BÖLÜM 21: PUSU

773 Kelimeler
Ertesi sabah, Mardin’in soğuk kış havası adliye binasının taş duvarlarını daha da ağırlaştırıyordu. Güneş, Mezopotamya’nın geniş ovalarına yeni doğmuştu; ufukta turuncu ve kırmızı tonlar birbirine karışırken, şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Helen, makam odasının geniş penceresinden dışarı bakıyordu. Dün gece Sercan’ın kollarında geçen o ateşli, ruhları birleştiren saatler hâlâ bedeninde tatlı bir yorgunluk bırakmıştı. Ama şimdi, gerçeklik kapıyı çalmıştı. Saat tam dokuzda duruşma salonu açılacaktı ve Bedirhan Şahmeran’ın gelip gelmeyeceği belli olacaktı. Helen’in masasında dosya yığını duruyordu. Şahmeranların karanlık dünyası, cinayetler, uyuşturucu rotaları, kan davaları… Hepsi o dosyalarda saklıydı. Dün Bedirhan’a verdiği süre dolmuştu. Helen derin bir nefes aldı. İçinde küçük bir tereddüt yok değildi; bu adam yıllardır dokunulmazdı, aşiretinin gücüyle şehrin yarısını korkuyla yönetiyordu. “Hukuk işleyecek,” diye mırıldandı kendi kendine. Kalemi eline aldı, yakalama kararını yazdı. İmzasını attığında eli titremedi. Karar, hemen Emniyet Müdürlüğü’ne gönderildi. Saatler geçti. Adliye koridorlarında fısıltılar dolaşmaya başladı. Öğleden sonra, polis telsizlerinden anonslar yükseldi. Bedirhan Şahmeran, sınıra yakın bir köy evinde, eski bir taş evde saklanırken yakalanmıştı. Operasyon temiz geçmişti; direniş göstermemiş, teslim olmuştu. Ama gözlerinde o tanıdık kibir hâlâ parlıyormuş, diye anlatıyorlardı polisler. Haber, Mardin’de bomba gibi patladı. Kahvehanelerde, çarşıda, sokak aralarında herkes bunu konuşuyordu. Şahmeranların dokunulmazlığı delinmişti. Yıllardır kimse onlara dokunamamıştı; devlet bile çekinirdi. Şimdi bir savcı, bir kadın savcı, bunu yapmıştı. Bazıları Helen’i kahraman ilan ediyordu gizlice, çoğu ise korkuyla susuyordu. Şahmeran aşireti, intikam yeminleri ediyordu belli ki; hava gergindi, şehir adeta nefesini tutmuştu. Helen, öğleden sonrasını raporları inceleyerek geçirdi. Ama aklı Sercan’daydı. Dün geceki sevişmeleri, o derin tutku, hâlâ zihninde dönüp duruyordu. Sercan’ın kollarında kendini güvende hissetmişti; artık yalnız değildi. Telefonu çaldığında, ekranda Sercan’ın adı göründü. “Haberleri duydum,” dedi Sercan, sesi sakin ama altında bir öfke dalgası vardı. Dikkatli ol. Akşam seni alacağım.” Helen gülümsedi. “Bekliyorum,” dedi yumuşakça. Akşamüstü, güneş batarken adliye boşalmaya başladı. Helen çantasını aldı, koridorlardan geçti. Kapıda, Sercan’ın siyah cipini gördü. Ama bu kez yalnız değildi; yanında iki araç dolusu koruma daha vardı. Adamlar, karanlık takım elbiseleriyle, gözleri etrafı tarayarak bekliyorlardı. Sercan, kapıyı açtı. Yüzünde dün geceden kalan o yumuşaklık hâlâ vardı, ama şimdi kararlı bir ifade hakimdi. “Doğrudan konağa gidiyoruz,” dedi, Helen’i içeri alırken. “Şehir gergin. Şahmeranlar harekete geçmiş olabilir.” Helen başını salladı, endişesini gizlemeye çalışarak. Arabaya bindiğinde, Sercan’ın eli elini buldu, sıkıca tuttu. O dokunuş, dün geceki ateşin bir yankısı gibiydi; güven verici, koruyucu. Konvoy yola çıktı. Mardin’in dar, taş döşeli sokaklarından geçtiler; eski evler, minareler, tarih kokan duvarlar… Sonra şehir dışına, Mezopotamya’nın geniş ovalarına doğru. Alacakaranlık çökmüştü; gökyüzü mor ve lacivert tonlara bürünmüştü. Yol virajlıydı, tepeler arasında kıvrılarak ilerliyordu. Arabanın içi sessizdi; sadece motor sesi ve dışarıdaki rüzgâr. Helen, pencereden dışarı bakıyordu. “Sercan, ne olacak şimdi?” diye sordu yumuşakça. Sercan başını çevirdi, gözlerinde derin bir aşk ve koruma isteği. “Senin başladığın işi bitireceğiz. Hukukla başladın, gerekirse başka yollarla devam ederiz.” Helen’in kalbi sıkıştı. O, hukukçuydu; ama Sercan’ın dünyasında hukuk bazen yetmiyordu. Şehrin çıkışındaki ıssız bir yola geldiklerinde, öndeki araç aniden yavaşladı ve durdu. Yolun ortasında eski bir kamyon yatıyordu, sanki bozulmuş gibi. “Ne oluyor?” diye sordu Helen, sesinde hafif bir tedirginlik. Sercan’ın eli hemen belindeki silahına gitti. Yüzü gerildi, gözleri karanlığı tarıyordu. “Başını eğ!” diye bağırdı birden, sesi keskin bir emir gibi. O anda, gecenin sessizliği otomatik silah sesleriyle yırtıldı. Tak-tak-tak-tak! Kurşunlar zırhlı cama yağmur gibi yağdı; camlar titredi ama kırılmadı. Helen çığlık atarak yere eğildi, eli çantasına gitti, kendi silahını almak için. Kalbi deli gibi atıyordu; korku boğazını sıkıyordu. Bu, gerçekti; pusu. Şahmeranların intikamı. Sercan, bir eliyle Helen’i korumaya çalışırken – kolunu önüne siper ederek – diğer eliyle silahını çekti. Kapıyı tekmeleyerek açtı ve dışarı fırladı, bedenini Helen’in olduğu tarafa kalkan yaparak. “Korumalar! Etrafa açılın! Tepelere dikkat!” Sercan’ın sesi, çatışma gürültüsünü bastırdı. Dışarıda tam bir kaos vardı. Karşı tepeden ateş açılıyordu; karanlıkta silahların ağız ateşleri parlıyordu, kırmızı izler bırakarak. Korkmazların adamları – Sercan’ın korumaları – hemen karşılık verdi. Araçlardan iniyorlar, siper alıyorlar, ateş ediyorlardı. Mermiler havada vızıldayarak uçuşuyordu; bazıları araçlara isabet ediyor, metal sesler çıkarıyordu. Barut kokusu burnu yakıyordu, duman her yanı sarmıştı. Helen, arabanın zemininde yatıyordu; cam kırıkları – yan camlar zırhlı değildi – etrafa saçılmıştı, saçlarına dolanıyordu. Bedeni titriyordu, korkudan nefesi kesiliyordu. “Sercan!” diye bağırdı, sesi çatışmanın ortasında kayboldu. Gözleri yaşla dolmuştu; dün geceki o huzur, şimdi cehenneme dönmüştü. Silahını çıkarmıştı ama elleri titriyordu, ateş edemiyordu. Dışarıdaki sesler korkunçtu: Bağırışlar, inlemeler, mermi sesleri… Bir koruma yaralanmış olmalıydı, acı dolu bir haykırış duyuldu. Çatışma birkaç dakika sürdü ama Helen’e saatler gibi geldi. Kalbi göğsünden fırlayacak gibi atıyordu. Tepelerden ateş yavaşladı; karşı taraf kaçmaya başlamıştı belli ki. Bir aracın motor sesi yükseldi, lastikler tozu dumana katarak uzaklaştı. Sonra sessizlik… Sadece yaralıların inlemeleri ve duman kokusu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE