Merdivenlerin başında durmuş bizi izleyen Ali Asaf bakışlarında ki hakimiyetle resmen üzerimize çökmüştü. Yirmili yaşların sonuna yaklaşmış olmasına rağmen otoritesi asırlıkmış gibi gergin omuzlarında duruyordu adeta. Ben Londra'ya okumaya gitmeden önce gördüğüm Ali Asaf ile şimdiki Ali Asaf arasında çok fazla farklılık gözüme çarptı. Hala o heybetli duruşu vardı ama kara gözlerine farklı bir soğukluk işlemişti. Yüzü karakteri oturmuş, kirli sakalı ve kara gözleriyle hala bizi izliyordu.
"Günaydın Ali Asaf" dedim çekinerek. Hafif bir baş sallayarak beni es geçip abime
"Kız arkadaşın evi bastı sandım. Hadi gidelim Arda?" dedi.
Onun yorumu ile şaşkınlıktan gözlerimi iyice açıp abime baktım
"Kız arkadaşın mı var? Ben neden bilmiyorum?" diye ahiret sorularıma başladım.
"Dört senedir gelmediğin evinin yolunu unutmuşken, belki de ülkenin yolunu unutmuşken ailenin senden ne kadar haber aldığı belli sen nasıl haberdar olacaksın küçük hanım?" diyen Ali Asaf ile ne olduğumu şaşırdım.
"Madem yolumu gözlüyordun neden aramadın Ali Asaf?" diye sordum.
"Hadi gidelim Arda!" diye yine beni gözmezden gelen Ali Asaf biraz önce abimin yaslandığı aracın içine geçip kapıyı kapattı.
Bu manyağın nesi var böyle diye düşünecek vaktim bile olmadan abim Ali Asaf'ın peşinden arabaya binerek yanımdan uzaklaşmışlardı.
Bu adam bildim bileli soğuk nevaleydi ama bazen bu soğukluğu sadece bana özelmiş gibi geliyordu.
Ben abimlerin arkasından bakarken kazulet 1 yani esmer güvenlik elinde benim valizlerim, kazulet 2 de kol çantamı çekiştirerek bana doğru geliyordu.
"Kedi olalı bir fare tuttun kazuletçim onu bizim kaldığımız müştemilata götür ama bizimkilerden biri görürse bozuşuruz" dedim. Beni biraz sonra olduğum yere gömecekmiş gibi bakan güvenliği umursamadan biraz önce Ali Asaf'ın çıktığı evin kapısına doğru merdivenleri adımlayıp içeriye girdim.
Kapının arkasında büyük bir antre karıladı beni. Kapının iç tarafında iki yanda belime gelen kristal vazoların içinde rengarenk sazlarlar vardı. Aynalı portmantolar pırıl pırıl parlıyor, yukarıdan aşağıya sarkıtılmış avizenin kristalleri göz kamaştırıyordu her zamanki gibi. Ev sahibini daha girişten yansıtıyordu. Antreden içeriye doğru adımlarken etrafı gözlemliyordum buraları nekadar özlediğimi farkederek. Antrenin sonundan sağ tarafta üst kata çıkan merdivenler ve alt kat odalarının olduğu koridor, sol tarafında mutfağa ve kilere giden koridor, tam karşısı bahçeye bakan büyük salon ve bahçeyle iç içe büyük bir sundurma vardı.
Abimin söylediği gibi kızlar salondaki masayı toplayıp mutfağa götürüyorlardı. Beni gördüklerinde bir duraklama oldu ve onlara benim varlığımı farkettirmemeleri için parmağımı dudaklarıma götürdüm. Kapıdaki kazuletlerden sonra içerideki kızların tanıdık olmasına çok sevindim. Biri çocukluk arkadaşım Meltem. Ah benim güzel gözlüm. Diğeri benim canım, küçük kardeşim Gamze'm. Kocaman kız olmuştu benim miniğim. Elinde var olan tabakları masaya bırakıp bana koştu Gamze'm.
Onun bana sarılmasıyla özlemin dibini buldum. Burnunun ucu sızladı dedikleri buymuş asıl. Biz Gamze'mle sarılmış ağlaşırken ve o ağlaşmaların arasından sessiz olmaya çalışırken annem sol kordordan söylenerek çıkıyordu.
"Elleri işte gözleri oynaşta bunların. Gamze okula..." deyip beni gördüğünde "Kızım.." diye bastı çığlığı.
Biz annem ve Gamze'mle sarılırken annemin çığlığına salondan Selim amca, Zühre haminne, babam hatta giriş kapısından kazulet güvenlikler bile gelmiş bizi izliyordu.
Özlem dediğin öyle çabuk geçecek gibi değildi ve ben bu günü ailemle özlem gidererek geçiriyordum.