- Kızım önümüzdeki hafta da geleceksin değil mi?
- Gelicem mecbur anne. Prova bitmedi dedin ya.
- Ondan demiyorum. Nezahat abla aradı az evvel. Ece gelirken Mısır Çarşısına uğrasın da şerbet şekeri alsın dedi. Kızı doğuracak biliyorsun, lohusa şerbeti kaynatacakmış.
- Anne vallaha yıldım, billaha yıldım. Ya bu insanlar İstanbul'u Eceabat kadar bir yer mi sanıyorlar Allah aşkına? Onun dediği yere gidene kadar Bursa'ya giderim ben. Hem o kaypak damadı her gün Çanakkale'de. Yok muymuş orda istediğinden, alıversin işte.
- Aaaa Ece, kırk yıllık ahbabım, bir şey rica etti olmaz mı deseydim?
- Anne iyi de senden rica etti, beni adam yerine koyup sordu mu gidebilir miyim diye? Nasıl olsa senin bana kabul ettireceğini biliyor, ondan senden rica ediyor uyanık.
- Hadi hadi çok konuşma Otobüsü kaçıracaksın.
- Yusuf atacak beni otogara, kaçırmam merak etme.
Gördüğünüz üzere yine lüzumsuz bir sipariş kilitledi bana sevgili yöre halkı. Hayır yani anlamıyorum ki; karşılık beklediğimden de değil vallaha bak. Birinden biri de; "kızım sen talebesin, öğrenci evinde kalıyorsun, al şu poğaçayı, böreği götür de arkadaşlarınla ye" deyip bir saklama kabı tutuşturmadı elime. Anca ne istediklerini yazdıkları kağıdı ve bak bunu üzerine basarak söylüyorum; ne istedilerse ona yetecek kadar parayı verdiler elime. İnsan yüzlira fazla verir, o kadar eziyet çekiyorsun, akbilin su yakmıyo, al bu da harçığın olsun der, haksız mıyım?
- Ne söyleniyon lan yine kendi kendine?
- Ne söylenecem, yine ısmar var milletten. Vallahi yıldım ya.
- Kızım şunun şurasında ne kaldı okulun bitmesine. Az daha sabret. Sonra biter bu derdin de. Hem ne diyecem sana, ben de geleyim mi seninle şöyle az dolaşır kafa dağıtırız ne dersin? Üsküdar'da kokoreç ısmarlarım sana.
- Vallaha mı lan? Gel tabii, ne zamandır birlikte bir şey yapmıyoruz zaten. Hem belki kızlar da bize katılır.
- Aman onları hiç bulaştırma. Uğraşamam o şımarık Melis'in nazıyla niyazıyla.
- Niye öyle diyon oğlum, gül gibi kız. Millet onunla konuşmak için sıraya giriyor, bizim ki de buğuz ediyor, götümün kenarı.
- Ne diye koşuyorlarmış ki peşine, ne varmış onda benim görmediğim acaba? Hem bana dikenlerini çıkarıp, millete gülücük dağıtıyorsa o da onun bileceği iş.
- Bana bak, sen bu kıza karşı boş değilsin ha. Hiç itiraz etme kabak gibi ortada her şey.
- Saçma salak konuşma lan. Şimdi vaz geçerim gelmekten görürsün bak.
Melis ve Mine benim ev arkadaşlarım efenim. İkisi de güzel sanatlarda okuyor. Melis müzik, Mine de resim bölümünde. Okulun ilk dönemi yurt içimi açmayınca eve çıkmayı düşünmüş, sonra da bunların el birliği ile panoya astığı ev arkadaşı aranıyor ilanına yapışmıştım. Allah'tan kolay anlaştık da harika bir üç buçuk yılımız oldu birlikte. Bundan sonra da ayrılmayı düşünmüyoruz katiyetle. Çünkü onlar yüksek lisansa devam ederken ben de İstanbul'da kalıp çalışmayı düşünüyorum. Bu birliktelik bizi, içimizden biri yeminini bozup evlenene kadar götürür anlayacağınız. Yusuf da benim diğer en yakınım olunca haliyle birkaç kez bir araya geldiler. Hatta Yusuf'un gelip bizimle kaldığı bile oldu. Aslında eve erkek sokmak yasak ama Yusuf'u erkekten saymadıklarını şimdi bizimkine söylesem yer yerinden oynar, o yüzden lütfen aramızda kalsın. Yusuf'un Melis'ten, Melis'in de Yusuf'tan hoşlandığını düşünüyoruz anladığınız gibi. Bu durumu ilk farkeden Mine oldu ama ikisi de bu imayı bir türlü kabullenmedi. O yüzden kendi kendilerine fark etsinler diye ikisini de saldık biz de.
Yaklaşık iki saat süren yolculuğun ardından Kadıköy'deki yazıhanenin önünde inip bizi Acıbadem'deki öğrenci evimize götürecek dolmuşa bindik. Canım anamın koyduğu dolmalar, börekler ağırlık yapacaktı Yusuf eşşeği gelmese. Bi yerde iyi oldu geldiği. Çok geçmeden dolmuştan indiğimizde saat akşam üzeri beş sıralarıydı. Aklımızda eşyaları eve bırakıp kendimizi Üsküdar'a atmak ve o izbe, sote, yerini sahibinin bile unuttuğu kokoreççiye varmak vardı. Sabah kahvaltısında da doğru dürüst bir şey yemediğim için kendimi oldukça aç hissediyordum. Yoldayken kızlara Yusuf'un da benimle birlikte geldiğini söylediğim için toparlandıklarını umarak açtım evin kapısını. "Karaliçanız geldiiiiğğğğ" gelişimiz belli olsun ama değil mi? Koridora ilk çıkan Melis olmuştu. Havaların iyice ısınması sebebiyle biz de vücudumuzu ne kadar az örten urba varsa onları tercih ediyorduk haliyle. Melis de makulün biraz sınırında dolaşan, askılı, dizlerinin üstünde penye bir elbise giyinmişti. Yani Yusuf'u bilmem ama benim bile bir yerlerimde kımıldandı bişeyler, o derece güzel gözüktü gözüme. Gelip boynuma sarılınca sanki her seferinde gurbetten dönmüşüm gibi karşılanıyor oluşuma Yusuf efendi göz devirdi. Benden ayrılan Melis; "sen de hoş geldin şovalye. "deyince Yusuf sinirli bir soluk aldı. Havan, tribin kime senin aslanım, ne eeti acaba bu kız sana? Elbet sorguda öttürürüm ben seni. "Diş Mine'si nerede?" diye sordum, çünkü genelde en coşkulu karşılamayı o yapardı. Melis burnunu kıvırınca nerede olduğunu anlamış bulundum. Kesin yine gereksiz Serhat ile buluşmaya gitti bu kız. O çocuğu da yemin olsun günahımın ucu kadar sevememiştim. Melis de benimle aynı fikirdeydi ama Mine onda ne bulmuşsa, sanki dünyadaki tek erkek oymuş gibi davranıyordu.
Melis ile Yusuf'u, pardon ateş ile barutu salonda yalnız bırakıp üzerimi değiştirmek ve getirdiklerimi dolaba koymak için ayrıldım. On dakikada birbirlerini yiyip bitiremezlerdi heralde. Her neyse yine de elimi çabuk tutup yanlarına vardım. İkisi de salonun ayrı ucunda oturmuş telefonlarıyla ilgileniyordu. Birbirlerine böylesine uzak görünce de acaba biz mi yanlış anlıyoruz diye düşündüğümüz de oluyordu haliyle. "Hadi ben hazırım bebekler. Çıkıp sakatat ihtiyacımızı giderelim." Yusuf bir şey demeden ayaklanınca Melis de onu takip etti. "Ben üzerime ceketimi alıp geliyorum, siz inin" demişti. İşte bu söylem Yusuf'un bütün sessizliğini bozdu. "Elbiseni değiştirmeyecek misin? Bu halde mi çıkacaksın dışarı?" Lan oğlum sus. Bir Melis'in en hassas noktası ne giydiğine karışılması. Canına mı susadın sen? "Pardon da sana ne acaba benim ne giydiğimden? Canım ne isterse onu giyeceğim tabii ki?" Melis diyeceğini dedi ama Yusuf'un eli ayağı titremeye başladı. Eyvah! Kesin ara yerde yanan yine ben olacağım. "Kızım oradan bakınca gavata mı benziyorum ben? Git adam gibi bir şey giy, beni hasta etme." Biiir, ikiiii, üç. Geliyor gelmekte olan. "Bana bak, sen kim oluyorsun be? Abim misin, sevgilim mi? Ne hakla karışıyorsun bana? Misafirsin diye sesimi çıkarmıyorum ama haddini aşarsan lafımı esirgemem. Ece ben vazgeçtim kuzum, gelmiyorum. Hem gelsem de şu yanındaki lokmalarımı boğazıma dizer benim baksana şuna." İşte bu hiç iyi olmadı. Derhal orta yolu bulmam lazım. "Eğer şimdi barışır benimle gelmezseniz, kusana kadar kokoreç yer, ilk ifrazatımı da sizin üzerinize yaparım. Yetti be çocuk gibi kavgalarınız. Lan ben sizin ikinizden de vazgeçmem anladınız mı beni? O yüzden birbirinizle geçinmenin bir yolunu bulacaksınız. İster seve seve ister.... işte ondan." Sanırım tehditlerim işe yaradı ki; Yusuf önden çıkıp "aşağıda bekliyorum, oyalanmayın fazla" derken Melis de odaya ceketini almaya gitti. Evet Melis'in lakabı "İnadım inat, götüm iki kanat" o yüzden sadece üzerine kısacık bir kot ceket alıp geldi. Daha sınavımın bitmediğini anladığımda ben de peşlerine takılıp çıktım binadan. Tekrar dolmuşa binip meydana inecek, oradan da başka bir dolmuşla Üsküdar'a geçecektik. Yusuf'un kafasından geçenleri az çok tahmin ediyordum. İstanbul'da her toplu taşımada mutlaka en az bir tane abaza olurdu ve bu saatte ayakta yolculuk etmekten başka lüksümüz yoktu. Kesin biri ters bir hareket yapacak, sulanacak ya da daha da ileri gidip taciz edecek diye içi içini yiyordu. Bu sebeple üzerime düşen erkekliği yapıp, boş olan tek koltuğa Melis'i oturtup önünde tek kişilik bir baraj kurdum. Yusuf da hemen benim arkamda olduğundan kendimi güvende hissediyordum zaten.
Neyse ki güç bela Üsküdar'a varabilmiştik. Akşam üzeri serini şehri kuşatırken; rüzgar da açık olan saçlarımıza bir türlü rahat vermiyordu. Ben Yusuf'un koluna girince Melis de uçmamak için mecburan benim koluma girdi. Tabii bu arada Yusuf'a inat edip elbise giyindiği için o da pişman olmuştu ama hiç bozuntuya vermemye çalışıyordu. Nihayet Marmaray istasyonunun dibindeki izbe dükkana geldiğimizi belirten enfes kokular burnumuza çalınmaya başladığında derin bir nefes aldım. Yemin ediyorum üç günde burnumda tütmüştü meret. Elbette hergün kokoreç yemiyordum ama aklıma düşünce de Yusuf'u ayartıp Eceabat'tan kalkıp geldiğim bile oluyordu.
- Evet hanımlar ne yiyoruz?
- Valla ben üç çeyrek yerim. Melis sen?
- Ben çok aç değilim ya çeyrek alsam yeter. Ama yanına acılı şalgam olsun.
- Duydun biraderim, şimdilik bu kadar.
- Daha ne yiyecen kızım, üç çeyrek demedin mi? Ben bile yarımdan fazlasını yiyemiyorum.
- Hanımevladısınız da ondan oğlum.
Rahmi abi bizim nevaleleri getirince, denizden gelen iyot kokusuna karışan mazot kokusu eşliğinde afiyetle yedik. Ne yalan söyleyeyim iliklerime değimişti yediğim. Her ne kadar Serhat efendiyi sevmesem de; Mine'yi de aradım ve biryerlere gidip bir şeyler içeceğimizi söyledim. Yanlış anlamayın, yanımda Yusuf ya da dayım yokken asla dışarda fışkı içmem. Kızlarla evdeyken de sadece bira tüketirim. Yani anlayacağınız, Yusuf'un varlığına güvenip bu akşam köpek öldüren içeceğim. Sakın anamgile söylemeyin, bozuşuruz. Bu arada Yusuf Serhat ile hiç karşılaşmadı bu güne kadar. Ve eminim bu akşamdan sonra yeni bir düşman edinecekti kendine. Çünkü Serhat tam bir şerefsizdi. Yanında Mine varken dahi, kibarlık adı altında kaç kıza asıldığına şahit olmuştum. Mine'yi aradığımda Melis o yüzden bana emin misin der gibi bakmıştı.
Hesapları ödeyip tekrar Kadıköy'e geri döndük. Hem talebeliğin hem de istanbul gibi biryerde talebe olmanın en iyi yanı da buydu işte. Yok sağdan biri çıkar, yok iskele yanından öbürü gelir, cins cins bakar, gider babama yetiştirir derdi yok anlayacağınız. Kadıköy sokaklarında biraz gezdikten sonra bugün kendimize bir kıyak geçip, biraz daha kalburüstü bir mekanda oturmaya karar verdik. Geldiğimiz yerin denize bakan yanı restoranken çatı katı komple bardı ve aynı zamanda da çoğu isim yapmış grup burada sahneye çıkardı. Bu akşam şansımıza Dolu Kadehi Ters Tut sahne alıyordu. Menejer olmayı başardığım ilk anda bunlarla bu saçma ismi koydukalrı için taşak geçmeyi de kafama koymuştum.
Ortama ısınmak için ilk önce birer bira söyledik. Bu arada da Mine hanımların teşrif etmesini bekliyorduk. Biramı yudumlarken aynı zamanda da mekanda nasıl tiplerin olduğunu gözlemliyordum. Başımı sağ yanıma çevirdiğimde, birkaç masa ileride tanıdık bir sima dikkatimi çekti. Sima tanıdıktı ama ben miyop gözlerime yeterince güvenemediğim için biraz daha yakından bakmak istedim. Bizimkileri masada bırakıp gitmem sandığım kadar kolay olmasa da bin türlü bahaneyle yalnız ayrılabildim. Yanına yaklaştıkça gördüğümde yanılmadığımın da farkına varmış bulundum. Bu adam geçen Cuma iskelede tanıştığım Esat Çelik'ten başkası değildi. Masada yalnız olmayışı çekinmeme sebep olsa da çok yakında bir iletişim mezunu olacak olmanın verdiği gazla yanına gidip omuz attım. Sonra da: "Alınması gereken bir intikamım vardı. İki gün önce az kalsın beni denize döküyordun." dedim. Bakın adam beni ilk görüşte tanıdı. Ama öyle böyle tanımak değil. Gözleri fincan gibi açıldı ve "Yine mi sen?" dedi. Allah var bozuldum bu dediğine. Çünkü masadakiler sanki sirk oynuyormuş gibi gülmüştü. Allahtan kendini çabuk topladı da; "Yani seni gördüğüme şaşırdım. Ne arıyorsun burada?" diye sordu. Biraz da benim laflarıma gülsünler ama değil mi? "Ne yani insanlar giremiyor mu buraya?" dedim. Az öncekinden daha büyük bir gülüş koptu masadan. Hepsi de en az Esat kadar iri üç adam daha vardı. Birinin yüzü çok tanıdık gelmişti ama adını çıkaramadım. "Neyse Esat bey, seni burada görünce kendimi hatırlatmaya geldim. İki hafta sonra artık mezunum. Telofonumu aç, hem de iki elin kanda olsa dahi aç. Yoksa gelir ajansı basar bu adam beni iki çocuğumla ortada bıraktı diye bağırırım. Ben kendine verilen sözleri asla unutmayan birisiyim." dedim. Umarım sözlerim etkili olmuştur. Bence olmuştur yani. Masadakiler de apışıp kaldığına göre. "Bak ben şu ilerideki masadayım, aklına bir şey takılırsa bir iki saat daha buralardayım, hadi iyi eğlenceler, fazla dağıtmayın, adam gibi eğlenin." Ben arkamı dönüp giderken, dört izbandut arkamdan haykırarak gülüyordu. Herkesin gözü onların üzerindeyken ben de kikirdedim. Ama çarptığım bedenle top gibi sekip popo üstü düşmem bütün büyüyü bozdu....