2. BÖLÜM

2137 Kelimeler
Sabah ezanı okunurken gözlerini açan genç kız üzerindeki örtüyü kenara çekip ayaklarını koltuktan aşağı indirdi. Banyodan su sesi geldiğine göre Hacer teyzesi abdest almaya kalkmıştı. Koltuğun üzerinde duran battaniyeyi katlayıp yastığın üstüne bıraktı. Bütün gece boyunca aklı babasındaydı, arkadaşları gittiğinde bir köşeye sızıp uyuşmuştur diye tahmin ediyordu. Genelde hep öyle olduğu için evdeki durumu tahmin etmemek zor değildi onun için. Hacer teyzesine tebessüm edip, “Günaydın,” dedi dinç sesiyle. İlk kez huzurla uyumuştu dün gece, her an biri tarafından rahatsız edilmeyecek düşüncesiyle uyumak yorgun bedenine çok iyi gelmişti. Beyaz saçlarını tülbenttin altına saklayan Hacer Hanım, “Günaydın kızım,” diyerek tülbentini kapadı. “Yatsaydın, saat uyanmak için erken henüz.” “Eve gideyim teyze babam uyumuştur. Bir bakayım bir yeri açık bırakmış mı, hasta olmasından korkuyorum.” “Tamam kızım. Şey,” Yaşlı kadının sesiyle tekrar ona döndü. “Ömer oğlumla bugün yine görüşecek misin?” “Babamla konuşmak için geleceğini söyledi. Ne zaman gelir bilmiyorum.” “Anladım kızım. İkiniz için de hayırlısı olsun.” İçinden âmin deyip ayakkabılarını giydi. Dışarıda yağmur yağıyor, üstüne hava buz gibiydi. Kış artık tamamen gelmişti ve o kıştan nefret ediyordu. Yağmur suyu olduğu gibi evin içine akıyordu. Isınmayı boş vermiş evin içine yağmur suyu akmaması için dua ediyordu. Sürekli çatıya çıkıp kiremitlerin arasına naylon poşet dizmekten yorulmuştu. Koşarak kendi evinin önüne geldiğinde arkasından ona bakan adamı fark etmedi. Evin içine girip kapıyı kapadığında arabanın içinde olan Ömer dışarı çıkıp bir süre evi izledi. Bütün gece burada kaldığına inanamıyordu. Niçin kalmıştı ki? Sarhoş adamların kıza zarar vereceğini düşünüp mü kalmıştı, ya da Demet’in gitmeyeceğim dediğinde gerçekten gidip gitmeyeceğini mi görmek istemişti? Gitmemişti! Söz verdiği gibi sabaha kadar halasının evinde kalmış, bir kere bile tülü aralayıp dışarı çıkmamıştı. Saat ikiyi gösterirken babasının arkadaşları bağıra bağıra evden uzaklaştığında bir yanı evine gitmesini söylese de o inatla burada durup beklemişti. Uykusuzluktan acıyan gözlerini kapatıp açtı. Eve gidip biraz da olsa uyuması gerekiyordu. Kahvaltı vakti ailesiyle bu konuyu konuşup ardından Demet’in babasının yanına gelecekti. Yorucu bir günün onu beklediğini bildiği için arabasına binip evine doğru yol aldı. Aklını kurcalayan sorular başını ağrıtsa da inatla düşünmeye devam ediyordu. Yirmi yaşında bir kızla evlenecekti, gençliğinin baharında hayatı tozpembe gören bir kızla hayatını birleştirip onunla bir yola girecekti. Asla ondan kadınlık beklemeyecekti, oğluyla arkadaş gibi olsunlar ona yeterdi. Rahatı için elinden gelenin fazlasını yapardı, bir dediğini asla iki etmez, ağlamasını vesile olmazdı. Başında söylediği gibi oğluyla arası iyi olursa sahip olduğu tüm serveti ona verirdi. Yeter ki evlerinde huzur, mutluluk olsundu. Başka hiçbir şey istemezdi. Arabasını park edip dışarı çıktı. Salonlarının ışığı yanıyordu. Babasının Kur’an okuduğunu düşünüp ses çıkarmadan evin içine girdi. Ceketini ve anahtarını portmantoya bırakıp salona göz gezdirdi. Tahmin ettiği gibi babası namazdan sonra Kur’an okuyordu. Onu rahatsız etmeden direkt odasına girdi. Kocaman yatağın üzerinde uyuyan oğluna yaklaşıp terlemiş saçlarını alnının üzerinden çekti. Canıydı onun, kokusuyla uyuşuyordu bedeni. Küçük elleriyle yüzüne dokunduğu zaman katı kalbini titretiyordu oğlu. “Oğlum,” dedi yürekten fısıldayarak. “Her şey senin için evladım, mutlu bir aile olmamız için o kızı hayatımıza almamız gerekiyor. Onun da gözlerinde hüzün var, tıpkı senin ki gibi, konuşurken başını önüne eğip parmaklarıyla oynuyor aynı senin yaptığın gibi. Nedendir bilmiyorum ama ona baktığımda seni gördüm oğlum. Sen nasıl ürkek bir ceylansan o da tıpkı senin gibi. Sen annenin hataları yüzünden mutsuz olurken o babasının yanlışları yüzünden mutsuz oluyor. Üçümüz buradan gideceğiz, birbirimizi alışıp aile olacağız. Senin özlemeni çektiğin o sıcacık ortamı sana vereceğim. Söz veriyorum.” Dolan gözlerini koluna bastırıp bir süre kendine gelmeye çalıştı. Herkes konuşuyordu, birileri ağzına alınmayacak sözler söylüyordu. Kimse Ömer’in ne hissettiğini sormuyordu. O askerdi, mesleği boyunca dağlarda gezmiş bir adamdı. Kalbinde oğlu varken düşman kovalayan bir adamdı. Dışarıdan bakıldığında buz gibi görünüyor diye içi de mi öyle sanıyorlar bilmiyordu. En yakınları bir daha evlenmemesi konusunda ona baskı yaparken bu kişiler zamanında o kadınla evlenmesi içinde ona baskı yapmıştı. Karını serbest bıraktın bunlar başına geldi diyen akrabalarından nefret ediyordu. O istemez miydi görev yaptığı yerde karısıyla oğlunun yanında olmasını. İstanbul’da görev yapmak istemez miydi? Eski karısı paraya doymayan biriydi, sürekli pahalı eşyalar isteyip lüks hayatı yaşamak isterdi. Aldığı para belliyken nasıl İstanbul’da görev yapsın ki? Doğuda görev yapan askerler iyi para alıyormuş, sen orada mı görev yapsan diyen o kadının sesi hâlâ aklındayken kimse ona neyi yapıp yapmayacağını söyleyemezdi. Kimsenin fikrini sormadan kendi kararlarını kendi alacaktı bundan sonra. Herkes konuşa dursun o sadece oğlunu duyacaktı. Ayağa kalkıp kazağıyla pantolonunu çıkardı. Yorganı kaldırdığı an oğlunun altına kaçırdığını fark etti. Sıkıntıyla ensesini sıvazlarken küçük adımlarla dolabın yanına gelip oğlunun pijama takımlarıyla iç çamaşırını aldı. Yorganı yere bırakırken uyuyan oğlunu rahatsız etmemeye çalışarak pijamasıyla çamaşırını çıkardı. Kalçasının üzerinde olan demir izinin üstünde elini gezdirdi. O cani kadın sırf biraz daha yemek istediği için eline geçen demir parçasını oğluna fırlatmıştı. Zayıf, küçücük bedenin üzerinde olan bu izi her gördüğünde elini göğsüne vurup nefes almaya çalışıyordu. Boğuluyordu çünkü; vatanını koruyordu ama oğlunu koruyamamıştı. Oğlu annesinin kollarında güvende sanıyorken aslında en tehlikeli insanın kollarında olduğunu geçen sene öğrenmişti. İhaneti, sevgisizliği öğrendiğinde tek kelime etmeden o kadınla bütün ilişkisini kesmişti. Bedenen biten evlilik hayatları kâğıt üzerinde de bitmişti. Oğlunun üstünü giydirip kucağına aldı. Pencerenin önünde duran koltuğa onu yatırıp çarşafları çıkardı. Yatağa ıslaklık geçmediği için temiz çarşafları hızla serip oğlunu yatağa yatırdı. Yerde olan kirlileri banyoya bıraktığında oğlunun yanına dönüp onu kolları arasına aldı. Gözleri huzurla kapanırken bütün yorgunluğu geçmişti. “Babacığım, hey komando uyan hadi.” Kulağının dibinde konuşan oğlunun sesini duyan genç adam tebessüm edip bir süre daha uyuyormuş gibi yaptı. Oğlu bazı kelimeleri yuttuğu için peltek konuşuyordu. Bayılıyordu böyle konuşmasına. “Babacığım, hadi kalk ama. Bak halam geldi, Bora eniştem geldi sonra Dilek ablamla Asaf’ta geldi.” Kız kardeşinin burada olması iyi olmuştu. En azından tek tek açıklamak yerine hepsine aynı anda açıklardı konuyu. “Baba,” diye sayıklayan oğlunu üzmemek adına gözlerini açıp tebessüm etti. Talha babasının karnının üzerinde zıplayıp, “Uyanmışsın,” diye bağırınca genç adam oğlunu belinden tutup ayağa kalktı. “Uyandım aslanım. Elini yüzünü yıkadın mı?” “Yıkadım baba, biliyor musun bu gece altıma kaçırmadım. Sanırım bir daha yapmayacağım.” Oğlunun saçlarını öpüp, “Aferin sana,” dedi burnunu Talha’nın boynunda sürterek. “Hadi sen içeri geç ben üstümü giyinip geliyorum.” “Tamam babam.” Küçük çocuğu yere indirip dolaba doğru yöneldi. Lacivert kotuyla krem rengi kazağını giyip dağınık saçlarını eliyle düzeltti. İçeriden çocukların bağırış seslerini duyunca dudağında tebessüm oluştu. Oğluna düşkün olduğu kadar yeğenlerine de düşkün dayıydı. Dün sabah onlar için aldığı oyuncakları dolabın yanından alıp yatağın üzerine bıraktı. Aklı karışık olduğu için hediyeleri vermeyi unutmuştu, oğlu ve yeğenlerinin etrafı karıştırma huyu olmadıkları için poşetleri görmemelerine gülümsedi. “Abi,” diye bağıran kız kardeşinin sesiyle odanın çıkışına ilerledi. Koridorda koşuşturan üç canavarı kolları arasına alıp yanaklarını öptü. “Günaydın dayı.” “Günaydın prensesim. Yatağın üzerine sizler için paket bıraktım kardeşin ve Talha’ya ver.” “Tamam dayı.” Çocuklar onun odasına girerken lavaboya girip işlerini halletti. Buz gibi suyla yüzünü yıkayıp havluyu yüzüne bastırdı. Diyarbakır’a gidip oradaki yatağında uyumak istediğini fark etti o an. Yıllardır doğup büyüdüğü ev yabancı gelmişti ona. Kahvaltı yapan ailesinin yanına gidip Bora’nın yanına oturdu. Kardeşi annesine kahvaltı yaptırıyordu. Babası ise çatalı masanın üzerine bırakmış onu izliyordu. Hepsinin ondan cevap beklediğini bildiği için başını sağa sola çevirip sıkıntıyla nefesini bıraktı. “Büyük bir ihtimal bu hafta kızı istemeye gideceğiz. Annesi dört sene önce ölmüş, babasıyla beraber yaşıyor.” “Evlenmeni istemiyorum Ömer, tedavim devam ediyor. Yakında kolumu hareket ettirmeye başlayacağım o zaman torunumu kimseye muhtaç ettirmeyeceğim.” “Aşk olsun anne, ben yeğenime bakarım.” “Kimsenin bakmasına gerek yok. Evleneceğim, kızla açık açık konuştum tamam dedi. Nikâh yapıldıktan sonra oğlumu alıp gideceğim. Lütfen kendi yaşantınıza dönün. Ben bir karar verdim o kararırım arkasındayım.” Ağzındaki lokmayı zorla yutan Güneş Hanım başını iki yana salladı gözü yaşlı. “Talha’ma eziyet eder o kadın. Öz annesi neler etti üvey ne yapmaz.” “Sus anne, herkes bir değil. Aylin’in ne olduğu başından beri belliydi, hiçbirimiz onun o hallerini kabullenmek istemedik. İrem hariç, bir tek o onun gerçek yüzünü görüyordu, bizler o kadar safmışız ki onun gerçek yüzünü görememişiz.” “Ama abi,” diyen kardeşini susturan Ömer, “Talha,” diye seslendi içeri. “Kahvaltını yap oğlum.” “Yedirdim ben onu.” “Ben gidiyorum. Ne lazım olursa kâğıda yaz İrem. O akşam yüzükler takılacak, bir hafta içinde de nikâh olur.” “Acelen ne oğul.” “Görev beklemez baba. Bir an önce Diyarbakır’a dönmem lazım. Size afiyet olsun.” Ailesiyle daha fazla konuşmadan masadan kalktı. Demet’in babasıyla konuşması gerekiyordu, o adamın evden ne zaman çıktığını bilmediği için gidip halasının evinde bekleyecekti. *** Bir saattir evin her köşesine bakan genç kız en sonunda yere oturup başını elleri arasına aldı. Evleri eski olduğu için hemen hemen her yerden su geliyordu. Pencere kenarından gelen suları süngerle bir şekilde engellerdi. Holdeki yere naylon serer üstüne de halı örttü mü sorun kalmazdı. Ama salonun çatısından tam ortaya su damlıyordu. Misafirler geldiği zaman yere su damlarsa onun için utanç verici olurdu. Oflayıp saçlarını karıştırdığında nereden başlayacağını düşündü. Bu evi tek başına adam edemezdi. Babası sabah uyanır uyanmaz evden çıkıp gitmiş, sağ olsun bu saat olmuş gelmemişti. Oturduğu yerden kalkıp koridora çıktı. Yeni aldığı beyaz naylonları kollarının arasına alıp ayakkabılarını giydi. Hazır yağmur çok yağmıyorken hızlı bir şekilde naylonu sererse iyi olacaktı. Halılar yeteri kadar batmıştı, misafirler gelinceye kadar bir de onları kurutmaya çalışacaktı. Dışarı çıkıp evin yan tarafına geçti. Naylonu kenara bırakıp tahta merdiveni duvara dayadığında tekrar naylonu omzuna aldı. Düşmemeye dikkat ederek çatıya çıktığında derin bir nefes aldı. Kiremitler ıslak olduğu için kaygandı, yağmur da hızlanmaya başlamışken acele etmesi gerekiyordu. Salonun olduğu kısma gelip tek tek kiremitleri kaldırdı. Bir ay önce serdiği naylonun üzerine yeni aldığı naylonu sererken birinin onu izlediğini fark etti. Başını kaldırıp etrafına baktığında Ömer’i gördü. Ona bakarak evlerinin yan tarafına geliyordu. Yutkunup genç adamı izlerken gözleri üstüne kaydı. Kolları sökülmüş hırkası vardı üzerinde, altında ise dizlerinin izi çıkmış siyah polar eşofman. Lanet etti, keşke beni böyle görmeseydi diye geçirdi içinden. Genç adamın çatıya çıkmasıyla iyice gerildi. Yağmurdan kabarmış saçlarını düzeltmek isteyen elleri havalansa da hızla kendini toparlayıp ellerini indirdi. “Tek başına mı seriyorsun bu naylonu?” “Evet. Babam henüz eve gelmedi.” Başını sallayan genç adam, “Sen gel,” dedi elini uzatarak. “Kiremitler kaygan, düşebilirsin.” “Teşekkür ederim, ben sererim daha önce de ben yapıyordum.” Kıza uzattığı eli geri çeken Ömer yan yan yürüyüp Demet’in açtığı kısma naylonu düzenli bir halde serdi. İkisi de birlikte hareket ederek tuğlaları tekrar yerlerine koyunca çatıdan aşağı indiler. Ömer ellerini birbirine vururken Demet onu izliyordu. Acaba babasıyla konuşmaya mı gelmişti onu merak ediyordu. “Babanla konuştum. Cuma günü gelin dedi.” “Nerede konuştun?” “Parkta oturuyordu yanına gidip konuştum.” “Hiçbir şey demedi mi?” “Kafası yerinde değildi, Demet istiyorsa cuma günü gelin dedi.” Babasının vurdumduymaz hali yine canını sıktı. Tanımadığı adama eve gel diyecek bir adam değildi o. İçkiden yine nefret etti, babasıyla sanki arasında uçurum yokmuş gibi daha fazla aralarını açıyordu. “Tamam o zaman. Cuma günü bekleriz.” “Yüzük alınacak yarın beraber almaya gidelim.” Annesinin ona hediye ettiği yüzüğü parmağından çıkarıp Ömer’e uzattı. “Benim gelmeme gerek yok bu yüzüğe göre alırsın.” “Sen seçmek istemiyor musun?” Başını iki yana salladı. Hırkasının önünü birleştirip, “Şimdi eve gitmem gerekiyor,” dedi oldukça kısık sesle. Cuma gününe sadece iki gün vardı. Şimdiden evi temizleyip düzene sokması gerekiyordu. Hatta halasını arayıp yanına çağırsa iyi olacaktı. “Peki madem. Bir ihtiyacın olursa haber ver.” “Tamam.” Geri adım atıp arkasını dönen Ömer halasının evine giderken Demet kapıyı açıp içeri girdi. Üşümüş eline nefesini üfleyip salona girdiğinde ev telefonundan halasını aradı. Oturup beklemeye vakti yoktu. Bir an önce evi düzene sokması gerekiyordu. Telefonda konuştuğu halası geliyorum deyip telefonu kapadığında mutfağa koştu. Neyse ki bardak ve tabakları tamdı. Hepsi tertemiz dolapta duruyordu. Mutfakla pek işi yoktu. Dış kapının sesini duyunca halasının geldiğini anlayıp kapıya koştu. Kapıyı açıp, “Hala,” diye bağırdığında kaşlarını kaldıran Ömer geri adım attı. “Halana benzemiyorumdur inşallah.” Genç adamı tekrar karşısında gören Demet, “Şey,” deyip geri adım attığında Ömer elindeki poşeti ona uzattı. “Bu ne?” “Halama tatlı aldım da size de alayım dedim.” Zor mu konuştu o? Sesini ne olmuştu tok sesli adamın? Elindeki poşeti hâlâ almayan Demet’e kaşlarıyla poşeti gösterip, “Almazsan kötü hissederim,” dedi. Çekinerek poşeti alan Demet mahcup olmuş halde, “Gerek yoktu,” diye mırıldandı. “Hadi içeri gir, soğuk evin içine girmesin.” Sadece başını sallayıp kapıyı kapadığında gözlerini de kapadı. Ruhu sarsılmıştı resmen. Böyle bir şeyi beklemiyordu. Uzun zamandır kimse ona bir şey almamıştı. Elindeki poşetten gözlerini çekmeden mutfağa girdi. Kutunun kapağını açarken dudaklarında buruk tebessüm vardı. Kadayıf, en sevdiği tatlıyı almıştı. Belki yemeyeli üç ay olmuştur. Bu tatlıyı sevdiğini Hacer teyzesi söylemiştir kesin. Başka türlüsünü düşünemiyordu. Bir parça ağzına alıp yanaklarını ıslatan gözyaşlarıyla yedi. “Hayatın düzene mi giriyor, Demet?”  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE