dünyaya dönüş

2395 Kelimeler
BÖLÜM 3: Lyra’nın kendisine tahsis edilen oda, sarayın dış duvarlarına yakın, yüksek tavanlı, geniş pencereli bir yerdi. Ama bu ihtişam, demir parmaklıkların ardındaki soğuk gerçeği gizlemeye yetmiyordu. Pencereden görünen karlı dağlar, uzakta hayalet gibi yükselen kuleler ve gri gökyüzü, onun için bir özgürlük çağrısı değil, hapsedilişinin sessiz şahitleriydi. Yatağın yumuşaklığı, ipek çarşafların tenine değen serinliği, yediği zengin yemekler… Hiçbiri onu kendi küçük, sıcak evindeki otlu çay kokan, teyzesinin şefkatli dokunuşlarıyla dolu basit yatağının huzurunu vermiyordu. Teyzesini özlemişti. Onun bilge gülüşünü, şifalı otları anlatırken parlayan gözlerini. Kendi dünyasını, papatyalarla bezeli çayırları, güneşin ılık dokunuşunu özlemişti. Burası, buz ve öfke kokuyordu. Gün batmış, sarayın koridorlarında titrek meşaleler yanmaya başlamıştı. Lyra, odanın ortasındaki oymalı ahşap masaya oturmuş, getirdikleri kuru ekmek ve etten bir lokma bile yememişti. Boğazından geçmiyordu. Aklında sadece geri dönmek vardı. Nasıl dönecekti? O geçit yeniden açılacak mıydı? Yoksa burada, bu soğuk ve düşman diyarda bir esir olarak mı yaşayacaktı? Kapının hafifçe tıklanmasıyla irkildi. İçeri girmesi için onay vermeye kalmadan kapı açıldı ve Kael içeri süzüldü. Yüzünde sıcak, anlayışlı bir ifade vardı. Elinde gümüş bir tepsi taşıyordu; üzerinde buharı tüten bir kâse çorba ve birkaç parça meyve vardı. Lyra’nın aksine o, bu sarayın kasvetine alışkındı. “Yemek getirdim. Bir şey yemedin biliyorum,” dedi Kael, tepsiyi masaya bırakırken. Sesi yumuşaktı, abisinin sertliğinden eser yoktu. Gözleri Lyra’nın yorgun ve endişeli yüzünde gezindi. "Ben kael kralın erkek kardeşiyim" “Endişelenme, bu çorbayı ben yaptım. Kraliyet aşçıları kadar iyi olmasa da…” Hafifçe gülümsedi. Lyra, Kael’in bu samimiyetine şaşırmıştı. Gözlerinde ne bir küçümseme ne de bir tehdit vardı, sadece saf bir merhamet. “Teşekkür ederim, Prens Kael. Ama aç değilim.” Kael, Lyra’nın sandalyesinin karşısına oturdu. “Bana Kael diyebilirsin. Ve biliyorum, kolay değil. Birdenbire kendini bambaşka bir dünyada bulmak ve ilk defa başımıza gelen bir olay … Ama inan bana, burası göründüğü kadar kötü bir yer değil. En azından… her zaman değil.” Lyra kaşlarını çattı. “Kralınız kusura bakma ama… o bir canavar.” Kael’in gülümsemesi silindi. İç çekti. “Abim… ve benim zor bir geçmişiz var, Lyra. Yıllar önce istemediğimiz şeylerle yüzleştik. Bu onu değiştirdi. Ama asil bir kalbi vardır, derinlerde bir yerde. Sadece o kalbi bulmak… zorlu bir görev.” Kael, Lyra’ya abisinin neden kadınlardan bu kadar nefret ettiğini söylemedi, bu yarayı deşmek istemiyordu. Sadece onun hassas olduğunu Lyra’nın anlamasını istedi. Lyra ona inanmıyordu. Böylesine küstah, böylesine kalpsiz bir adamın nasıl “asil” bir kalbi olabilirdi? “Benim burada işim yok. Ben dünyama geri dönmek istiyorum. Lütfen, bana yardım edin.” Kael’in bakışları ciddileşti. “İsterdim, Lyra. Gerçekten isterdim. Ama o geçit… Yüzyıllardır açılmamıştı. Ve ne zaman kapanıp açılacağı bilinemez. Belki de sonsuza dek burada kalacaksın.” Sonra Lyra’nın gözlerine dikkatle baktı. “Belki de kalmalısın.” Lyra’nın kalbi hızla çarptı. “Ne demek istiyorsun?” Kael yavaşça doğruldu, pencereye doğru yürüdü. “Bazı kehanetler var. Kadim kehanetler. Bir gün bu diyarın yaani kralın kurtarıcısının, başka bir dünyadan gelecek, kızıl saçlı bir kadın olacağını söylerler. Ve o kadının… abimin eşi olacağını ya bu sensen.” Lyra şokla sandalyesinden fırladı. “Hayır! Bu imkânsız! Ben bir insanım! Ve o… o bir canavar siz birer kurt adamsınız!” Kael döndü, gözlerinde Lyra’nın anlayamadığı derin bir üzüntü ve umut karışımı vardı. “Belki de ama ay tanrıçası en iyisini bilir , Lyra. Belki de henüz keşfedemediğin bir yanın vardır. Ve Alaric… Asıl canavar, o geçmişi hatırlayan adam değil, o ihaneti yaşatanlardır.” Başını iki yana salladı. “Şimdilik sadece dinlen. Yarın daha net düşünebiliriz.” Kael, odadan ayrılırken, Lyra’yı yalnız ve karmaşık düşüncelerin ortasında bıraktı. Lyra, Kael’in sözlerini, özellikle de “belki de sensin ” cümlesini kafasından atamıyordu. O bir insandı! Hep öyle olmuştu. Amcası ve teyzesi onu hep bir insan olarak büyütmüştü. Bu kehanetler, bu kurtlar… bunların hepsi bir kâbus olmalıydı. Gece ilerlemiş, ay tüm ihtişamıyla gökyüzünde parlamaya başlamıştı. Lyra, pencerenin önüne gitti. Gümüş ay ışığı, karlı tepelerin üzerine düşüyor, sarayın kulelerine gizemli bir hava katıyordu. Gözlerini kapatıp kendi dünyasını, çiçeklerin kokusunu hayal etmeye çalıştı. İçinde tarif edemediği bir sıkıntı vardı. Yüreği hızla çarpıyor, damarlarında garip bir karıncalanma hissediyordu. Aynı anda, sarayın en üst katında, kraliyet dairelerinde kral Alaric' de uyuyamıyordu. Odasının ortasında, meşalelerin titrek ışığında, göğsünü sıkan bir ağırlıkla ayakta duruyordu. Kurt formu, içindeki vahşi güç, öfke ve inatla çarpışıyordu. " Eşimiz … işaretle" diye mızmızlanıp onu zorluyordu. Lyra sarayın içindeydi, hemen yakınında. Her nefes alışında, her kalp atışında onu hissediyordu. Kurt, eşini istiyordu. Onu işaretlemek, bağlamak, yanına almak istiyordu. Ama Alaric… Alaric reddediyordu. Geçmişteki ihanetin acısı, zihnine bir hançer gibi saplanıyordu. Bir daha asla bir kadına güvenmeyecekti. Bir daha asla kalbini açmayacaktı. Özellikle de kehanette bahsedilen o kadına! Bu sadece bir oyundu, yeni bir ihanetin başlangıcıydı. “Kes sesini lanet olsun!” diye hırladı Alaric, kendi içindeki kurda. Derisinin altında bir titreme hissetti. Kasları geriliyordu. “O bir insan. Sadece bir insan. Ve … benim ona ihtiyacım yok o zavallı .” Ama kurt, onun aksine Lyra’nın kokusunu ciğerlerine çekiyordu. Tatlı, topraksı ve vahşi bir koku. Tam da kendi kurdunun aradığı eşin kokusu. İçgüdüleri onu Lyra’ya doğru çekiyordu. Ve Alaric, bu içgüdülere karşı koymakta zorlanıyordu inanılması güç ama ilk kes dizginleyemiyordu . Bilinçaltında, kontrolsüz bir güç onu Lyra’ya doğru sürüklemeye başladı. Adımları ağırlaşıyor, nefesleri sıklaşıyordu. Sarayın koridorlarında, kararlı ama bir o kadar da çaresiz adımlarla Lyra’nın odasına doğru ilerledi. Zihni onu durdurmaya çalışıyordu, ama bedeni itaatsizlik ediyordu. Lyra hala pencerenin önündeydi, ay ışığı yüzüne vuruyordu. İçindeki karıncalanma artmış, bedeninde tuhaf bir titreme başlamıştı. Nedensiz bir korku tüm benliğini sarmıştı. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Birden odanın kapısı sert bir gürültüyle açıldı, tahta çarparak geri yayıldı. Lyra, irkilerek döndü. Gördüğü manzara, nefesini kesmeye yetti. Kapının pervazında, insan formundan çok daha büyük, kaslı ve dehşet verici bir yaratık duruyordu. Gözleri kan kırmızısıydı, pençeleri jilet gibi keskin, dişleri sivri ve ağzından hafif bir hırıltı geliyordu. Tüyleri simsiyah, dağınık ve vahşiydi. Bu bir kurt adamdı, evet, ama Alaric'in o heybetli, karizmatik hali değil, adeta bir canavara dönüşmüştü. Lyra’nın çığlığı boğazına takıldı. Korkuyla karışık dehşet, tüm vücudunu dondurdu. Yerinden kımıldayamıyordu. Beyni bu görüntüyü işlemekte zorlanıyordu. Bu… bu neydi? Canavar yavaşça, tehditkâr adımlarla ona doğru ilerlemeye başladı. Her adımında yerden hafif bir titreşim yükseliyor, pençeleri taş zeminde tıkırtılar çıkarıyordu. Lyra, nihayet donakaldığı yerden kurtulup geriye doğru gitmeye başladı. Bir adım, iki adım… Gözleri canavardan ayrılmıyor, kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atıyordu. Geriye doğru giderken, arkasındaki yatağa takıldı ve düşmekten kurtulamadı. Canavar, Lyra’nın üzerine bir gölge gibi eğildi. Tek bir hamleyle, tüm ağırlığıyla Lyra’nın üzerine atıldı. Lyra, ezici bir güçle yatağa saplandı. Canavarın keskin pençeleri omuzlarının iki yanına saplanmamıştı, ama ağırlığı nefesini kesiyordu. Yüzüne vuran sıcak, nefesi, keskin dişlerini görmesiyle son çığlığı boğazından zar zor çıktı. Tam o anda, Lyra’nın içinde, derinlerde bir yerlerde, uyuyan bir güç uyandı. Vücudunda daha önce hiç hissetmediği, tanıdık olmayan bir enerji dalgalanmaya başladı. Bu, onun körelmiş, gizli kalmış kurduydu. Lyra, bu dünyadan bihaber, annesinin kendisini korumak için hazırladığı karışım sayesinde insan gibi büyümüştü. Ama şimdi, gerçek eşi olan Alaric’in kurt formu üzerinde iken, mühür uyanıyordu. Canavar, Lyra’nın üzerindeyken hırlamaya başladı. Lyra korkuyordu, ama garip bir şekilde, içindeki bir his onu bu vahşi yaratığı sakinleştirmeye itti. Titrek ellerini, canavarın kürk kaplı göğsüne koydu. Yumuşacık, sıcacıktı. Şaşırtıcı bir şekilde, Lyra’nın dokunuşuyla canavarın hırıltıları azaldı. Vücudundaki kaslar gevşemeye başladı. Gözlerindeki kırmızı parıltı sönüyordu. Lyra’nın dokunduğu yerde, tüyleri içeri çekiliyor, kasları küçülüyor, kemikleri yeniden şekilleniyordu. Canavar, yavaş yavaş kendi insan formuna dönüyordu. Birkaç saniye içinde, Lyra’nın üzerinde, yine o heybetli, esmer saçlı, keskin hatlı kral duruyordu. Ama şimdi, çıplaktı. Sadece kürk pelerini bir omzuna asılı kalmıştı. Gözleri hala parlıyordu, ama şimdi öfkeyle değil, şaşkınlık ve hayranlıkla. Hala Lyra’nın üzerinde, göz göze geldiler. Aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı. Lyra, onun Alaric olduğunu yeni anlamıştı. Gözlerinin rengi, dudaklarının kıvrımı… Bu, az önce kendisine "zavallı insancık" diyen adamdı. Ama şimdi, gözlerinde tarifsiz bir ifade vardı. Tam o anda, Lyra’nın içindeki uyuyan güç yeniden güçle çarpmaya başladı. Vücudunda kemiklerinin yerinden oynadığını, kaslarının gerildiğini hissetti. Dayanılmaz bir acı dalgası tüm benliğini sardı. Lyra’nın kurdu dönüşmek için onu zorluyordu, ama vücudu buna hazır değildi, bu değişim için çok aniydi. Lyra, acı içinde çığlık çığlığa kıvranmaya başladı. Vücudu yay gibi geriliyor, kasları kasılıyor, tırnakları uzuyordu. Alaric, Lyra’nın ani çığlıklarıyla şaşkına döndü. Ne olduğunu anlamadı. Onu incitmek istememişti. “Neden bağırıyorsun?” dedi, sesi hırıltılıydı, daha yeni insan formuna dönmüştü. “Ben bir şey yapmadım, kadın!” Lyra, acıyla kıvranarak, gözleri yaşlarla dolu bir şekilde Alaric’e baktı. “Bana yaklaşma! Sen yaklaşınca içimde bir şeyler kopuyor! Kemiklerim acıyor! Uzak dur!” diye feryat etti. Tam o sırada, kapı tekrar çarparak açıldı ve Kael içeri fırladı. Lyra’nın çığlıklarını duymuştu. Gördüğü manzara karşısında donakaldı: Lyra, yatakta acı içinde kıvranıyor, üzerinde ise yeni insan formuna dönmüş, çıplak abisi duruyordu. “Neler oluyor burada, Kralım? Ne yaptınız ona?” diye bağırdı Kael, öfkeyle. Lyra’ya doğru koştu. Alaric’e ise dehşetle karışık bir şekilde bakıyordu. Alaric, Kael’in suçlayıcı bakışları altında sinirden köpürdü. Yüzüne kan hücum etti. öfke içinde, Lyra’dan uzaklaşıp hızla odasına doğru fırladı. Üzerindeki kürk pelerinle bile örtünmeye çalışmadan, odasından uzaklaştı. Lyra’nın çığlıkları kesilmiyordu. Vücudu durmaksızın titriyor, bir an köpürüp bir an geri çekiliyordu. İçindeki kurt, hazır olmayan bedenini zorluyordu. Sonunda, dayanılmaz acılar içinde baygınlık geçirdi. Kael, baygın Lyra’yı kucağına alırken, sarayın koridorlarında duyulan çığlıklar yüzünden meraklanan muhafızlar ve birkaç hizmetli, Lyra’nın odasının kapısında toplanmıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Kael, Lyra’yı hızla revire götürdü. Şifacı kurt, yaşlı ve deneyimli bir kadındı, Lyra’yı görünce yüzünde endişeli bir ifade belirdi. "Ne olduğunu anlamadık belliki bir yeri ağrıyor ne olduğunu kontrol et " Kael, Lyra’yı şifacıya emanet ettikten sonra odadan çıktı. Tam o sırada, Alaric de revire doğru iniyordu. Üzerine gelişi güzel zırhını ve kürk pelerinini geçirmişti. Gözlerinde hala öfke ve kafa karışıklığı vardı. Kael’i görünce yanına yaklaştı. “O kadın ne diye acı içinde kıvranıyor?” diye hırladı, sesi gergindi. Kael, alaycı bir gülümsemeyle Alaric’e baktı. “Onu sana sormak gerek, sevgili abicim. Kadına zarar mı verdin? Gerçi ben girdiğimde çıplaktın, belki de çekici vücuduna dayanamadı bünyesi?” Alaric, Kael’in alaycı sözleri karşısında sinirden patlayacak gibi oldu. “Kes!” diye hırladı. Tam o sırada, şifacı revirden çıktı. Yüzünde hala endişeli bir ifade vardı. “Sorunun ne olduğunu çözemedim, Kralım,” dedi. “Daha önce hiç böyle bir durum görmedim. Sadece ağrı kesici ve sakinleştirici uyguladım. Bir süre sonra uyanır. " Alaric’in gözleri şifacının üzerinde kilitlendi. “cozemedi mi?” diye mırıldandı. İçindeki kurt, şifacının sözleriyle bir kez daha ulumaya başlamıştı. Kael, revirin önündeki koridorda bekleyen muhafızlara sert bir bakış attı. " Gidelim hadi sınırda Nöbeti devralın, kuş uçurtmayacaksınız," diye komut verdi. Ardından şifacıya dönerek, "Sen de diğer revire geçebilirsin, burada durum kontrol altında," dedi. Şifacı kadın hafifçe eğilerek selam verdi ve elindeki otlarla koridorun derinliklerinde kayboldu. Kael, gitmeden önce abisine son bir delici bakış fırlatıp uzaklaştı. Koridor derin bir sessizliğe gömüldüğünde,Kral Alaric olduğu yerde çakılı kaldı. İçindeki kurt, az önce yaşananların etkisiyle hala huzursuzca pençelerini zihnine geçiriyordu. Alaric, sağa sola bakıp kimsenin kalmadığından emin olduktan sonra, sanki bir suç işliyormuşçasına sessizce revirin kapısını araladı ve içeri süzüldü. Yatakta yatan kadın, sanki bir fırtınanın ardından sığınılmış sakin bir liman gibi duruyordu. Alaric yatağın yanına yaklaştı, nefesini tuttu. Kendi ellerine baktı; iri, güçlü ve pençeye dönüşmeye her an meyilli olan ellerine... “Acaba canını mı yaktım?” diye geçirdi içinden. Onun üzerindeyken hissettiği o savunmasızlık duygusu, Alaric’in buz tutmuş kalbinde tuhaf bir çatlağa neden olmuştu. Gözleri, yastığa dağılmış kızıl saçlara kaydı. Ay ışığı altındaki o yangın kırmızısı, karanlık odada bile parlıyordu. Yüz hatlarını inceledi; kusursuz, pürüzsüz ve hayret verici derecede masumdu. Bakışları istemsizce Lyra’nın gerdanına, soluk alıp verişiyle hafifçe inip kalkan göğüs çatalına kaydı. O an, zihninin derinliklerinden bir ses yükseldi: Ne kadar güzel bir kadın... Bu düşünceyle birlikte Alaric sanki yanmış gibi irkilerek geri çekildi. "Kendine gel lanet olsun!" diye fıstıladı kendi kendine. Bir anlık zayıflık, bir ömürlük esaret demekti. Silkelenip odadan hızla çıktı, botlarının taş zeminde çıkardığı yankılar sanki kaçışının müziğiydi. Sarayın gizli bodrumlarında, geçit ayini için görevlendirilmiş büyücü ve muhafızların yanına vardığında öfkesi hala dinmemişti. "Durum nedir?" diye gürledi. Baş büyücü, parlayan rünlerin arasından kafasını kaldırdı. "Sadece son bir adım kaldı, kralım. Sabaha karşı enerji seviyesi zirveye ulaşacak. Geçit aktifleştiği anda kadını kendi dünyasına gönderebiliriz." Alaric derin bir nefes aldı. Rahatlamış olması gerekiyordu. Bu sorunlu kadın gidecek, mühür sessizliğe bürünecek ve her şey eski düzenine dönecekti. Ama kurdu aynı fikirde değildi. Zihninin içinde vahşi bir uluma koptu: “Eşim! Onu bırakma! O bizim parçamız!” Alaric dişlerini sıktı. "O sadece bir insan. Yarın bu vakitlerde adı bile hatırlanmayacak." Sabahın ilk ışıkları revirin dar penceresinden içeri sızarken Lyra gözlerini araladı. Başında zonklayan bir ağrı vardı. Gördüğü her şeyin —o devasa canavarın, Alaric’in çıplak göğsünün, damarlarında akan o yakıcı acının— korkunç bir rüya olduğuna kendini inandırmak istedi. Ama etrafındaki taş duvarlar ve revirin ağır ilaç kokusu, gerçekliği bir tokat gibi yüzüne çarptı. Yataktan güçlükle kalktı, bacakları titriyordu. Revirin dışına çıktığında Kael ve bir grup muhafızın kapıda beklediğini gördü. Kael, onu görür görmez yanına adımladı. "Uyandın mı? İyi misin, Lyra?" Sesi gerçekten endişeliydi. Lyra elini alnına koydu. "İyiyim sanırım... Sadece ne olduğunu anlamıyorum. O gece... O canavar..." Kael, abisinin o halinden bahsetmek istemediği için sözünü kesti. "Geçmişte kaldı. Önemli olan şimdi. Geçit aktifleşmek üzere. Dünyana dönme vaktin geldi." Lyra’nın kalbi bir anlığına garip bir sızıyla tekledi ama gitmek istediğinden emindi. Birlikte büyük avluya doğru ilerlediler. Avlunun ortasında, havayı titreten mor ve siyah renkli devasa bir enerji halkası dönüyordu. Alaric oradaydı. Muhafızlarıyla birlikte bir heykel kadar hareketsiz ve soğuk duruyordu. Lyra, onunla göz göze gelmemek için bakışlarını yere indirdi. Gece gördüğü o vahşi yaratık hala zihninin en karanlık köşesinde hırlıyordu. "Git," dedi Alaric’in sesi. Duygusuz, emredici ve buz gibiydi. Kael, Lyra’nın omzuna hafifçe dokundu. "Yolun açık olsun, dünyalı." Lyra derin bir nefes aldı ve geçidin merkezine doğru koştu. Enerji dalgaları saçlarını uçuşturuyor, tenini iğneliyordu. Tam geçidin eşiğine geldiğinde, içindeki bir şeyin koptuğunu hissetti. Bir acı, bir boşluk... Adımını attı ve bir ışık patlamasıyla birlikte her şey karardı. Lyra, geçitten geçtiği anda portal büyük bir gürültüyle kapandı. Geride sadece dağılan dumanlar kaldı. Kral Alaric, kumaşı o kadar sıkı tutuyordu ki eldivenleri yırtılmak üzereydi. Gittiğini görmüştü. Artık güvendeydi. Ama o an, göğsünde daha önce hiç hissetmediği, sanki birisi kalbini yerinden söküp çıkarmış gibi bir boşluk hissetti. Kael, abisine dönüp bir şey söylemek üzereydi ki birden durdu. Alaric’in gözleri... Simsiyah olmuştu. Tam o sırada, geçidin kapandığı noktada yerde parlayan bir şey fark etti KRAL ALARİC . Lyra’nın giderken düşürdüğü, teyzesinin ona verdiği kolyeydi eğilip avucunun içine aldı çok parlak bir taştan yapılmıştı ama onu şaşırtan asıl şey kolyeyi avucunun içine alır almaz Lyra' nın varlığını hissettirmesi kurdunun dahada azmasıydı . Belkide bu kolyeden çok daha daha fazlasıydı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE