Bakış Açısı

1123 Kelimeler
Alper, Seher’in hayat hikayesini anlatması işimi iyice zorlaştırmıştı. Artık onu daha fazla yanımda tutamazdım. Altay’a oynadığım oyun bozulmuştu. O, Seher’in gerçeğiyle yüzleşince ona daha da bağlanacaktı, bunu biliyordum. Abimi tanırdım. Bir de aramızdaki nikahın formalite olduğunu babamın yanında itiraf etmesi yok mu? Bunu bitirmemi isteyecekti, eminim. Ama asıl şimdi devam ettirmeliydim. Seher beni kahraman olarak görüyordu. Gerçekten ona acıdığımı, yardım etmek istediğimi sanıyordu. O da Altay gibi saftı. Aynı şeyleri hissediyorlardı, bu yüzden anlaşmaları da kolaydı. “Seher, yoruldun. Artık otele gidelim, biraz dinlen,” dedim. Babam Altay’la ilgilenirken onu buradan çıkarmalıydım. Seher gözlerimin içine dik dik bakarak, “Artık devam ettirmenin anlamı kalmadı Alper. Oraya dönmenin de. Bizi bağlayan bu nikaha son ver,” dedi. Ne yapacağımı görmek ister gibi bekliyordu. Tam işler eğlenceli bir hale gelmişken bunu yapmazdım tabii. Yüzüme anlayışlı bir ifade takınıp, “Hâlâ tehlike geçmiş değil. Birkaç gün daha bekleyelim,” dedim. Ama Seher’in pes edecek biri olmadığını da biliyordum. “Birkaç gün daha, sonra bitecek,” dedim gözlerimi hafif kısarak. Biraz daha zaman kazanmam gerekiyordu. Seher’i yanımda iyilik meleği gibi tutamayacağımı artık anlamıştım. Aklımda başka planlar dönüyordu. Zamanı gelmişti. Seher gözlerime kedi gibi yumarak baktı, sonra hafifçe başını salladı. “Tamam, dediğin gibi olsun,” dedi usulca. *** Altay, Seher’in yüzüne bakacak halim yoktu. Yaşadıkları o kadar ağırdı ki, aklımdan geçen her şey birden netleşti. Kendimi hep acılar içinde görmüştüm ama onun yanında benim yaşadıklarım hiçbir şeydi. Ben sahip olduğum her şeye rağmen güçlü durduğumu sanıyordum, ama asıl güçlü olan oydu. Neden içimde ona yapılanların intikamını almak geçiyordu şimdi? Ona duyduğum hisler kızgınlık ve nefretten acımaya dönmüştü. Babam haklı mıydı? Ciddi ciddi bunu düşünüyordum. Gerçekten aramızda bir şey var mıydı? “Olamaz, sadece acıyorum,” diye içimden geçirdim. Ben hep haksızlığa uğramış, itilmiş biriydim. Ağlamak için bile dolaba saklanan biri… Belki de onu bu yüzden kendime yakın hissediyordum. İkimizin de acıları ailelerimizden geliyordu. Belki de bu yüzden aramızda bir bağ oluşuyordu. En son Burcu’ya yakınlaştığımda neler olduğunu gördük. Şimdi başka bir kadını düşünemem. Hem, Seher değil miydi “Ben ve Altay arasında asla bir şey olmaz,” diyen? Şimdi neden kendi kendime gelin güvey oluyorum ki? Başımı kaldırıp bir şeyler söylemem gerektiğini biliyordum ama içimden gelmiyordu. O kadar utanıyordum ki kelimeler boğazıma düğümlendi. Neyse ki konu yarama gelmişti de bir açıklama yapmaktan kurtuldum. “İyiyim ben baba,” dedim. Ama aslında bunun sebebi de Seher’di. Yaramı o sarmıştı. Peki ya içimde açılan yara? Onu kim saracaktı? Alper’le nikahlanmak Seher’in suçu değildi. Dışarıdan bakınca onun için ne kadar zor olduğunu anlamak güç değildi. Ama Alper bu durumu kullanacaktı, bundan emindim. Onun derdi Seher’in hisleri değildi. Tek istediği bendim. Şimdi kendimi bile koruyamazken Seher’i nasıl koruyacaktım? Gerçekten aptalmışım. O gün Seher açıklama yapmak istediğinde onu dinlememiştim. Belki dinleseydim ya da hislerimi, düşündüklerimi az da olsa belli etseydim, Alper denen belaya bulaşmazdı. Buna ben sebep oldum. O halde temizlemesi de bana düşerdi. O yaşlı amca geldi aklıma tekrar. Zaten o karşılaşmadan sonra hiç aklımdan çıkmadı. Söyledikleri şimdi daha da anlamlı geliyordu. Seher kaderim olabilir mi? Yoksa sadece bir tesadüf mü? Bunu zaman gösterecekti. Ama artık bir görevim vardı. Görünmez bir el gibi onu koruyacaktım. Bu kadarını da ona borçluydum. *** Seher, Altay’a aşk olsun, gönül koymuştum. Hâlâ bir özür bile dilemedi. Beni istemiyor. Hem niye istesin ki? Benim hikâyemi öğrenmesiyle bana acıyarak bakmasını istemiyordum. Onun gözünde hâlâ “köy ineğiydim, tezek kafalı, tezek kokulu.” Alper’in ısrarına dayanamayarak kalktım. Birkaç gün daha, sonra bitecek. Ve terk edeceğim burayı. Aklımdan yine yollara düşmek geçtiğinde, o yaşlı amca geldi gözümün önüne. İçimden, “Yapamam, amca, yapamam. Ben terk edeceğim buraları,” dedim, sanki ona söz vermişim gibi. Oğuz Bey, Altay için gerçekten endişelenmişti. “Siz gidebilirsiniz, ben Altay’ı hastaneye götüreceğim,” dedi kararlı bir sesle. Altay itiraz etmek istese de babasının vazgeçmeyeceğini biliyordu. “Tamam ama sonra gideriz,” diyerek konuyu kapatmaya çalıştı. Alper, sanki her şey yolundaymış gibi umursamaz bir tavırla, “Biz gidelim o halde,” dedi ve elini bana uzattı. Artık karşı çıkacak durumda değildim. Buradaki kasvetten, ağır havadan uzaklaşmak bana da iyi gelecekti. Tam o anda Altay, öyle bir bakış attı ki, içindeki çatışmayı açıkça görebiliyordum. Gitmemi istemediğini, ama yine de beni durdurmak için hiçbir şey yapamayacağını anlatıyordu bakışları. O an “Gitme” deseydi, gerçekten gitmezdim. Ama sustu. Yutkundu, başını eğdi. Ben ise ona son kez bakıyormuş gibi hissettim. Zaten planım buydu. Bir daha asla karşılaşmamak üzere gidecektim. Ama içimde tuhaf bir sıkıntı vardı. Bunu susturmak için kendimi zorlayarak, “Allah’a ısmarladık,” dedim. Sonra Alper’in peşinden sessizce dışarı çıktım. Kalbim sıkışıyordu ama daha fazla ağlamayacaktım. Bugünlük gözyaşlarımı çoktan tüketmiştim. Adımlarımı kararlı bir şekilde ileriye atıyordum ama aklım, fikrim arkada kalmıştı. İşte yine gidiyordum, içten içe beni durdurmasını bekleyerek. Ama o… O hâlâ aynı öküzdü. Kendime kızdım. Neden hâlâ bana değer vermesini bekliyordum ki? Onun gözünde ben hep aynıydım. Bu gerçeği defalarca kendime itiraf etmeme rağmen, sonuç hiç değişmiyordu. Camdan kuleler gibiydim. Ne zaman bir parçam kırılsa, o keskin cam kırıklarını sessizce yutuyordum. Ve şimdi, adını dahi bilmediğim bir acının müptelası olmuştum. Alper, “Sana ne kadar teşekkür etsem azdır,” diyerek içine düştüğüm bu küçük düşürücü durumdan beni çekip çıkardı. “Asıl ben sana teşekkür ederim,” dedim mahcup bir şekilde. “Senin sayende kurtuldum,” diye ekledim. Sonra beklemediğim bir yakınlık gösterip ellerimi tuttu. Asansörden aşağı inerken, parmaklarımı dudaklarına götürüp öptü. “Beni sen kurtardın,” dedi gözlerimin içine bakarak. Alper’e hissettiklerim bambaşkaydı. O, Altay gibi içimi paramparça etmiyordu. Onun yanındayken kendimi daha güvende hissediyordum. Ama içimde en ufak bir kıpırtı bile yoktu. Dedim ya, ben bana acı verene müptelaydım. Altay’ın adı bile geçtiğinde içimde fırtınalar koparken, Alper sadece bir zorunluluk, bir mecburiyet gibi duruyordu hayatımda. Bana borçlu olduğumu hissettiren bir hatırlatmaydı, hepsi bu. Alper, “Seni mutlu etmek istiyorum,” dediğinde yüzüne aptalca baktım. Nasıl bir tepki vermem gerektiğini bilmiyordum. “Şimdi mutluyum,” dedim, sanki içimde sakladığım her şeyi itiraf etmiş gibi bir rahatlama hissederek. “Değilsin,” dedi kendinden emin bir şekilde. “Seni ben mutlu edeceğim.” Sesi bir meydan okuma gibi çıkmıştı, sanki bir yarışın içindeydik. Kaşlarımı çattım, anlamaya çalışıyordum. “Sanki beni mutlu eden başka biri var da?” diye mırıldandım farkında olmadan. Beni duymuş olmalıydı çünkü yüzünde o bildik sırıtışı belirdi. “Sadece ben,” dedi kendinden emin bir şekilde. İşte bu! Sorunu tam olarak buydu. Samimi değildi. Her şey onun için bir oyun, bir hesap, bir pazarlıktı. Sürekli kazanmaya çalışıyordu. Ama hayat bir oyun değildi. Hele benim hayatım hiç değildi. Başka şeylerin peşinde olduğunu hissediyordum. İçimde bir huzursuzluk vardı. “Bana verdiğin sözü unutma,” diyerek hatırlatma ihtiyacı hissettim. Elimi hafifçe çekmeye çalıştım ama o tam tersine daha sıkı tuttu. Gözlerinde o bildik alaycı parıltı belirdi. “Hiç unutuyor muyum?” dedi, içten pazarlıklı bir gülümsemeyle. İşte yine aynı Alper… Sözü vardı ama ne kadar güvenebilirdim ki?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE