıyordu. İnşallah kolejden biri benimle dalga geçmiyordu. Çünkü bu şaka çok aşırı olurdu. Telefonuma baktığımda mesaj gelmişti. Hemen açtım: "Şimdi göletin tam dibinde bir kamelya var. Oraya gir. Az sonra paketin gelecek." "Tamam." yazarak cevapladım ve kamelyaya doğru ilerledim. İçeri girdiğimde oturup beklemeye başladım. Az sonra uzun boylu, esmer bir genç elinde kırmızı bir çantayla içeri girdi ve bana doğru yaklaştı: "Ela Şimşek." "Evet benim." dediğimde çantayı bana uzattı: "Bunu Özgür Bey yolladı." "Özgür nerede?" ye sorduğumda bilmiyorum." diyerek ayağa kalktı ve koşarak uzaklaştı. Hayır, arkasından bakamazdım. Kimmiş bu Özgür, öğrenecektim. Peşinden koşarak onu takip ettim. Genç çocuk yola çıktığında motosikletine bindi ve oradan uzaklaştı. Kahretsin! Kaçırmıştım onu. Ağaçlık alana gidip kendimi çimenlere attım. Yorulmuştum. Kırmızı çantayı açtığımda bir kutu gördüm. Hemen kutuyu açtım ve o ilginç şeyle karşılaştım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE