Otobüs yollardaki yamalar yüzünden yeterince sallandığı gibi içerisi sıkış tepiş insan doluydu. Günün tüm yorgunluğu üzerime binmiş, beni bunaltıyordu. Gözlerimi yummak istiyordum ama bu kalabalıkta ve bu şoförün sürücülüğünde mümkün değildi.
Sıkı sıkı tutunduğum sarı direkteki düğmeye bastım. Dışarıdaki şiddetli yağmura rağmen az çok varacağım durağı yakalamıştım.
Biraz güçlükle kapıya ulaşabildiğim sırada otobüs ani bir frenle durdu. Kapı açılır açılmaz baharın serin rüzgarıyla beraber yağmuru da yüzüme çarptı. Kapıda duran birkaç kişi memnuniyetsiz sesler çıkarsa da aldırmadan kendimi dışarı attım ve neredeyse koşarak durağın tentesinin altına sığındım.
Şiddetli rüzgar yağmurun yönünü değiştirdiği için durakta güvende değildim. Tepem olmasa da paçalarıma çarpan yağmur çoktan üşütmeye başlamıştı.
Endişeyle etrafa bakındım. Otobüse bindiğimi haber verdiğimde beni almak için durakta bekleyeceğini söylemişti fakat şimdi bu karanlıkta benden başka kimse yoktu.
Cebimden telefonumu çıkardığım esnada yağmurun şiddetli sesine karışan bir başka sesi duydum.
"Yağmur!"
Gözlerimi ekrandan kaldırıp sesin yönüne baktığım esnada tepesinde tutmaya çalıştığı şemsiye ile bana doğru gelen kişiyi gördüm. Kocamı...
Hiç hoş bir durumda olmasak bile yüzümde bir gülümseme oluştu. Telefonumu yeniden cebime koyup ona doğru ilerlediğimde adımları hızlandı ve şemsiyeyi benim tepeme tuttu.
"Geç mi kaldım?"
"Yeni indim." derken uzanıp yanağından öptüm. Kolunu hızlıca belime sarıp kıkırdadı.
"Hemen eve dönelim ve sana sıcak bir kase çorba içirelim."
"Hemen!" dedim.
Neredeyse koşar adım evimize döndük. Yolda bir ara şemsiyemiz ters dönmüştü. Ufak bir savaş verdik fakat bu da bir işe yaramadı. Islanmak kaçınılmazdı ve biz de tadını çıkarmaya karar verdik.
Yağmuru onunlayken severdim.
Güzel bir akşam yemeği ve ardından bu fırtınalı günde yapılabilecek en güzel aktivite için sarmaş dolaş koltuğa uzandık. Bir korku filmi eşliğinde sıcak çaylarımızı içerek o günü bitirdik.
Tıpkı diğer günler gibiydi. Her şey sakin ve güzeldi. Tüm gün berbat geçebilirdi ama her zaman kollarına döndüğüm bu adamla dinlenmeyi bilirdim.
Sabah uyandığımda benden önce işe gittiğini ve mutfak masasına bıraktığı tatlı mesajla günümü güzelleştirmişti.
"Akşam görüşürüz sevgilim."
Görüşemedik...
Ona dair her şey yandıktan sonra elimde kalan ufak anılardan sadece biri, küle dönmeden son anda kurtulabilmiş bu nottu. Günlerce üzerimden çıkarmadığım, kokusu yavaş yavaş silinen tişörtü ve anılarla dolu albümümüz...
Yangından sağ çıkabilen tek şey bunlardı.
Evimiz küle dönmüştü. Tıpkı onun, o sabah aniden beni terk edip gidişi gibi... Hiç yaşanmamış, hiç hayatıma girmemiş gibiydi her şey.
Bugün onu kaybedişimin altıncı yılı dolmuştu. Son altı evlilik yıl dönümümüzü, yılbaşımızı, doğum günlerimizi kaçırmıştı. Özel tüm anlarımızda yoktu.
Sol elimdeki solmuş alyans, her zaman yanımda taşıdığım ufak not kağıdı ile tek başıma geldiğim şık restoranda tek başıma oturmuş evlilik yıl dönümümüzü kutluyordum. Kimse bilmiyordu. Hiç kimse kaybolan kocamın zaman aşımı sebebiyle ölü sayıldığını bilmiyordu.
Devlet onu artık öldü biliyordu lakin ben...ben içten içe onun hayatta olduğunu bir yerlerde nefes almaya devam ettiğini biliyordum.
Beni terk etmişti. Bir aile kurmuştu. Çocukları vardı.
Tüm bunlar ihtimaldi. Yine de benim bildiğim sevdiğim adam bana bunu yapmazdı.
Şarabım tamamen bittiğinde iki kişilik bir masada tek başıma olan yemeğim de sonlanmıştı. Altıncı yılımızda da yoktu. Yine de her sene olduğunu gibi bir sonraki sene burada olacağını umut ettim.
Sessizce sandalyemi ittim ve ilk anda gelen baş dönmesi yüzünden masaya tutundum. Sarhoş değildim. Sadece şarabın azizliğine uğramıştım.
Toparlandığımdan emin olduğumda doğruldum. Masadan destek almayı bırakıp ağır adımlarla resepsiyona doğru ilerledim. Midem biraz bulanıyordu ve iyi hissetmiyordum. Yine de geçtiğim onca seneden sonra, şimdi yalnız kalmanın ne kadar güçlü olmakla bağdaştığını biliyordum. Yalnızlık mecburen güçlü olmak demekti. Ben güçlüydüm.
Çünkü yalnızdım.
Ücreti ödedikten eşyalarımı aldım ve kabanımı üzerime geçirdim. Dışarı çıkmadan ve yağmurun soğuğunu yemeden hemen önce derin bir nefes aldım.
Dışarıda yoğun bir yağmur vardı. Rüzgar o kadar şiddetliydi ki camları dövüyor ve dışarının netliğini engelliyordu.
Tıpkı o günkü gibiydi. Onunla son geçirdiğimiz akşam gibi.
Tek farkla... Ben artık yağmuru sevmiyordum.
Boğazımda hep var olan o yumru nefes almamı bile zorlaştırırken otelin belboyu gelen biri işin kapıyı açtı. İçeri dolan soğukla tenim o kadar ürperdi ki bir adım geri çekilmek zorunda kaldım. Ellerim beni soğuktan korumak için kabanıma sarıldı.
İçeri takım elbiseli bir adam girdi, onun bir adım arkasında belli ki önemli bir insan olan bu adam için şemsiye tutan genç bir çocukla beraber. Adamın üzerinde tüm soğuğa rağmen sadece bir ceket vardı.
Yüzüne bakmadım. O gittiğinden beri, ben insanların yüzüne hiç bakmamıştım. Gördüğüm bir boşlukta hep.
Giydiği rugan ayakkabısının çıkardığı o ses beynimde çınladı. Şarap beni etrafımdaki her şeye daha bir duyarlı hale getirmişti. Gözlerimin bulanıklaştığını fark ettiğimde bunu şaraba verdim.
Yanağıma bir damla süzüldü. Adam içeri girmişti ve kapı kapanmıştı. Artık eskisi kadar soğuk değildi. Yine de yanağıma süzülen yaş, tenimi ısıtacak kadar sıcaktı havadan.
Midem bulanıyordu. Adım atacak cesaretim yoktu.
Cesaret toplamak ister gibi parmağımdaki yüzüğe dokundum. Solmuştu. Eski parlaklığı gibi bana verdiği gücü de azalmıştı. Yine de varlığı, beni kaybolan kocama ve o senelerin varlığına inandıran tek önemli şeydi.
Bir adım attım. Bir adım daha attım. Kapıya doğru ilerlerken bana selam veren görevliye yöneldim.
"Bir taksi çağırabilir misiniz?"
"Elbette."
Adam isteğimi kırmadan giderken bir süre arkasından takip ettim. Bunu neden yaptığımı bile bilmiyordum. Anlamsızdı.
Az önceki önemli adam ve genç çocuk kaybolmuştu. Otelin lobisi kalabalık değildi ama sessiz bir telaş vardı. Gerçekten önemli birisi olmalıydı.
"Taksiniz birazdan gelecek. Siz oturun lütfen, geldiği zaman haber vereceğim."
Çocuğa döndüm. Yüzümde ufak bir gülümseme oldu. Biraz önce ağlayan bir kadına göre fazla yalancıydım.
"Teşekkür ederim."
Lobideki koltuklara doğru ilerledim. Yavaşça birine oturup arkama yaslandım. Saat neredeyse on iki olmak üzereydi.
Yarın yılın son günüydü. Bir yıl daha geride kalıyordu.
Canım yanıyordu.
Parmağımdaki yüzüğü sessizce çıkardığımda içimde bir şeyler koptu. Sanki kocam hayal kırıklığıyla bir kez daha bana bakıyordu. Onu geride bıraktığımı sanıyordu.
Biraz sonra karşımdaki tekli koltuğa biri oturdu. Başımı kaldırıp bakmadım ama ayakkabıları bana az önce içeri giren adamı hatırlattı.
Bir çalışan "Efendim, bir şey arzu eder misiniz?" diye sordu.
Tek kelime etmedi ama adam başını eğerek gitti. Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Yüzüğü avucuma koyup sıktım. Salonda bir ding sesi duyuldu.
Saat on ikiyi vurdu.
Prenses önce şık elbisesini kaybetti, ardından at arabasını ve bir kez daha gerçekliğe döndü. Yağmur Aytekin oldum.
Acı geçmedi, hafiflemedi. İçtiğim şaraptan olsa gerek daha yoğundu. Geri kalan günlerde hiç hissetmediğim kadar yoğundu. Elim boynumdaki boş zincire gitti. Yüzüğü bırakmadan boynumdaki zincirin klipsini çözdüm. Sessizce yüzüğü zincirden geçirdim ve yeniden boynuma astım. Zinciri kabanımdan içeri soktuktan sonra yanaklarımı sildim ve omuzlarımı dikleştirdim.
Şimdi çok daha iyiydim.
"Hanımefendi..."
Bana doğru eğilen görevliye başımı kaldırdım.
"Maalesef yağmurdan dolayı taksinin gelmesi biraz sürecekmiş. Sizi otelimizin özel aracı ile bırakmamız uygun olur mu?"
Sakince ayağa kalktım.
"Olur."
"Hemen bir şemsiye ayarlıyorum."
Bakışlarım otelin dışında camları döven yağmura takıldı. Bu yağmur rahatça şemsiye tutarak ıslanmaktan kurtulacağımız bir yağmur değildi. Tam tersine şemsiyeyi tutarken harcayacağımız efora bile değmezdi.
"Teşekkürler." diye mırıldandım.
Yağmuru sevmezdim. Çünkü beni indiğim durakta karşılayacak bir adam yoktu.
Yağmuru sevmezdim. Çünkü yağmurdan kaçarken elini tutacağım bir adam yoktu.
Yağmuru sevmezdim... Çünkü artık kimse Yağmur'u sevmiyordu.