Altay Arwen’in son model arabasıyla Seher’e çarpmasının ardından tüm dikkatler üzerine çevrilmişti. Altay’ın kollarında, kanlar içinde yatan genç kızın kanı pahalı elbiselerine bulaşmıştı. Çevredekiler flaşları patlatırken bazıları Arwen Holding’in CEO’su Altay’a, bazıları ise lüks arabasına odaklanmıştı. Seher’le ilgilenen ise ya çok az kişi vardı ya da hiç yoktu. O sadece yanlış yerde, yanlış zamanda oradaydı.
Kısa sürede olay sosyal medyada patlak verdi. Birkaç kişi, Seher’in üzerindeki bindallıya dikkat çekerek onun hikayesiyle ilgilenmeye başladı. Ancak rakipler, Altay’ı köşeye sıkıştırmak için daha fazla manipülatif haberlere yöneldi. Troll hesaplar devrede gibiydi.
Seher hastaneye kaldırıldığında, doktorlar, “ Altay Bey ilk 24 saat hayati öneme sahiptir,” demişti.
Olayı soruşturan polisler, Altay Arwen’in hafif kusurlu olduğunu kayda geçirirken Seher’in ağır kusurlu olduğuna dair rapor tuttu. Kamera kayıtları ve görgü tanıklarının ifadeleri doğrultusunda Altay, herhangi bir ceza almadan kurtuldu.
Seher için göstermiş olduğu çaba, Altay’ın Burcu’dan aldığı darbeyi bir nebze olsun unutturmuştu. Arwen Holding’in hisse senetleriyle daha çok ilgilenen baba Oğuz Arwen, bu durumu bir mucize olarak görmüş, “Altay, bu kazada yaptıkların takdire şayan, kısa sürede bu durumu düzelttin. Bu bir mucize olmalı,” diye onu tebrik ediyordu.
Hisse senetleri hâlâ yükselmemişti ama düşüş durmuş, hatta bir iki puanlık küçük bir artış bile olmuştu.
Oğuz Arwen, telefonda sert bir ses tonuyla, “Altay, beni iyi dinle. Bu kazadaki masumiyetini daha iyi kullan. Seher için daha çok şeyler yapacağını, onun iyileşmesi için elinden geleni yapacağını söyle,”
Altay ise babasının bu yaklaşımından rahatsız olmuştu. “Baba, ya Burcu için verdiğin süre ne olacak?” diye sordu.
“Boş ver şimdi onu,” dedi Oğuz Arwen, kararlılıkla. “Buradan üreteceğin hikaye ve elde edeceğimiz kazanç, Burcu’yu da unutturur. Sana danışmanımı gönderiyorum, onun söylediklerinin dışına çıkma.”
Altay’ın kaşları çatıldı. “Baba, bu pek etik gelmiyor. Kız hâlâ komada, bu doğru mu?”
Oğuz’un yanıtı sert ve netti, “Oğlum, iş hayatında zayıflığa ve duygusallığa yer yok. Ya eline geçen her fırsatı kullanırsın ya da onların altında kalırsın.”
Tüm bu hesaplar yapılırken, Seher yoğun bakımda, hayatla ölüm arasındaki ince ipte yürüyordu.
Altay bu durumdan rahatsızdı ama asıl derdi Seher değil, Burcu’dan intikamını almak ve Alper’e babasının tek varisi olduğunu göstermekti.
***
Seher
Gözlerimi açtığımda nerede olduğuma dair hiçbir fikrim yoktu. Kaç saat, kaç gündür yatıyordum bilmiyordum. Hatırladığım son şey, erkek cinsiyetli bir meleğin beni kollarına almış olmasıydı.
Daha kendime gelmeden, elinde fener tutan beyaz önlüklü insanlar etrafımda belirdi ve bana, “Bu kaç? Bunu görüyor musun? Beni duyuyor musun?” gibi saçma sapan sorular sormaya başladılar. İlkokuldan mezundum ve karnem çok iyiydi. Ama okuma hakkım, dedem Hasan Ağa’nın otoriter sesiyle, “Kız kısmı dediğin okumaz,” diyerek elimden alınmıştı. Üstelik kör de değildim.
Adamların sorularına cevap vermiyordum. Bu sefer sorular değişmeye başladı, “Bizi duyuyor musun?” Hatta biri yanındakilere dönüp, “Acaba dilimizi biliyor mu?” diye sordu.
Neden böyle bir sonuca varmışlardı ki? Gözlerimin altında, tüm aşiret kadınlarında bulunan dövme vardı. Acaba sebebi bu muydu? Bir başkası, “Kimliğini bulamadık. Sadece çantasından biraz altın ve kişisel eşyalar çıktı,”
Evet, şimdi hatırlıyorum. Kına gecemde kaçmıştım. Kaçarken bana takılan takılardan bazılarını da almıştım.
Bu beni hırsız yapar mıydı?
Onların benden aldıkları karşılığında benim çaldıklarım neydi ki?
Başımı kaldırıp hakkımda yargıya varanlara bir şeyler söylemek, en azından kendimi savunmak istedim. Ama başım zonkluyordu. Sesim de çıkmadı zaten. Tüm bedenim kas katı kesilmişti. Nefes almak… “Aman Allah’ım, ne kadar da zor,” diye düşündüm.
Sonunda içlerinden biri akıllıca bir şey söyledi, “Eğer bizi duyuyorsan baş parmağını kaldır.”
Kuzenimin düğününde raks ederken parmaklarını en iyi şakırdatan bendim. Şimdi ise o basit hareket bile zor geliyordu. Parmaklarımı oynattım mı bilmiyorum. Bedenim, beynimden gelen sinyalleri almıyordu. Ama beyaz önlüklüler sevindiğine göre demek ki oynatmıştım.
Bir süre sonra birkaç adım geri çekildiler. Arkalarında duran ışık hüzmesinin içinde daha önce gördüğüm o meleği fark ettim. Evet, ruhumu almaya gelen erkek melekti o. İçlerinden biri dönüp ona, “Altay Bey, korkulacak bir şey yok, kısa sürede toparlanır,”
“Demek ki meleğimin adı buydu,” diye düşündüm. Ama neden bu kadar asık suratlıydı? Ona ne yapmıştım ki bana düşman gibi bakıyordu? Sanki o bana değil, ben ona çarpmışım gibiydi.
***
Altay
Tüm bu olanların içinde bir de ölümüne susamış biri gelip beni buldu. Koca İstanbul’da önüne atlayacak başka araba mı yoktu?
Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki… Neyse ki bey babam bu durumdan memnun olmuştu. Ahlaki tavrı pek hoşuma gitmese de içten içe ona hak veriyordum. Sonuçta iş dünyasıydı bu; büyük olmak için böyle küçük detayları avantaja çevirmek kârlıydı. Ama yine de içimde bir yerler sızladı. Vicdan mı yapıyorum? Sanmam, ben öyle sulu göz biri değilim. Şaka yapıyorum. Dışarıdan öyle görünüyorum sadece. Zaten polisler de beni suçsuz bulmuştu, vicdan yapacak bir şey yoktu yani. Babam haklı olabilir: “Bu bir mucize.”
Sonuçta hem babamın öfkesi dinmişti hem de günlerdir kötü giden hisseler durmuştu. Üstelik sosyal medyada bayağı da yakışıklı çıkmıştım. Burcu’nun çizdiği karizmam yavaş yavaş yerine geliyordu.
Boydan boya başı bandajlarla sarılı olan bu köylü kendine gelse de ben de kaldığım yerden devam etsem.
Hastane demeye bin şahit olan, babamın şirketine bağlı bu yedi yıldızlı otelde elimde telefonla medyada hakkımda çıkan haberlere bakıyordum. Birden, köylünün uyandığına dair hemşirelerin hareketlendiğini fark ettim. Doktorlar aceleyle odaya giderken ben de peşlerinden gittim. Çok umursadığımdan değil, medya yakından takip ettiği için ilgimi çekmişti.
Babamın gönderdiği danışman tam bir dalkavuktu. Ahlakın ve erdemin zerresi yoktu adamda. Ama iş dünyasının reklam yüzüydü işte; işleri bu şekilde yürütüyordu.
Doktorlar, kadına birkaç soru sordu ama kadın cevap veremedi. Ardından parmaklarını hareket ettirince doktorlar dönüp bana, “Altay Bey, korkulacak bir şey yok, kısa sürede toparlanır,” dediler.
Bu sözler içimi rahatlatmalı mıydı, emin değildim. Yanımda duran dalkavuk danışman, ellerini avuşturarak boktan bir ürünü satacak keriz bir müşteri bulmuş gibi davranıyordu. Ondan anladığım kadarıyla bu, iyi bir gelişmeydi.
Kadın yüzüme belirsiz bir ifadeyle baktı. Ama o bakış… Bir de gözlerinin altında dövme mi vardı?
Dalkavuk, “Altay Bey, dışarıda bekleyen paparazzilere bilgi verelim,” dediğinde şaşkınlığımı gizleyemeyerek, “Niye ki?” diye sordum.
“Efendim, bu gösterdiğiniz çabanın bir ürünü olduğunu anlatacağız,” diye cevap verdi.
“Vay be, öyle mi yaptım?” dedim alayla.
Dalkavuk, “İnsanlar bu tür hikayelere bayılır,” diye ısrar ettiğinde, “Hayır, bu kadarını yapamam,” dedim.
Sonra kıza baktım ve içimden, “Onun da bir onuru var,” diye geçirdim. Ama bizim danışman, “Babanıza haber vermek zorundayım,” deyince hemen su koyuverdim.
Tam o sırada, başının üstünde bir lamba yanmış gibi daha parlak bir fikir buldu, “Efendim, önce sizi kızın başındayken bir fotoğrafınızı çekelim.”
“Tamam, yap,” dedim ama içimden “Lanet olasıca,” demeyi de unutmadım.
Beni kızın yattığı yatağın başına götürdü. Kızın gözleri hâlâ açık ve benden ayrılmıyor. Acaba geldiği yerde hiç erkek yok mu?
Tam yatağın başına geçtim, eğildim ve bir elimi kızın başının altına koydum. Diğer elimle de “tamam” veya “okey” anlamına gelen bir işaret yaptım. Yüzüme ise zoraki bir gülümseme yapıştırdım.
“Bu hikayemiz için uygun,” dedi dalkavuk danışman. Birkaç fotoğraf çekti. Resimlere bile bakmadım, sağ olsun beni bu dertten kurtarmıştı. Kendisi bir fotoğrafı seçmiş ve altına da, “Hastamız kendine geldi, sağlıklı ve Altay Bey’e minnettar,” diye bir not düşmüştü.
Yalancının… Daha kızla konuşmamıştım bile.
Fotoğrafı paylaşır paylaşmaz, beğeni ve yorumlar yağmur gibi yağdı. Kalp atanlardan dürtenlere kadar herkes ortalığı şenlendirdi. Hatta birkaç kişi, “Ayyy, ne kadar da yakışıyorlar,” diye yorum bile yapmıştı.
Sövecektim. Kendimi zor tuttum.
Sadece babamın ve danışmanın içinin küf tuttuğunu sanırdım ama buradakilerin çoğunun da kokuşmuş olduğunu anladım. Yeni nesil sanırım düzgün cümle kurmayı bilmiyor. “xcd,” “Whörkmflrojjdbaml,” “Asnhrkntl”* gibi anlamsız harflerle ne ima etmeye çalışıyorlardı acaba?
Emojileri atanları severdim ama o ayrı mesele.
***
Seher
Asık suratlı erkek melek, doktorlarla konuştuktan sonra yanındaki biriyle bir şeyler konuştu. Ardından gelip elini başımın altına koydu ve birkaç tane fotoğraf çektirdi.
Güzel çıkar mıydım acaba?
Bu resimler kimin içindi?
Altay’ın kolu başımın altındayken bana çok yakındı. Başım bandajlarla sarılı olmasaydı daha güzel çıkardım herhalde. Gülümsemeye çalıştım ama başıma balyozla vuruyorlarmış gibi ağrıyordu.
Teninden yükselen koku, hastanenin kendine has kokusu arasında bile çok net seçiliyordu. Yakışıklıydı da. Ağrıdan mı yoksa bandajdan mı bilmiyorum ama yüzüm kızarmıştı. Kalbim hızlanmış, kan akışım değişmişti.