Yıldızlar karanlık geceyi aydınlatıyor, resmin üzerine çizilmiş tek aydınlık özellik gibi göz kamaştırıyordu; başımı kaldırıp baktığım an karanlığı daha rahat seçmeme yardımcı olan milyonlarca yıldız bir avuç umut misali yeryüzüne sallanıyordu.
Umudu en çok gece hissediyordum. En çok geceleri, karanlığın ortasında durmuşken, zifir rengin uzaklaşmasını sağlayan ışığı görmeme zaman tanınıyordu ve bu yüzden en çok geceyi ve en çok geceyi aydınlığa kavuşturan tüm ışıkları seviyordum.
Karanlık olmasaydı aydınlık var olabilir miydi?
Elimde yeni ciltli bir roman, donatılmış kütüphane raflarına göz gezdiriyordum. Soldan sağa ve arkadan öne, nereye bakarsam bakayım çeşitli türlerde binlerce kitap görüyordum. Bir kütüphanede başka bir şey de görünmez zaten. Çiçeği burnunda üniversite mezunu olmak, şirketlerin masa başındaki resmi işleri arasında ait olacağım anlamına gelmiyordu, yani ben tam olarak bulunduğum bu dünyaya aittim. Diğer arkadaşlarımın çoğu duyulan en prestijli şirketlere başvurularını mezun olduktan iki gün sonra yapmışlardı ve açıkçası, memnunlar mıydı diye sormak için buluşma zahmetini mezun olduktan sonra büsbütün kendim için kaldırdım. Üniversite sonrasında konuşmamın devam ettiği tek arkadaşımla hala görüşüyordum; ev arkadaşım olarak.
Elimdeki romanı raflardaki alması gereken yere bıraktım ve merdivenden çabucak indim.
Hava karardıktan sonra gece vardiyasını hep sevmişimdir.
Vortex Kütüphanesi’ndeki yirmi dört saat açık ve şehir merkezine en yakın olan bu kütüphane oldukça elit ve devasa büyüklükteki araştırmacı insanlar için birebir olmayabilirdi ama yine de hayalperest insanlar için en iyi sığınaktı. Modası silinmiş mobilyalarla, tarihi eser gibi görünen inşasına, bahçesindeki garip kokulu bitkilerine ve bayat kahve kokularına rağmen oldukça büyük okuma salonu ve cam tavandan merkezi yüksek ışık sistemiyle çoğunlukla mekânın içini apaydınlık bir gösteriye dönüştürmesinde efsunlu bir şeyler vardı.
Perşembe gecesi saat on birde olmayı isteyeceğim başka bir yer yoktu.
Katlarca merdiven çıkmak, etrafı toplamak, kitapları defalarca günde beş defa düzenlemek, insanlarla ilgilenmek ve uykusuz kalmak diğer yana artı kalan zamanlarda istediğim kitabı alıp okumak da işime geliyordu.
Şu an kalın örmeli hırkama sarınmış halde rafa doğrultulmuş merdiveni kaldırıyordum. Ocak sonuydu, kalın örgülü hırkamın içinde iyice küçülmüş halde, raflara dayadığım hantal merdiveni sürükleyerek yerinden kaldırdım. Yeni yılın ışıltısı eşiği çoktan terk etmişti ama tortusu hala oradaydı; depoda bir çöp yığını gibi duran renkli yuvarlak toplar, heybetini yitirmiş kocaman bir yılbaşı ağacı ve karanlık bir köşeye atılmış sönmüş havai fişek çöpleri. Merdiveni nihayet ait olduğu yere bırakıp, deponun soğuk metal kapısını kilitledim.
Zamanımın çoğunu burada geçiriyordum ve bundan çok mutluydum. Geçtiğim önceki yıl içinde çok fazla kitap okumuştum, bu yılki hedefim önceki yılın iki katı daha fazla okumaktı. Belki de bu okuma zamanlarında geçirdiğim değerli vakitlerde ağaca tünemiş yosun misali bende kitapların arasında tünemiş yosun gibi katılaşacaktım, zaman verirsem bir gün olabilirdi. Ve hayatımın geri kalanı bu kadar sakin, anormal ve kaçınılmaz anlamda devam etmeyebilirdi, kesinlikle böyle geçmeyecekti.
Hem, tam anlamıyla yalnız da sayılmazdım. Kütüphaneden iş arkadaşım olan ve geceleri sürekli aynı vardiyaya düştüğümüz Arel vardı ki rafların arkasından kahve makinesinin yanına gidince masaya bir adet böğürtlenli şeker bıraktı. Arel benden üç karış uzun ve benimle aynı yaştaydı ama işe gelmediği zamanlarda resim yapmakla uğraşıyordu. Güzel sanatlar mezunu olmasını sağlayan tüm yetkinliği göstermek için bir atölyede çalışıyordu.
“Bunları tarih araştırması yapmaya gelen yaşlı kadın verdi, lezzizler,” dedi. “Günün sonunda ödül gibi geliyor.”
“Yaşlılar sürekli yiyecek bir şeyler veriyorlar.”
Şekeri jelatininden soyup dilimin üzerine koydum. Tatlı şeker ve böğürtlen tadı dilimden geriye hızla aktı. Arel, makineden aldığı şekersiz sütlü köpüklü kahveyi pet bardakla önüme uzattı.
Bardağı kavradığımda, kahvenin sıcaklığı parmak uçlarımdan başlayarak hırkamın altına sakladığım üşümemi dağıttı. Köpüklerin üzerine vuran kütüphanenin loş sarı ışığı, pet bardağın sıradanlığını bile estetik bir hale getiriyordu. Bir yudum aldım; şekerin keskin böğürtlen tadı kahvenin burukluğuyla karışırken, kütüphanenin kadim sessizliğiyle aramızda görünmez bir bağ kuruldu.
Arel, hemen önümdeki masanın kenarına ilişip uzun bacaklarını koridora doğru uzattı. Gözlerindeki her zamanki bitkin ama dingin ifade, benimkini aynalıyordu. “Sence,” dedi sesini kütüphane kurallarının çok altında, sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya indirerek. “Bu tozlu rafların arasında yaşlanmak, o kadının getirdiği şekerler kadar tatlı mıdır?”
“Tatlı mı bilmiyorum ama bu böğürtlenin tadını vereceğini sanmam.”
Bakışlarım demin kilitlediğim deponun kapısına, oradan da dışarıdaki Ocak ayazının dövdüğü devasa camlara kaydı. Şehrin lüks ve gürültülü ışıkları çok uzaktaydı; biz burada, zamanın durduğu o steril boşlukta iki gölge gibiydik.
“Yaşlanınca öğreneceğiz, neyse, gidiyor musun artık?”
“Evet,” diye cevap verdim dalgın bir şekilde. “On biri geçiyor, biraz daha devam edersem çift memssai ücretine talip olacağım.”
Gülümsemeye çalışarak,”Mantıklıymış,” dedi.
“Aklıma getirmek bile istemiyorum.” diyebildim sadece. “Burayı çok severim ama yirmi dört saat çalışacak kadar hiçbir şeyi o kadar sevemem.”
Sevecen bir tavırla baktığında gözünü fazla üstümde bulundurmadan, “Kitapları yere atmayın!”diye seslendi. Sonra da sevimli bir ifadeyle bana dönüp,”Şu çocukları halledeyim ben.”dedi. “Sonraki vardiyada görüşürüz.”
Gülümsemeden edemedim. Yanımdan ayrılıp gittiğinde neredeyse on iki yaşında olmayan çocukların birbirine kitap atmasını engellemek için hemen yanlarına ulaşmıştı.
Kahvemi bitirdiğimde eşyalarımı alıp kütüphaneden çıktım. Yanaklarımı şişirip nefesimi bıkkınlıkla verdim ve park yerindeki arabalara doğru yürüdüm. Hava ayaza sermişti. Üşümeye başlayan ellerimi montumun cebine soktum, burnumun ucuna kadar hırkamın içinde kaybolup arabaların plakalarında göz gezdirmeye başladım.
Başımı hafifçe çevirip geçtiğim caddeden, karanlığın hükmünü sürdüğü aydınlatmanın eksikliğinin hissedildiği yerden, parlak yeşili aracı gördüm. Araç yavaşlayarak önümde durdu. Yolcu koltuğu camı beşinci saniyede açıldı, elini aracın içinden gülerek sallayan kız tam yüzüme bakıyordu: Eliz Alaz.
Eliz, rahat bir el hareketiyle,”Ne bekliyorsun, İz,” diyerek kapının kilidini kırdı ve açtı. Elimi kapıya koydum. Ben daha bir şey söyleyemeden kapıyı açtığından fazla beklemedim, arabaya bindim ve kapıyı kapattım.
İçeri girdiğimde hareketli bir müzik kulağımı doldurdu. Yoğun parfüm kokusu genzimi yaktı. Aracı çalıştırır çalıştırmaz Eliz’in yüzünü izledim. İpeksi kumral saçları sol gözünü neredeyse perdelemiş, dağınık örgülü saçı yine sol omzunda dağılmıştı. Yüzünde keyifli bir gülümseme vardı. Ayaklarındaki topuklu ayakkabılar ona havalı bir hava katarken, fit vücudunun sardığı kıyafetler ona başka bir hava katıyordu.
“Eve gidiyoruz, değil mi?”diye sordum merakıma yenilerek.
Eliz ise gözlerini devirdi sırıtarak. Böyle yapmasından hoşlanmıyordum. Göz kapaklarımın yaptığı baskıyla yenik düşüyordum ve tek istediğim sıcak yatakta uzanıp uykuya dalmaktı.
“Nereye gidiyoruz peki en azından onu söylesen,” Başımı hafifçe yana eğdim. “Lütfen.”
Sessiz kaldığını gördüğüm an kolumu cama yaslayıp avucumu yanağıma attım ve Eliz’in direksiyondan çektiği diğer eli cebine atıp sigara paketinden bir dal alıp dudaklarına götürdü. Sonra yanındaki camı aralayıp sigaranın ucunu ateşledi. Kokusu burnuma gelir gelmez kendi camımı açtım ve başımı dışarıya çevirdim.
Gözleri hafifçe kısıldığında gözlerimi delecek gibi bakmaya başladı. “Alınganlık yapma.”
“İşteyim, hem de saatlerdir. Eve gideceğimizi sanıyordum. Nereye gidiyoruz anlatır mısın?”
Eliz’in dudaklarının kenarında, her zamanki oyunbaz ama kararlı gülümseme yayıldı. Sigarasından derin bir nefes çekip dumanı aralık camdan dışarıdaki soğuk havaya doğru üfledi. Arabanın içindeki ağır parfüm kokusu, kütüphanenin tozlu ve kağıt kokulu huzurunu tamamen silip süpürmüştü.
“Uyumak için önünde koca bir ömür var İz,” dedi, vitesi kararlı bir şekilde ileri iterek. “Eve gitmiyoruz çünkü paslanmanı istemiyorum.”
Araba, kütüphanenin o kadim ve sessiz binasından hızla uzaklaşıp şehrin neon ışıklı ana arterlerine saptığında, Eliz direksiyona hafifçe ritim tutmaya başladı. Müziğin sesi, dışarıdaki ayazı bastıracak kadar yükselmişti.
“Vortex Kütüphanesi’nden çıktın ama asıl Vortex’e gidiyoruz,” dedi göz kırparak. “Majesty’nin bu geceki açılışını kaçıracağını gerçekten düşündün mü?”
Başımı koltuğa yaslayıp dışarıda hızla akan ışıklara baktım. Hırkamın cebindeki böğürtlenli şekerin kâğıdı hışırdadı. Arel’in kütüphanedeki sorusu hala zihnimde yankılanıyordu: “Yaşlanmak bu kadar tatlı mıdır?” Sanırım hayat, bu sorunun cevabını bana tozlu rafların arasında değil, Eliz’in sürdüğü bu yeşil canavarın duracağı o gürültülü kapının önünde verecekti.
Eliz’in bakışları yoldaydı ama zihni çoktan o gürültülü kalabalığın arasına karışmış gibiydi. Arabanın hız kadranı yükseldikçe, kütüphanedeki o steril sessizlik benden kilometrelerce uzağa savruluyordu. "Majesty," diye mırıldandım kendi kendime. İsmi bile üzerimde ağır bir baskı kuruyordu; fazla büyük, fazla parlak ve fazla gürültülü.
“İçeri nasıl gireceğiz?”
Eliz bana göz kırptı. “O kısmı ben hallettim. Bağlantılarımı kullanıp, tüm geceyi eğlenip yakışıklı erkekleri seyrederek geçireceğiz.”
