Leo'yu kucağıma aldıktan sonra ikili lacivert koltuğa oturdum. Burnuma dolan yağda yumurta kokusu açlığımı hatırlatırken, yutkundum. Amerikan mutfağını salonla ayıran bar bankosundaki taburelere oturmuş kahvaltı yapıyorlardı.
"Eddie, Nicolas'ı çağırır mısın?"
Dolly'nin sesinin hemen ardından görüş açıma giren Eddie camdan çalışma masasına ilerleyip, üç monitörden ortada kalanı çalıştırdı. Klavye'de bir kaç tuşa tıkladıktan sonra salonda gürültülü bir ses oluştu.
Bakışlarım sesin kaynağını bulduğu anda gözlerim istemsizce irice açıldı. Taş zeminin bir kısmı kare şeklinde yukarı doğru kalkıp, bir kaç insanın içine girebileceği kadar kenara doğru hareket etti. Profesyonelce gizlenmiş zeminin altında bir oda vardı... Eddie açılan kare şeklindeki boşluğa doğru ilerledikten sonra yere çöktü.
"Nico kahvaltı hazır!"
Nicolas'ın verdiği cevap bulunduğum yerden duyulmazken, Eddie çöktüğü yerden kalkıp arkasına döndüğünde gözleri beni buldu.
"Hadi Melanie."
Kucağımda duran Leo'ya baktım. Asla yumurta yemezdi. Yiyecek seçme gibi bir şansımız olmadığı gibi aralarına katılmaya utanıyordum. Başımı sallamakla yetindim ancak yerimden kıpırdamadım.
Leo yüzüme bakıp, cılız bir sesle miyavladığında ellerimi gri tüylerinde gezdirdim. O da acıkmıştı. Sessizce sıkıntılı bir nefes verirken, görüş açıma giren Caroline kucağımdaki Leo'yu alıp mavi gözlerini yüzüme dikti.
"Kendini düşünmüyorsun bari kediyi düşün sarı." Dedi sitemle. Sarıyı Bob'dan duymuştu ve sanırım samimi davranarak utancımı yenmeye çalışıyordu.
"Bu güzel kedicik ne yer?" Dediğinde, "Yumurta veririz." Dedim olağan bir sesle.
"Kediler yumurta yiyebiliyor mu?" Dedi şaşkınca.
"Mama alırız."
Duyduğum ses ile Nicolas'ın olduğu yere döndüğümde, dağınık sarı saçlarında ve boynunun iki yanından sarkan havluda gezindi gözlerim. Üzerinde yine kısa kollu siyah bir tişört vardı ancak bu kez terden sırılsıklam görünüyordu.
Kaslı kollarından ellerine doğru uzanan dövmeleri ona tehlikeli bir hava katarken, tişörtünün yakasından ve havludan dolayı azıcık görünen boynundaki dövmesiyle cezbedici bir vücudu vardı.
"Dolapta ton balığı konservesi olacaktı." Diyerek konuşan zenci adamla Caroline dolaba yöneldi.
Nicolas taburelerden birine oturup, Dolly'nin servis ettiği yumurtalı tabağı önüne çektiği sırada buz mavisi bakışlarını yüzüme dikti. Ona bakarken yakalanmış olmaktan o an nefret ettim fakat adam gözleri üzerine çekmekte oldukça başarılıydı. Bu benim suçum değildi.
"Oradan bizi mi izleyeceksin?"
Ne diyeceğimi bilemeyerek afallamış bir ifadeyle yüzüne baktığım da, "Hadi Melanie, yumurta soğuduğunda güzel olmuyor." Diyen Dolly'e döndüm. Bu kız dün gece bana silah çekmemiş miydi?
"Sanırım aç değilim."
Sarışın yeşil gözlü adam gülerken, Dolly başını iki yana salladı.
"Sen onun yumurtasını ayır sevgilim. Zamanla alışır." Sarışın adam Dolly'e hitaben konuştuğunda, Dolly'nin bakışları ona döndü.
"Umarım Cedric."
Cedric? Şu çizgifilm karakteri olan Cedric gibi mi? Sessizce onlara bakmayı sürdürürken, Caroline ufak bir tabağa boşalttığı ton balığını Leo'nun önüne bırakıp, bana döndü.
"Bugün güce ihtiyacın olacak sarı. Bence kendini aç bırakma."
"Kızı rahat bırak Caroline." Diyen zenci adamın sesiyle ona döndükten sonra gözlerini devirdi. "Sen önündeki tabakla ilgilensene Jayse." Bakışları tekrar bana yönelirken yanıma gelip, kolumdan tutarak ayağa kaldırmaya çalıştı.
"Bırakır mısın Caroline!" Dedim gözlerimi irice açarak.
"Bak, iyi olmanı istiyorum. Daha fazla bana zorluk çıkarmadan gelip, kahvaltıya katılıyorsun. Alışmak için bir yerden başlaman gerekiyor sarı. Hadi!"
Bakışlarım oralı olmadan kahvaltılarını yapan gruba döndüğünde, guruldayan karnım da Caroline'a katılıyor olmalıydı. Ayağa kalkıp, taburelerden birine oturduktan sonra elime aldığım çatalla yumurtaya işkence etmeye başladım.
"Ellerine sağlık sevgilim."
Sarışın, yeşil gözlü olan Cedric'in sesiyle başımı tabağımdan kaldırdım. Ayağa kalkıp, kahvaltı eden Dolly'nin arkasından sarılarak yanağına öpücük kondurduktan sonra "Çok güzel olmuş." Dedi.
Dolly yanağını silerken, sitemle Cedric'e baktı. "Ağzın yağlıyken öpme diye kaç kere söyleyeceğim Cedric?"
Cedric diğer yanağından da zorla öperken, "Bilmem, istediğin kadar." Dedi gülerek. Dolly ona ters bir bakış atıp, tabağına döndüğü sırada Caroline'nin sesiyle ona döndüm.
"Ay bu kedi doymamış. Baksana bacaklarıma tırmanmaya çalışıyor."
"Cedric kahvaltın bittiğine göre petshopa kadar gidebilirsin."
Cedric, Nicolas'a kısa bir bakış attıktan sonra fabrikanın çift kanatlı demir kapısının yanındaki portmantoya doğru ilerlemeye başladı.
"Tamamdır başkan, siyah Honda'yı alıyorum."
"Kafana göre."
Büyük kapının açılmasıyla içeriye giren yoğun gün ışığının ardından, Cedric'in dışarı çıkmasıyla fabrika tekrar büyük top ampüllerin ışığına kalmıştı.
"Nico, Melanie'nin giyecek hiç kıyafeti yok. Biraz para çıkarsan, alışverişe gideceğiz." Kaşlarım Caroline'nın sesiyle havalanırken, bakışlarım tepkisini merakla beklediğim Nicolas'a kaydı.
"Cedric döndüğünde Dolly ile birlikte Melanie'yi götürür. Sen Arena'dan çıkmıyorsun."
"Ama abi..."
"Çıkmıyorsun dedim Caroline."
Dudaklarımı dişleyerek Caroline'a baktım. Yüzü düşmüştü zira cezası belli olmuştu. Tabağındaki yumurtayı yarım bırakıp, taburesini geriye doğru iterek ayağa kalktı.
"İyi ne yaparsanız, yapın."
"Onu gizli saklı iş yapmadan önce düşünecektin."
Bacaklarıma tırmanmaya çalışan Leo'ya bakıp, kucağıma aldım. Leo hızla tabağıma uzanırken, Nicolas'ın sert sesiyle irkilerek ona döndüm.
"İndir şu kediyi."
Leo'yu indirmek yerine oturduğum taburemden kalkıp, Caroline'nin peşinden ilerlemeye başladım. Kedi açtı ve o bunu biliyordu. Sert çıkışa ne gerek vardı?
"Caroline'nın delirttiği yetmiyormuş gibi şimdi bir de Melanie çıktı başımıza."
Jayse'ın gülme sesi kulağıma dolarken, merdivenleri çoktan çıkmıştım. Caroline benim kaldığım odanın bir kapı sonrasından içeri girerken, peşinden ilerleyerek kapattığı kapıyı açtım.
"Sen gitmiyorsun Caroline." Dedi Nicolas'ı taklit ederek kalın çıkardığı bir sesle. "Onu gizli saklı iş yapmadan önce düşünecektin."
"Buradan gitmek istiyorum."
Sesimle yüzünü bana dönerken, kendini yatağına atarak uzandı.
"Bazen bende istiyorum fakat gördüğün gibi dışarı çıkma cezam var Melanie." Dedi sitemle.
"Ben tamamen gitmek istiyorum. Bugüne kadar tek başımaydım. Yalnızlığa alıştım ve bir düzenim, gitmem gereken bir işim var. Kovulmak istemiyorum, anlıyor musun?" Dirseğini yatağa, elini yanağına koyup, başını kaldırarak yüzüme baktı.
"Buradayken parayla ilgili bir sorunun olmaz. Fakat sorun yalnızlığa alışmış olmansa, bize de alışırsın." Dedi olağan bir sesle.
Sesli bir nefes verdim. Sinirle dudaklarımı dişlerken, "Ben emir almaya alışık değilim ve sizin başkan, abi, Nico veya Nicolas her neyse işte, dediğiniz adam emir kipiyle konuşuyor. Benim onunla anlaşmam imkansız, tamam mı?" Dedim isyan edercesine.
"Değil." Dedi kaşlarını kaldırıp, indirirken. "Bu durum sana özel değil ki. Nico'nun karakteri böyle. Az önce bana nasıl davrandığını sende gördün."
Kollarımı göğüsümde birleştirerek, yatağa oturdum.
"Sen onu bir abi gibi görüyorsun. Fakat benim hiçbir şeyim değil. Üstelik adamdan ürküyorum, yani bir katille aynı yerde kalmak beni delirtmek üzere. Delirmemi mi istiyorsun?"
Gülerek başını iki yana salladı. "Söylesene Melanie, hangimiz delirmedik? Katil olmayan insanların sağlıklı olduğunu düşünüyorsan büyük yanılıyorsun."
"Mantıklı değil tamam mı? Ne söylersen, söyle. Hiçbir mantıklı tarafı yok."
Kaşlarını kaldırırken, "Sen hayatta mantık mı arıyorsun?" Dedi. "Planladığın hangi işin yolunda gitti bu güne kadar? Bizim olayımız mesela." Derken omuz silkti.
"O adamın laptobunu hacklerken, başına bunların geleceğini tahmin edebilir miydin? Yalnızca bir iyilik yapmak istedin ve şu an buradasın. Hayatın küçük oyunları işte."
"Oyun değil, bildiğin darbe." Dedim gözlerimi devirerek.
"Yani bakış açısıyla ilgili. Hayatı kendine zehir etmek veya güzelleştirmek senin elinde."
Başımı sallayıp, oturduğum yataktan kalkarken, "Anlaşıldı." Dedim. "Ne dersem diyeyim, beni anlamayacaksın."
"Belkide sen beni anlamaya çalışmalısın. Kendi iyiliğin için." Dedi göz kırparak. Caroline'nın notunu vermek üzereydim. Ve bana kalırsa bu kız Nicolas'ında düşündüğü gibi uslanmaz bir çocuktu.
Odadan çıkmadan önce aklıma gelen şeyle ona döndüm. "Bu videoyu yalnızca Nicolas'a anlatacağını söyledin ama gece tüm arkadaşların oradaydı. Beni bilgilendirirsen, ağzımız bir olur." Dediğimde gülümseyerek yüzüme baktı.
"Beni de düşünürmüş." Dedi cilveli bir edayla. "Şimdi şöyle ki; John Taylor denen şerefsizle ilgili bir görevim vardı. Genesis Oyunları işte," derken yüzünü buruşturdu.
"Adamın ultra lüks evinin krokisini çizmiş, masum insanları avuçlarının içinde tutmasını sağlayan senetlerin, yatak odasındaki kasasında olduğunu öğrenmiştik. Benim görevim ise adamı düzenli olarak gittiği eğlence mekanında baştan çıkarıp, odasına kadar girebilmekti."
"Ve sen onunla yattın?" Dedim doğrulamak ister gibi. Başını hızla iki yana salladı.
"Elbette yatmadım sadece enjektörün içindeki kısa süreli felç bırakan ilacı boynuna saplayabilmem için yakınlaşmam gerekiyordu. Bir kaç inleme ve öpüşmeden ibaret hepsi."
"Peki neden bunu Nicolas haricindeki herkesten saklıyorsun?" Derken tek kaşım kalkmıştı zira pek güvenemiyordum. Dediği gibi olsa o videonun peşine düşmez diye düşünüyordum.
"Pekala..." Derken derin bir nefes verdi. "Sana birazdan söyleyeceğim şeyin aslında neredeyse herkes farkında ancak pek dile getirildiğini düşünmüyorum. O yüzden aramızda kalırsa sevinirim." Dedikten sonra dudaklarını birbirine bastırarak ufak bir çocuk gibi yüzüme baktı.
"İki kişinin bildiği sır..." dediğim sırada lafımı kesti.
"Biliyorum sır değildir. Herneyse sana güvenmem için son yaşadığımız olaylar yeterli bir neden bence. Hani kahvaltıda seni rahat bırakmamı söyleyen yakışıklı bir zenci vardı, adı Jayse. Onu seviyorum yani platonik aslında ama böyle bir video ile gözündeki değerimin düşmesini istemiyorum." Dedi sıkıntıyla.
"Yani video'yu biliyorlar ancak içeriğini bilmiyorlar öyle mi?"
"Onun gibi bir şey. Adamın boynuna enjektörü saplarken çekilmiş bir videom olduğunu, polislerle başımın belaya girmemesi için senin bana yardım ettiğini sanıyorlar."
Başımı sallarken, Jayse ile ilgili söylediğini düşündüm. Aynı yerde yaşarken, adamın Caroline'nın hislerinden habersiz olması bana biraz imkansız geliyordu. Bu yüzden dediği gibi platonik olma ihtimali yüksekti.
"Pekala." Dedikten sonra elimle ağzıma fermuar çeker gibi yapıp "Aramızda." Dedim. Arkamı dönüp, odadan çıkmak üzere kapıyı araladığım esnada Caroline'nın sesiyle olduğum yerde durdum.
"Akşam yeni bir görev verilecek. Kahvaltıda enerjini toplamanı söylerken ciddiydim. Cezalı olduğum için muhtemelen gelemeyeceğim fakat sen kendini hazırlasan iyi olur sarı."
Yüzümü Caroline'a dönüp, "Ne gibi bir görev?" Dedim kaşlarımı çatarak.
"Genesis görevleri. Endişelenme bir zaman sonra eğlenceli olmaya başlıyor."
Caroline'a verilen görevle aslında içeriğini anlamak güç değildi. Dudaklarımı dişlerken, "Ne demezsin." Dedim. "Kesin çok eğleneceğim."
?
07.00 pm
(Akşam)
Cedric, Dolly ile beni bir mağazaya bıraktıktan sonra işimiz bitene kadar biraz gezeceğini söyleyerek yanımızdan ayrıldı. Şu an iş yerinde olmam gerekirken, Dolly'nin elime tutuşturduğu günlük kıyafetler ve görev için olduğunu düşündüğüm derin yırtmaçlı bir elbiseyle kabinde bakışıyordum.
Mesai saatim başlamıştı ve ben işimi kaybetmek istemiyordum zira çalışabileceğim başka iş seçenekleri yoktu. Dolly'e bundan bahsetsemde artık Genesis'e çalışacağımı söyleyerek beni geçiştirmişti. Değişken bir ruh haline sahipti. Bazen Nicolas gibi sinir bozucu olurken, bazen Caroline kadar olmasa da samimi davranıyordu.
Kabinin kapısını yavaşça aralayıp, başımı uzatarak gözlerimle Dolly'i aradım. Görünürde olmamasıyla, dudaklarımı dişleyerek sessizce kabinden çıktım. Pekala... Eğer kaçmak istiyorsam bundan iyi fırsat bulamazdım. Reyonların arasından hızla ilerlerken, Dolly'i farketmemle olduğum yerde donakaldım. Bana arkası dönük bir şekilde aynaya bakıyor, üzerine tuttuğu sweati inceliyordu.
Sen görünmezsin Melanie. Dedim içten içe. Az sonra buradan defolup gideceksin kızım. Adımlarımı normal bir müşteri gibi olağan hızda atarken, kapıya yaklaşmamla kendimi dışarı attım.
"İşte bu!"
Kahkahalarla gülmek istiyordum ancak Dolly yokluğumu farkettiği anda peşime düşeceği için hızla koşmaya başladım. Postallarım yağmurdan geriye kalan küçük gölcüklere girip, çıkarken özgürlüğü kucakladığımı hissediyordum.
"MELANİE!"
Duyduğum ses Cedric'e aitti. Tanrı aşkına bu herif gezeceğini söylememiş miydi? Arkama bakmadan koşmaya devam ettim. Dar bir sokak arasına girip, tekrar başka bir sokağa saptığımda, ıssız sokakta Cedric'in adım seslerini duyuyordum. Arkama baktım. O an da sokağa giriş yaptı. Lanet herif benden daha hızlı koşuyordu.
Sola dönüp sokak lambalarının aydınlattığı dar sokakta koşmaya devam ederken evsiz, kıyafetleri yırtılmış ve eskimiş bir kadın gördüm. Üzerimdeki deri montu çıkarıp, kadının eline tutuşturduğumda bir yandan da sokağı kolaçan ediyordum.
"Üşüyorsundur. Giy bunu." Dedikten sonra sanki kaçmıyormuş gibi yavaş adımlarla binanın köşesinden sağa döndüm. Sessizce olduğum yerde durup, nefeslerimi kontrol altına almaya çalışırken, başımı uzatıp kadına baktım. Mutlulukla montu üzerine geçirip, kapüşonu kafasına taktığında sırıtıyordum.
Cedric'in koşarak sokağa girdiğini gördüğümde, kadına yönelmesiyle geri çekilip, önünde durduğum binanın zillerine basarak birinin açmasını beklemeye başladım.
"LANET OLSUN MELANİE! LANET OLSUN!"
Cedric'in öfkeli sesiyle yutkunurken, demir kapıya iyice sinip, ayağımı seri hareketlerle yere vururken, artık şu lanet olasıca kapının açılmasını istiyordum. Koşma sesleri yaklaşmaya başladığında, tüm zillere tekrar bastım. O an da kapının açılma sesi kulaklarıma doldu.
Ağır kapıyı itip, hızla içeri girdikten sonra sessizce kapattım. Karanlık apartmanın sensörü beni farkederek içeriyi aydınlattığında, Cedric'in bu binanın önünden geçmemesi için Tanrı'ya yalvarıyordum. Olduğum yere çöküp, hareketsiz kaldığımda ışıklar söndü.
Cedric koşarak kapının önünden geçtiğinde dualarımı kabul eden Tanrı'ya içimden şükranlarımı iletiyordum. İşte bu kadardı! Bir süre daha sessizce bekledikten sonra ayağa kalkıp, kapıyı araladım.
Issız sokakta hızlı ancak sessiz adımlarla yürüdükten sonra ana yola çıkarak gördüğüm ilk taksiyi durdurup, kendimi içine attım. O ana kadar tuttuğum kahkahayı bırakıp, delirmişçesine gülmeye başladım. Kendimi durduramıyor, adrenalini her zerremde hissediyordum.
"İyi misiniz bayan?"
Sesli bir iç çekerek, yüzünü bana dönmüş orta yaşlardaki taksi şöförüne gülümseyerek baktım.
"Hayatımda hiç bu kadar iyi olmamıştım."
İş yerinin adresini verdikten sonra başımı cama yaslayarak yolu izlemeye başladım. İş yerine gidiyor olmam aptalca olabilirdi ancak hiç param yoktu ve Bob'dan avans almam gerekiyordu. İçinde bulunduğum durumu üstü kapalı anlatırsam, vereceğinden şüphem yoktu.
Taksi Vidiot Arcade Bar'ın önünde durduğunda yeşil, kırmızı neonlu tabelaya göz ucuyla bakıp, sürücü koltuğunda para bekleyen adama döndüm.
"Paramı alıp, geliyorum." Dediğimde anlayışla başını salladı. Taksiden indikten sonra barın hantal kapısını aralayıp, içeri girdim.
"İlk kez geç kaldın Melanie."
Bobby bar bankosunu elindeki bezle silerken, direk bana bakıyordu. Elim, ayağım titrerken yanına bankonun iç kısmına geçtim.
"Bob bilmen gereken önemli şeyler var." Bankoyu silmeyi bırakıp, bana döndü. Yüzümde nasıl bir ifade varsa kaşları havalanmıştı. Şimdiye ağlamak istiyordum. Tüm dengem bozulmuştu.
"Neler oluyor?"
"Başım büyük belada Bob. Bak kulağa delice gelecek şeyler yaşadım ve sana bile anlatamayacağım şeyler var. Kısacası biraz avansa ihtiyacım var."
"Şu belayı biraz açarsan veririm sarı. Şimdi söyle sorun ne?"
Sıkıntıyla ellerimle oynarken, ne diyeceğimi bilemiyordum. Ona bunları anlatamazdım. Polise gidebilir miydim? Gitsem ne değişecekti ki? Cesetler ve deliller ortada yoktu. Tam anlamıyla çıkmazdaydım.
"Kapıda taksi bekliyor." Dedim kısa süren sessizliğin ardından. "Biraz para verirsen adama verdikten sonra gelip anlatacağım."
"Dediğin gibi olsun." Diyerek kasadan on dolar çıkarıp, verdiğinde hızla mekandan çıkıp elimdeki parayı mahçup bir tavırla adama verdim.
Tekrar mekana girdiğimde, Bobby bar taburesini işaret etti. Mecburen gösterdiği yere oturduğumda, "Anlat bakalım. Nereden çıktı bu bela?" Dedi.
"Bana bir bira açsana Melanie."
Kalbim hızla atarken, yüzümü yanımdaki bar taburesine oturan Nicolas'a döndüm. Burada olduğumu tahmin etmesi zor değildi. Fakat bu kadar hızlı geleceğini tahmin etmemiştim.
Ben şaşkınca ona bakmaya devam ederken, yüzünü bana döndü. Buz mavisi gözlerini yüzüme dikip, tek kaşını kaldırırken "Öyle bakmaya devam edecek misin?" Dedi.
"Pardon, hemen getiriyorum biranızı." Dedim bir müşteriyle konuşuyormuş gibi. Tabureden kalkıp, bar bankosunun iç kısmına geçtiğimde Bob'un şüpheli bakışları benim ve Nicolas'ın arasında gidip, geliyordu.
Mini buzdolabından çıkardığım şişe biranın kapağını açıp, Nicolas'ın önüne ittim. Eline alıp, havaya kaldırırken dudaklarını sessizce kıpırdatarak, "Teşekkür ederim." Dedi.
Ellerimi bankoya koyup ona doğru eğilirken, "Bak biliyorum kızgınsın ama aslında kaçmadım. Sadece işimi kaybetmek iste-" Birayı tutan elinin işaret parmağını dudaklarına bastırırken gözleriyle arkamı işaret etti.
Başımı çevirip göz ucuyla arkama baktığım da Emma'nın dikkatle bizi izlediğini farkettim. Muhtemelen bu kadar yakışıklı bir adamla ne konuştuğumu merak ediyor olmalıydı.
Bakışlarımız kesiştiğinde, olduğu yerden hareketlenip bankonun iç kısmına geçti. Yüzünde anlayamadığım bir gerginlik vardı. Kısa bir an bakışları Nicolas'a kaysa da tekrar beni bulması uzun sürmedi.
Kolumdan tuttuğu gibi Nicolas'tan en uzak köşeye doğru çekiştirirken kolumu bir kaç kez kurtarmaya çalışsamda başarılı olamadım.
"Ne yaptığını sanıyorsun?" Dediğimde parmağını göğüsüme vurarak "Sen..." dedi sıktığı dişleri arasından tıslar gibi. "Bobby'e ne söyledin?"
Bakışlarım kısa bir an Nicolas'ı bulurken, çatık kaşlarıyla bizi izliyordu.
"Hiçbir şey." Dedim tekrar Emma'nın gergin yüzüne dönerek.
"Öyle mi? O halde bugün Alejandro'yu neden işten kovdu?"
Geldiğimden beri Alejandro ortalıkta görünmüyordu ve sebebi şu an belli olmuştu.
"İşine son mu verdi?" Dedim anlamaya çalışarak.
"Evet seni aptal!" Sesi kısık çıksa da yüzü öfkeden kızarmaya başlamıştı.
"Sana daha önce de söyledim. Bob aptal bir adam değil ve benim senin ilişkinden daha önemli sorunlarım var." Bu kez kolumu sertçe elinden kurtarmayı başardığımda, Nicolas'ın yanına gittim.
Önündeki boş bira şişesini alıp çöpe atarken, Emma'nın sesiyle ikimizinde bakışları ona döndü. "Sana benden bir tavsiye genç adam; Bu ucubeden uzak dur. Bilmiyorsan diye söylüyorum, kendisi tam bir baş belası!" Yanımızdan rüzgar gibi geçip giderken Nicolas'ın buz mavisi gözlerinde ilk kez öfkenin sinyallerini veren bir kıvılcım görüyordum.
Başımı iki yana sallayıp, tezgahın iç kısmında kalan nemli bardakları temiz bir bez yardımıyla ovalamaya başladım. Sinirlendiğimde iş yapmak iyi geliyordu. Sanki başka şansım varmış gibi...
"Gerçekten böyle bir yerde, bu insanlarla çalışmaya devam etmek istiyor musun?"
Nicolas'ın sesiyle başımı kaldırıp, yüzüne baktım. Kollarını bankoya dayamış, soğuk bakışlarını yüzüme dikmişti.
"Başka şansım yok. Hastalığımı önemsemeden beni işe alan tek yer burasıydı." Dedim ancak neden hastalığımı katmıştım ki? Görüntü itibariyle yeterince kendimi belli ederken, bunu dile getirmeye ne gerek vardı?
"Genesis'i harcıyorsun." Dedi. İyi insanlar olabilirlerdi. Fakat belanın ana merkezi gibiydiler. Nasıl bunca şeyi önemsemeden Genesis için çalışmamı bekliyordu?
"Genesis'in benden daha iyi elemanları var." Dedim ki öyleydi. Ben onlar gibi olamazdım. Güldü.
"Diyen kız o elemanları kandırarak, bir gölge gibi ortadan yokoldu." Sessiz kalarak yüzüne bakmaya devam ettiğimde, dudakları alaylı bir tavırla yukarı doğru kıvrıldı.
"Genesis senin ruhunda Melanie." Dedi kısık bir sesle. "Sen Genesis'in gölgesisin..."