“Yeni ekip geldi galiba.”
“Tulumlu ve kaslı erkekler kadınlar için en çekici görüntüdür.”diye karşılık verdi hızlıca, zihnindeki bütün doğal görüntüyü cümleler eşliğinde aktararak.
“Kıyafetlerime bak Eliz,” dedim, üzerimdeki kalın örgü hırkayı ve diz izi yapmış pantolonumu işaret ederek. “Bu halde beni o kapıdan içeri alacaklarını mı sanıyorsun? En iyi ihtimalle temizlik görevlisi falan olduğumu düşünürler.”
Eliz, kısa bir kahkaha attı ve sağ elini direksiyondan çekip arka koltuktaki siyah deri çantasına uzandı. “Senin o ‘görünmez kız’ modundan çıkman için her şeyi planladım tatlım. Burada bir paket var, içinde de senin o tozlu raflarına hiç benzemeyen bir şeyler.”
Yeşil araç keskin bir virajı dönerken, şehrin en görkemli caddelerinden birine girdik. Burası kütüphanenin olduğu semte hiç benzemiyordu; burası paranın, hırsın ve gösterişin göbeği gibiydi. Kapıların önündeki valeler, parıldayan lüks araçlar ve dondurucu soğuğa rağmen şıklığından ödün vermeyen insanlar her yeri doldurmuştu.
“Sadece bir saat İz,” dedi Eliz, sesindeki ikna edici tonu kullanarak. “Sadece bir saat o gürültünün içinde dur, insanları izle, sonra seni kendi yatağına bırakacağıma yemin ederim. Ama bu gece o kapıdan içeri gir benimle. Sadece benim için değil, kendin için de.”
Başımı cama yasladım. Kütüphanedeki o sönmüş havai fişek çöplerini düşündüm; kutlamanın bitmiş, terk edilmiş tarafını. Şimdi ise tam tersine, kutlamanın başladığı yere, alevin merkezine gidiyorduk. Eliz arabayı Majestic’in birkaç sokak ötesinde, karanlık bir köşeye park ettiğinde kalbimin atış hızı kütüphane kurallarını çoktan ihlal etmişti.
“Hadi,” dedi Eliz aynadan rujunu tazelerken. “O hırkayı çıkar ve paketi aç. Gece bizi bekliyor.”
Titreyen ellerimle arka koltuğa uzandım. Paketin üzerindeki o parlak kâğıt, kütüphanedeki roman ciltlerinden çok daha pürüzsüz ve yabancı hissettiriyordu. İçinden çıkan kumaşın soğuk dokusu parmak uçlarıma değdiğinde, geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimi ilk kez o an gerçekten hissettim.
Kumaşın parmaklarımın altındaki kaygan hissi, içimi bir ürpertiyle kapladı. Paketin içinden çıkan siyah, saten elbise, sokak lambalarının cılız yansımasında bile parlayan cüretkâr bir parçaydı.
"Eliz, bu... bu çok fazla," diye fısıldadım. Hırkamın güvenli sıcaklığından ayrılmak, kabuğundan koparılan bir organizma gibi hissettiriyordu beni.
"Hadi İz, itiraz istemiyorum. Arka koltuğa geç ve hemen giyin. Camlar filmli, kimse seni görmez," dedi Eliz, dikiz aynasından bana kararlı bir bakış fırlatarak. Kendisi çoktan hazırdı; o ipeksi kumral saçları ve iddialı makyajıyla gecenin içine karışmaya can atıyordu.
Kütüphane vardiyasının yorgunluğuyla ağırlaşmış bedenimi zorlayarak arka koltuğa süzüldüm. Kalın örgülü hırkamı, o yorgunluk kokan pamuklu tişörtümü ve diz yapmış pantolonumu bir kenara bıraktım. Satenin tenime değen soğukluğu, uykumu bir bıçak gibi kesti. Elbise vücuduma tam oturmuştu; sanki Eliz benim ölçülerimi benden daha iyi biliyordu. Aynada kendime baktığımda, boynumdaki o soluk yansımayı tanıyamadım. Kütüphane tozundan arınmış, bambaşka bir kız bana bakıyordu.
Eliz ön koltuktan uzanıp elime küçük bir makyaj çantası tutuşturdu. "Sadece biraz parlatıcı ve maskara. O doğal bakışların, içerideki sahte pırıltılardan çok daha fazla dikkat çekecek."
Hazır olduğumuzda arabadan indik. Ocak ayazı, açıkta kalan omuzlarıma binlerce iğne gibi battı ama Eliz koluma girip beni Majesty’nin girişine doğru çekiştirdiğinde geri dönüş yoktu. Kulübün önüne yaklaştıkça yer sarsılmaya başladı. Hayır, bu yer sarsıntısı değildi; içerideki devasa ses sisteminden çıkan bas dalgaları sokağa taşıyor, kalbimin ritmini kendi temposuna zorluyordu.
Kapıdaki o meşhur altın varaklı "M" harfi, kar tanelerinin altında parlıyordu. Uzun kuyrukta bekleyen insanlar, Eliz’in kendine güvenen adımlarıyla yanlarından geçişimizi izledi. Kapıdaki siyah takım elbiseli, devasa adam Eliz’i gördüğü an hafifçe başını eğdi.
"Hoş geldiniz Eliz Hanım," dedi adam, bariyeri bizim için aralayarak.
İçeriye ilk adımımı attığımda, kütüphanenin o kadim sessizliği zihnimde cam gibi kırıldı. Yoğun bir duman, ağır bir konyak kokusu ve binlerce ışığın senkronize dansı beni karşıladı. Majesty sadece bir gece kulübü değildi; burası, gerçek dünyadan koparılmış, kendi kuralları olan yapay ama büyüleyici bir gezegendi.
Gözlerim kalabalığın içinde etrafı tararken, Eliz kulağıma doğru eğilip bağırdı: "Bak, yosun tutmaya vaktin kalmadı İz! Burası senin yeni dünyan!”
Eliz, kalabalığı bir bıçak gibi yararak ilerlerken koluma öyle sıkı tutunuyordu ki, sanki bıraksa bu insan denizinde kaybolup gideceğimden korkuyordu. Majesty’nin içindeki hava, dışarıdaki dondurucu ayazın aksine sıcak, nemli ve parfüm kokuluydu. Merdivenlerden yukarı, dans pistini yukarıdan gören, deri koltuklarla döşenmiş loş bir locaya yöneldik. Burası, aşağıda ter döken kalabalıktan izole edilmiş, cam korkuluklarla çevrili bir seyir tepesi gibiydi.
Locaya yerleştiğimiz an, bembeyaz gömleği jilet gibi duran bir görevli, sanki gelişimizden saniyeler önce orada bitmiş gibi tepsiyle yaklaştı. Eliz, ne olduğunu sormama bile izin vermeden tepsideki buzlu, kehribar rengi kadehlerden birini bana uzattı, diğerini kendi aldı.
"Hadi İz, bu gece kütüphaneci kimliğini o hırkanla beraber arabada bıraktığını hatırla," dedi ve kadehini benimkine çarptırdı. "Bunu iç ve sadece izle."
Kadehten bir yudum aldım; boğazımdan aşağıya yayılan o yakıcı ama meyvemsi tat, zihnimdeki son kütüphane tozlarını da temizler gibiydi. Tam o sırada mekânın tüm ışıkları bir saniyeliğine karardı, müzik yerini derin, göğüs kafesimi titreten bir bas vuruşuna bıraktı. Ardından sahnenin ortasından yükselen dumanların içinden, devasa kafesler ve halatlarla sarkan dansçılar belirdi.
Sahnedeki gösteri, Majesty isminin hakkını verircesine görkemliydi. Işıklar, dansçıların terli vücutlarında kırılırken her hareketleri kusursuz bir ritimle birbirini takip ediyordu. Eliz, koltuğa iyice yayılarak kadehinden bir yudum daha aldı ve büyülenmiş gibi sahneyi izlemeye daldı. Ben ise elimdeki bardağın soğukluğuna tutunmuş, aşağıda dans eden bu kusursuz bedenleri izlerken kendimi bir romanın en can alıcı bölümüne hapsolmuş gibi hissediyordum.
Aşağıdaki kalabalığın uğultusu, müziğin şiddetiyle birleşip devasa bir uğultuya dönüşürken, kütüphanenin o sakin sessizliği şimdi çok uzak bir rüya gibi geliyordu. Eliz haklıydı; burada zaman farklı akıyordu. Gözlerim sahnedeki ışık oyunlarına dalmışken, birden yan locadaki hareketliliği fark ettim. Görevliler o tarafa doğru eğiliyor, daha önce görmediğim bir telaşla servis yapıyorlardı. Göz ucuyla o tarafa bakarken, kalbimin ritminin kütüphane sessizliğinden çok, bu gürültülü müziğin temposuna ayak uydurmaya başladığını hissettim.
“Beğendin mi?”diye sordu Eliz.
Başımı salladım.
Gürültü, kulaklarımdan başlayıp başıma doğru ağrılar iliştirilirken sahnede cazibeli ve ateşli dans eden dört erkeğin dansına daldım. Dansı ilk gördüğümde beni içine çekmişti, ne zamandır izlediğimi bilmiyordum ama elimdeki dolu alkol sıvısı, dudaklarım onları izlemeye daldığım saniyelerde tamamen bitmişti.
Eliz,” Hoşuna gitti, itiraf et.”dedi sırıtarak. Müziğin sesinden dolayı sadece dudaklarını okuyabilmiştim.
“Bunu hiç konuşmak istemiyorum,”diye karşılık verdim sessizce.
“Yalancı,”dedi dişleri arasından, bir yandan sırıtmasını bir anlığına bile bastırmamıştı.
Müziğin basları, midemde bir yerlerde yankılanmaya devam ederken sahnede ter damlaları ışıkların altında elmas gibi parlayan o dört dansçının son figürlerini izledim. Hareketleri o kadar senkronize ve o kadar güçlüydü ki, insan vücudunun bu denli bir estetiğe sahip olabileceğini kütüphanedeki hiçbir anatomi kitabında bu kadar canlı görmemiştim.
İçtiğim kehribar rengi sıvının etkisiyle yanaklarımın ısındığını hissediyordum. Başımı hafifçe arkaya atıp locanın tavanındaki aynalı yansımalara baktım. Oradaki kadın, birkaç saat önce hırkasına sarılıp paslı bir merdiveni sürükleyen o yorgun kütüphaneci olamazdı.
"Daha fazla içmeyeceğim," diye mırıldandım ama sesim müziğin devasa dalgaları arasında kaybolup gitti. Eliz duymuş gibi yaparak omzuma dokundu. "Gecenin sadece başındayız. Bak, yan taraftaki hareketliliği görüyor musun?"
Gözlerim Eliz'in işaret ettiği VIP locasına kaydı. Az önce fark ettiğim o telaşlı servis, yerini derin bir saygı duruşuna bırakmıştı. İki yan locamızda, korumaların etten duvar ördüğü o karanlık bölmede birileri oturuyordu. Işıklar sahneden uzaklaşıp mekâna yayıldığında, o locanın ortasında oturan kişinin silüeti belirginleşti.
Garip bir şekilde, o kadar kalabalığın, o kadar gürültünün ve parıltının içinde, o locadaki sessizlik her şeyden daha fazla dikkat çekiyordu. Eliz bardağını dudaklarına götürürken fısıldadı: "Gecenin asıl sahipleri geldi. Majesty’nin kalbi tam orada atıyor."
Sahnedeki dans bittiğinde, mekânın havası aniden değişti. Müzik daha ağır, daha derinden gelen bir ritme evrildi. Eliz yerinde dikleşti, gözlerindeki o avcı parıltısı yeniden canlanmıştı. "Şimdi," dedi Eliz, "Kütüphaneci kızın bu dünyaya gerçekten dahil olma vakti geldi. Hazır mısın?"
Daha ben cevap veremeden, bizim locanın girişindeki koruma hafifçe kenara çekildi ve şık giyimli bir adam içeri girerek Eliz'in kulağına bir şeyler söyledi. Eliz gülümsedi ve elini bana uzattı. "Davet edildik, İz. Ve inan bana, oraya o hırkayla girmek istemezdin."
Eliz’in bakışlarındaki tanıdık avcı pırıltısı, locanın girişinde beliren adamla birlikte iyice harlanmıştı. Ben daha kim olduğunu bile kavrayamadan, adamın varlığı locanın havasını ağırlaştırdı. Üzerindeki takım elbise o kadar kusursuzdu ki, sanki üzerine dikilmemiş, onun bir parçasıymış gibi duruyordu. Eliz’in ona "Kılıç" diye hitap ettiğini duydum; ismi, yüzündeki o sert ve keskin hatlarla ürkütücü bir uyum içindeydi.
Kılıç denilen bu adam, Eliz’e doğru bir adım attığında istemsizce bardağıma daha sıkı sarıldım. Bakışları, sanki karşısındakinin ruhundaki en gizli çekmeceyi bile açabilirmiş gibi deliciydi. Eliz’in omzuna dokunuşundaki o rahatlık, aralarındaki çekimin kütüphane raflarındaki tozlu tarih kitaplarından çok daha eski ve karmaşık olduğunu fısıldıyordu.
"Misafirleri bekletmekten hoşlanmıyorum," dedi adam. Sesi, kütüphanede duymaya alışık olduğum o huzurlu fısıltılardan değildi; bu ses, emir vermeye alışmış, otoriter bir tınıya sahipti. Bakışları bir anlığına bana kaydı. O saniyede, üzerimdeki siyah saten elbisenin aslında bana ait olmadığını, birkaç saat önce paslı bir merdiveni sürükleyen o kız olduğumu anladı mı diye düşünmeden edemedim. Ama hayır, beni Eliz’in o parlak dünyasına ait bir aksesuar gibi süzüp geçti.
Eliz, parmaklarını adamın ceketinin yakasında cüretkarca gezdirmeye başladığında nefesimi tuttum. "Hemen geliyoruz Kılıç," dedi Eliz.
Eğilip Eliz’in elinin tersini öptüğünde, bu sahne bana üzerinde çalıştığım eski dönem romanlarını hatırlattı; tehlikeli, asil ve sonu muhtemelen felaketle bitecek olan o sahneleri. Kılıç korumaların arasına karışıp karanlığa gömüldüğünde, Eliz sanki büyük bir savaşı kazanmış gibi bana döndü.
"Gördün mü İz?" dedi heyecanla.
"Kim bu adam?" diye fısıldadım, hala Kılıç'ın bıraktığı o yoğun ve ağır parfüm kokusunu solurken.
“Yakışıklı ve zengin, gerisi nedir ki,” Yüzümdeki kınayan bakışları gördüğü an, gülüşü hemen silindi. “Fazla yakın olmam, sınırlar koyarım. Dağıtmayacağım söz veriyorum.”
Koluma girerek beni yerimden kaldırdı. Hareket etmesine fırsat vermeden,”Ben tanımadığım adamların masasına oturmak istemiyorum.”dedim. Geri çekildim sonra, kalktığım yere tekrar oturdum.
“Beni yalnız mı bırakacaksın?”
“Buraya beni, benim için getirmediğine şu an çok emin oldum.”
Eliz aniden durakladı, neredeyse onun üzerinden geçecektim. “Hayır. İş dışında farklı bir hava alman için gelmeni istedim ve itiraz edersin diye bilerek bir şey söylemedim.”
“Beni karıştırmasan olmaz mı?”
“Tabi olmaz, sen benim en yakın arkadaşımsın.”dedi yumuşacık sesiyle.
Yan locaya giden o kısa koridor, sanki kütüphanenin koridorlarından bin kat daha uzun gelmişti. Siyah kadife perdeyi araladığımızda, içerideki yoğun dumanın içinden sızan kırmızı ışık her şeyi olduğundan daha dramatik gösteriyordu. İçeri girdiğimiz an, birinin bizi beklediğini hissettim.
Eliz, kendinden emin adımlarla kırmızı ışığın hakim olduğu locaya, deri koltukların en geniş kısmına yerleşti. Ben ise yabancısı olduğum bu gösterişli sahnede kendime bir yer ararken, ister istemez Eliz ve Kılıç’ın arasındaki o yoğun çekimin ortasına düştüm. Eliz, Kılıç’ın yanına öyle bir doğallıkla oturdu ki, sanki her gün bu puslu VIP localarında, bu tehlikeli bakışlı adamlarla vakit geçiriyormuş gibiydi.
Hemen yanımda, Eliz’in aksine bambaşka bir enerji yayan bir kız oturuyordu. Göz ucuyla ona bakmadan edemedim. Kısa kesilmiş, elektrik moru saçları loş ışıkta parlıyordu. Kaşındaki ve dudağındaki metal piercingler, locadaki kırmızı spotlar vurdukça küçük kıvılcımlar çakıyordu. Üzerindeki fileli bluz ve tuhaf, gotik aksesuarlarıyla Majesty’nin o ağır, lüks havasına bir başkaldırı gibiydi. Kütüphanenin sessiz dünyasından gelen biri için bu kız, bir bilimkurgu romanından fırlamış gibi duruyordu. O ise beni pek umursamıyor, elindeki siyah pipetle kadehindeki buzları dairesel hareketlerle karıştırıyordu.
Kulaklarımı Eliz ve Kılıç’ın aralarındaki o alçak sesli ama elektrik yüklü diyaloğa kabarttım. Müziğin basları koltukları titretiyordu ama onlar birbirlerine o kadar yakındı ki, kelimeler dumanın içinden süzülüp bana ulaşıyordu.
"İnsanların sabrını zorlamayı seviyorsun," dedi Kılıç. Sesi şimdi daha da derinden, sanki bir tehdit ile iltifat arasında ince bir çizgide yürüyormuş gibi geliyordu.
Eliz, bardağını Kılıç’ın bardağına hafifçe çarptırıp omuz silkti. "Sabır, bu tür adamlar için sadece bir kelime oyunu. O, benim ne zaman ve nasıl geleceğimi zaten biliyordu."
Kılıç, başını hafifçe Eliz’e doğru eğdi; aralarındaki mesafe neredeyse yok denecek kadar azdı. "Bu gece yanında getirdiğin bu 'yeni yüz' de oyunun bir parçası mı?" diye sordu. Gözlerinin üzerimde olduğunu hissetsem de bakışlarımı mor saçlı kıza dikmiş gibi yapmaya devam ettim.
Eliz, kısa bir kahkaha attı. "O benim arkadaşım."
Kılıç’ın dudakları hayaletimsi bir gülümsemeyle kıvrıldı. Eliz’in saçlarından bir tutamı parmağına dolayıp hafifçe çekti. "Bilirsin, ben keskin olan her şeyi severim."
Yanımda oturan mor saçlı kız aniden bana doğru dönüp, "Çok dikkate alma onları," dedi. Sesi şaşırtıcı derecede yumuşak ama bezgin bir tondaydı. "Burada herkes bir rol oynuyor. Sen sadece içkini iç ve ışıkların tadını çıkar."
Yutkunarak önüme döndüm. Başım, masadan kafama diktiğim shotla birlikte iyice dönmeye başlamıştı. Aklım yerinde değilken kendimi daha aitmiş gibi hissediyordum kulübün akıl almaz ihtişamına.
Hadiselerin bu şekilde ilerleyeceğini tahmin etmiştim, şimdiye kadar buna dair tek kelime etmemiş olsa da.
Sessizlik, Majesty gibi bir yerde duyabileceğiniz en imkânsız şeydi; ama o an, o locanın içinde zamanın dişlileri durdu. Müziğin basları dışarıda bir yerde uğuldamaya devam etse de içeriye sızan buz gibi otorite tüm ritmi öldürdü. Koridorun sonundaki korumalar, sanki birer cansız heykelmişçesine kenara çekildiklerinde, içeriye sadece bir adam değil, koca bir fırtına girdi.
Eliz’in kaskatı kesildiğini gördüm. Az önce Kılıç’ın parmakları arasında bir kedi gibi mırıldayan o özgüvenli kız gitmiş, yerine suçüstü yakalanmış bir çocuk gelmişti.
"Sınırları zorlamayı sevdiğini biliyordum Eliz," dedi bir ses.
Başımı yavaşça sesin geldiği yöne çevirdim. Siyah bir gölge gibi tepemize çöken adam, loş kırmızı ışığın altında bile parlayan tekinsiz hareye sahipti. Kalbim deli gibi atarken onu fark ettiğim an mideme kramp girdi.
Onu tanıyordum. Hiç karşı karşıya gelmemiştik ama onun kim olduğunu biliyordum. Majesty’nin sahibiydi. Tüm eğlence mekanlarını geride bırakan, lüks ve ihtişamlı yerin fikrini yıllar önce hayata geçirmişti.
Barış Alaz.