Melike, yemek salonuna doğru ilerledi. Babası Korhan Bey, erkek arkadaşı Erman’ın annesi Rüçhan Hanım ve babası Gökhan Bey’le hararetli bir sohbete dalmıştı. Üvey annesi Billur ise Erman'la samimi bir şekilde konuşuyordu.
Kapının eşiğinde durup sesi duyulacak şekilde konuştu:
“İyi akşamlar.”
Dudaklarındaki mahcup ve tedirgin gülümsemeyle kalabalığa göz gezdirdi. Ortam bir an sessizleşti. Korhan Bey hemen başını çevirdi ve ona sıcacık bir ifadeyle baktı.
“Hoş geldin, kızım. Tam da seninle Erman’ın nişanını konuşuyorduk.”
Melike’nin içi sıkıştı. Sanki her şey çoktan planlanmıştı. Sanki fikrini sormak kimsenin aklına bile gelmemişti. Babasıyla göz göze geldiğinde, tedirginliği yüzüne yansıdı. Bu konuşmanın onun rızası olmadan ilerlediğini anlamak zor değildi. Babası neden bu kadar ısrarcıydı? Henüz adını koyamadığı bir şey, içini rahatsız ediyordu.
Derin bir nefes aldı. Ses tonu yumuşak ama kararlıydı:
“Baba... Bu kararı almadan önce biraz düşünmek istiyorum.”
Korhan Bey, kızının bu beklenmedik tepkisi karşısında ne diyeceğini bilemedi.
Melike ile Erman’ın birbirlerini sevdiklerini ve iyi anlaştıklarını düşünüyordu.
Bu yüzden sözünü esirgemediği ender anlardan birinde duraksadı.
Ancak Erman’ın ailesine karşı soğukkanlı ve anlayışlı bir baba olarak görünmek istiyordu. Bu yüzden yüzünü toparladı, kibar bir ses tonuyla konuştu:
“Tabii kızım… Ama seninle Erman arasında güçlü bir bağ olduğunu düşünüyorum.”
Sözleri yumuşaktı ama altındaki ısrar belli oluyordu. Melike bunu hemen fark etti.
Billur, ortamın gerginleştiğini sezmişti. Her zamanki yapmacık sıcaklığıyla araya girdi:
“Hayatım, Melike haklı. Böyle aniden alınan kararlar gençleri korkutur. Daha yaşları çok genç. Gezmek, eğlenmek istiyorlar... Bizim gibi evlenip hemen çoluk çocuğa karışmak istemiyorlar, değil mi ama Rüçhan Hanımcığım?”
Billur’un hafifçe uzattığı “-cığım” eki, masaya yayılan suni bir gülümseme gibi yapaydı. Rüçhan Hanım, bu beklenmedik top çevirme pasına hazırlıksız yakalanmıştı. Kaşlarını kaldırıp bir an durdu; sonra hafifçe başını salladı.
“Şey… Herkes farklı düşünebilir tabii,” dedi Rüçhan Hanım zarif bir tebessümle.
“Önemli olan gençlerin ne istediği. Onlar uzun zamandır arkadaş. Birbirlerini çok seviyorlar. Anne baba olarak onları cesaretlendirmek bize düşer.”
Masaya kısa bir sessizlik çöktü.
Melike, babasına cevap vermedi. Gözlerini Erman’a çevirdi ve doğrudan ona hitap etti:
“Erman, sen de bu kararı destekliyor musun?” Soru netti. Ses tonuysa yumuşak ama içinde bir tür meydan okuma saklıydı.
Erman, biraz şaşırdıysa da hemen toparlandı. Gülümsedi, yüzündeki ifade neredeyse fazla düzgündü.
“Melike… Seninle nişanlanmayı kim istemez ki?” Sözlerine kısa bir duraklamayla devam etti, sesine yumuşak bir tını ekleyerek:
“Seninle hayatımın geri kalanını geçirmek, benim tek gayem.”
Gözlerinin içine bakarak söyledi: “Seni çok seviyorum, canım...”
Bu sözler doğru muydu, yoksa duyulmasını istediği şeyler miydi?
Melike'nin gözlerinde, Erman’ın sözlerinden sonra ne bir yumuşama ne de bir karşılık vardı.
İçinde bir yer sessiz bir alarm gibi çalıyordu."Seni seviyorum…" Ne kadar da kolay söylüyor.
Peki, gerçekten tanıyor musun beni, Erman? Gerçekten seviyor musun, yoksa sadece senaryoya mı sadıksın?"
"Babam neden bu kadar istiyor bu ilişkiyi? Neden bu kadar bastırıyor? Her şey bu kadar hızlı gelişirken benim ne düşündüğümü soran yok."
Salondakiler kendi aralarında konuşmaya devam ederken, Melike koltuğunda hafifçe geriye yaslandı. Gözleri boşluğa takılmıştı, ama içinde fırtınalar kopuyordu. Bir karar vermeliydi… ama önce kendini bulmalıydı.
“Masaya buyurun lütfen!”
Billur Hanım’ın kuş gibi cıvıldayan sesi bile Melike’yi neşelendirmeye yetmedi. Sessizce ayağa kalktı ve yemek masasına doğru ilerledi. Ancak içindeki rahatsızlık her adımda biraz daha artıyordu.
Babasıyla bu nişan meselesini konuşmak istiyordu aslında. Neden gönülsüz olduğunu, neden içinde bir boşluk hissettiğini anlatmak istiyordu. Ama misafirlerin önünde bu konuyu açmak doğru olmazdı. Bu yüzden sessiz kalmayı tercih etti.
Erman’ın, "Seninle hayatımın geri kalanını geçirmek benim tek gayem," sözleri kulağında yankılandı. Melike, duygularını artık gizleyemedi; yüz ifadesi fark edilir biçimde değişti. Babasının gözleri tam da o anda ona takılmıştı. Melike, o bakışlardan kaçmak istercesine başını önüne eğdi.
Billur’un hemen yanındaki sandalyeye oturmak zorunda kalmak Melike'yi huzursuz etmişti. Onunla yan yana olmak, hep içini sıkardı. Ama başka bir seçeneği yoktu.
Gökhan Bey ve Rüçhan Hanım'ın önünde bir saygısızlık etmek istemiyordu. Oğulları Erman’la nişanlanmak istemediğini henüz onlara söyleyememişti. Belki de hiçbir zaman söyleyemeyecekti. Yine de nazik olmaya çalıştı; yüzündeki huzursuzluğu perdelemek için sahte bir gülümseme takındı.
"Bana ait olmayan bir sahnede rol yapıyormuşum gibi hissediyorum. Neden herkes bu kadar emin? Sadece ben mi şüphe duyuyorum?"
"Erman iyi biri olabilir… Ama bu, onunla bir ömür geçirmeye beni mecbur eder mi?"
Melike, yemek başlayıncaya kadar sessizce sandalyesinde oturdu, Billur'a hiç bakmadı. Sohbetine yalnızca Rüçhan Hanım ve Gökhan Bey’i dahil etti.
“Nasılsın Melikeciğim?” diye sordu Rüçhan Hanım, yumuşak ama dikkatli bir sesle. “Bu akşam biraz solgun görünüyorsun. Canını sıkan bir şey mi var? Yoksa hasta mısın?”
“İyiyim Rüçhan Teyze.” diye cevapladı Melike, başını hafifçe eğerek. “Bugün biraz yorucuydu. İşle ilgili bazı önemli gelişmeler oldu. Koşturdum biraz.”
“Ah evladım...” dedi Rüçhan Hanım iç geçirerek. “Tek başına koskoca holdingi yönetiyorsun. Allah kolaylık versin. Neyse ki Erman var yanında. Yardımcı oluyordur mutlaka. Evlendiğinizde daha da rahat edersin. Değil mi Erman?” dedi, kaşığını çorbasına götürmeden önce oğluna dönerek.
Masa bir an sessizleşti, herkes Erman’a baktı.
Billur’un bakışlarıysa neredeyse iğne gibiydi. Kıskançlıkla karışık bir öfke vardı gözlerinde. Melike’yle hiçbir zaman iyi geçinememişti ama bu akşam, ilk defa onunla aynı fikri paylaştığını düşündü. Şirketleri, kendi oğlu Yavuz yönetmeliydi — Melike’nin kocasına asla kaptıramazdı. Bu evliliğe engel olmalıydı. Her ne pahasına olursa olsun.
“Elbette anneciğim.” dedi Erman, gülümseyerek. “Müstakbel eşimin omuzlarındaki yükü hafifletmek benim boynumun borcu. Elimden geleni yapacağım.”
“Aferin damat!” dedi Korhan Bey, memnuniyetle. “Kızımı bu kadar düşündüğünü görmek beni çok mutlu ediyor. Allah ağız tadınızı bozmasın. Melike, sen de artık düşünmeyi bırak. Zaten hep berabersiniz. Bu işi uzatmanın anlamı yok. Resmileştirelim.”
Melike hâlâ sessizdi. İçinde fırtınalar kopuyordu. Karşısında oturan adam — Erman — yüzüne gülen, tatlı sözler söyleyen bu adam... Meğer ne planlar içindeymiş! Şirketi usul usul boşaltıp, sonra her şeyi onun üzerine yıkmayı mı düşünüyormuş? Bu nasıl bir ihanetti?
O sırada babasının, “Melike, neden bu kadar sessizsin?” sorusunu bile duymadı.
Zihni, bir karanlık koridorda yürüyordu sanki. Her adımda biraz daha yalnız, biraz daha öfkeli…
Masada bir tek Yavuz, onun halini fark etmişti. Her zamanki gibi ablasını gözleriyle takip ediyordu. Melike bu akşam farklıydı. Neşesi yoktu. Erman’la aynı masada olmasına rağmen yüzünde en ufak bir gülümseme bile yoktu. Oysa her zaman, birlikte olduklarında gözleri parlar, sesi hafifçe değişirdi. Bu akşam ise suratı sanki sirke satıyordu.
“Korhan Bey, Melike'nin üzerine gitmeyelim.” dedi Rüçhan Hanım, araya girerek. Sesi yine anlayışlı ama bu kez biraz da toparlayıcıydı. “Nişanlanacağını duyunca heyecanlandı belli ki. Biraz zamana ihtiyacı var, bu heyecanı yenmesi için.”
Bu sözler sofradaki gerginliği yumuşatmıştı. Korhan Bey, gözlerini kızından çekmeden başını hafifçe salladı. Böylece konu orada kapandı. Herkes yeniden yemeğe döndü, ama Melike’nin iştahı çoktan kaçmıştı.
İçinden geçenleri sadece o biliyordu. Kalbinin derinliklerinde yankılanan öfke, hüsran ve kırgınlık, yüzüne yansımıyor ama içini kemiriyordu.
Kendini sırtından hançerleyen Erman’ı affetmeyecekti. Ama onu cezalandırmanın yolu, ondan uzak durmak değil, bilakis daha da yakınında olmaktı. Onun maskesini indirmek, niyetini ortaya çıkarmak için gözünü bir an olsun üstünden ayırmamalıydı. Bu yüzden geri adım atmayacaktı.
Nişan meselesine odaklanmalıydı şimdi.
Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaymış gibi görünmeliydi. Hatta daha da fazlası... Erman’ın beklentilerini boşa çıkarmamak için, Melike rolünü mükemmel oynamalıydı. Gözlerinin içine bakarak onu sevdiğini söylemeli, ama içten içe bu oyunu kendisi kazanmalıydı.
"Seninle hayatımı geçirmek istiyorum," demişti ya… Melike artık bu sözün arkasında ne kadar tehlikeli bir amaç yattığını biliyordu. Ve Erman, çok yakında bu oyunun kurallarını kimin belirlediğini öğrenecekti.
***
Kahve servisini yapan hizmetçi yemek salonundan ayrılınca Melike oturduğu koltukta biraz kıpırdandı ve gerçek duygularını maskeleyerek yüzüne çok sevinçli bir ifade takındı. Dudaklarından kocaman bir gülümseme yüzüne doğru yayılırken gözleri kısıldı. Yanında oturan ve elini tutan Erman'a baktı. Gülümsemesi yavaşça solmuş ve yerini önemli bir şey söylemeye hazırlanan birinin ifadesine bırakmıştı.
Yemek salonunda büyükler aralarında konuşuyorlardı. Gençleri kendi hallerine bırakmışlardı. Sanki onlar hiç orada yokmuş gibi hareket ediyorlar, sohbetlerine katmıyorlardı. Billur, Rüçhan Hanım'la konuşurken göz ucuyla da Melike'yi süzüyordu. Kızdaki ani değişiklikleri fark etmişti. Herkesin içinde ona mani olamazdı. İçi içini yerken Rüçhan Hanım'la sohbeti sürdürmekte zorlanmaya başlamıştı.
“Tatlı servisini sen yapar mısın Melikeciğim?” diye seslendi genç kıza Billur, sesi her zamanki gibi yapay bir nezaket taşıyordu. Rüçhan Hanım’la süregelen sohbetine kısa bir ara vermek için bahane bulmuştu belli ki.
Melike cevap vermeye fırsat bulamadan, Erman araya girdi:
“Ben de yardım edeyim.”
Ama Melike, onun sesini duymazdan geldi. Ayağa kalkarken sesi tüm masaya yayıldı:
“Tatlı servisi bekleyebilir. Çünkü buna değecek bir haberim var size.”
Masadakilerin merakla dönen gözleri, onun üzerinde sabitlendi. Bu ilgiden beslenen Melike, içten içe buruk bir hazla Erman’ın elini tuttu ve onu da ayağa kaldırdı.
“Biz… nişanlanmaya karar verdik!” dedi. Sesine neşe katmaya çalışmıştı ama içinde yankılanan kelimeler kurşun gibiydi.
Bir anlık sessizlik… Ardından alkışlar, sevinç çığlıkları ve coşkulu kutlamalar…
En çok da Korhan Bey sevindi. Bu haber, onun için sadece bir evlilik kararı değil, bir iş stratejisinin onaylanması gibiydi. Melike’nin sonunda ‘mantıklı’ bir karar verdiğini düşünüyordu.
Erman ilk anda afalladı. Melike’nin bu ani dönüşü kafasını karıştırmıştı ama kısa sürede kendini toparladı. Belki de artık her şey güvende diye düşündü. “Demek ki, şüphelenmemiş, henüz bilmiyor…” diye geçirdi içinden. İçindeki rahatlama, yüzüne sırıtkan bir ifade olarak yansımıştı.
Rüçhan Hanım hemen yerinden kalktı, Melike’yi sıkıca kucakladı:
“Ailemize hoş geldin, güzel kızım!”
Ardından Gökhan Bey geldi. Elini Melike’nin omzuna koyarak “Birlikte büyük bir aile olacağız. Çok mutluyum, kızım,” dedi.
Korhan Bey ise duygusallığını gizlemeye gerek görmeden kızına sarıldı.
“Seninle gurur duyuyorum Melike. Allah mutluluğunuzu daim etsin.”
Melike, içi kan ağlarken yüzünde gülücüklerle rol yapmaya devam etti. Tuttuğu el, sevdiği bir erkeğin değil, içi zehir dolu bir yılanın eli gibiydi. Bu oyunu kazanmak için yılanı elinde tutması gerekiyordu.
Billur’un göstermelik neşesi ise Melike’ye komik geliyordu. Onun gerçekten sevinmediğini, hatta içten içe kıskandığını biliyordu. Ama bu kez, aynı sahtelikle cevap verdi o da: Gülümsedi, başını hafifçe eğdi. Oyunu oynuyordu artık.
Bugün o gazeteciyle yaptığı konuşma olmasaydı, belki bu geceyi hayatının en güzel gecelerinden biri sanacaktı. Ama artık gerçekleri biliyordu. Erman sadece bir sahtekâr değil, aynı zamanda şirketin içini boşaltan bir hırsızdı.
Ve belki de en acısı…
Melike, kendi geçmişindeki karanlık bir sayfayla da yüzleşmek zorundaydı. Kleptomani. Yıllardır sakladığı bu sırrın, iş hayatında başına ne işler açtığını bir tek o biliyordu. Şimdi, bir yandan geçmişiyle baş etmeye çalışıyor, bir yandan müstakbel nişanlısının yolsuzluklarını ortaya çıkarmanın yollarını arıyordu.
Erman'ın haberi yoktu. Ne Melike’nin şüphelerinden, ne de içindeki savaşın büyüklüğünden. O sadece kendisini garantiye almış sanıyordu. Ama Melike artık başka biriydi. Ve bu kez, oyunun kurallarını o koyacaktı.
Masadaki herkes mutluydu. Melike hariç. Yanında oturan, insan kılığındaki bu yılandan kurtulmanın ve onu rezil etmenin bir yolunu bulmalıydı. Ve o yol, nişandan geçiyordu.
*
Melike, sevgilisi Erman ve ailesini uğurladıktan sonra babasına ve üvey annesine iyi geceler dileyerek odasına çekildi. Kardeşleri onun odaya girdiğini duyunca yanına gitmek için odalarından çıktılar. Ablalarıyla konuşmak ve nişan hakkında sorular sormak istiyorlardı.
Lidya ile Yavuz odaya girdiklerinde Melike pencerenin önünde durmuş, ellerini kavuşturmuş halde dışarıya bakıyordu. Yüzündeki endişe, gözbebeklerine kadar işlemişti. Sessizce ona yaklaştılar.
“Abla, ne oldu?” diye sordu Yavuz, hafifçe koluna dokunarak.
Melike dönüp kardeşlerine baktı. Dudaklarında zoraki bir tebessüm belirdi. “Nişanlanmaya karar verdim.”
Odadaki hava bir anda değişti. Lidya’nın gözleri büyüdü. Yavuz kaşlarını çattı.
“Ama üzgün görünüyorsun…” dedi Lidya, ablasının gözlerindeki bulanıklığı fark ederek.
“Yok, yok… Sadece biraz… heyecanlıyım.” diye geçiştirdi Melike. Gülümsemeye çalıştı ama gülümsemesi gözlerine ulaşmadı. Ne kadar rol yaparsa yapsın, kardeşleri onu tanıyordu. Ama bu gece, gerçeği anlatamazdı. Henüz değil.
“Evlenince… evden gidecek misin?” diye sordu Yavuz, sesi kısık ve çekingen.
Bu soru, Melike’nin kalbine işledi. Ailesinden, özellikle de bu iki minik kalbinden kopmak... Düşüncesi bile onu sarsmaya yetiyordu.
“Hayır, gitmeyeceğim. Evli olsam da sizden kopmam. Bu ev benim yuvam, siz benim her şeyimsiniz.”
Yavuz ve Lidya, bu sözlerle biraz olsun rahatladılar. Ona sarıldılar. Melike, o an gerçekten güç buldu içlerinde. Kardeşlerinin sevgisi, her şeyin ötesindeydi.
Ama içindeki fırtına dinmemişti. Ne kadar gülümsese de… Ne kadar “her şey yolunda” dese de… İçinde büyük bir karmaşa vardı. Kalbinin bir köşesinde hâlâ Erman’ın sahte gülüşü, babasının sorgusuz desteği ve şirketin karanlık hesapları dönüp duruyordu.
Bir yanda ailesiyle kurduğu sıcak bağ, diğer yanda iş dünyasının acımasız gerçekleri… Ve tam ortasında, Melike. Kendini yalnız hissetmiyordu artık. Ama mücadele etmesi gereken şeyler, sadece yalnızlıkla sınırlı değildi.
*
Melike, gecenin sessizliğinde yatağında doğrulmuş, pencerenin kenarına oturmuştu. Şehir uykudaydı ama onun zihni susmuyordu. Erman’ın yüzündeki o sahte gülümsemeyi, babasının gururla parlayan gözlerini ve Billur’un sinsice kıvrılan dudak kenarlarını bir film gibi yeniden yeniden izliyordu zihninde.
“Ben bir hata yapmadım, onlar yaptı. Ben sadece gerçeği göstereceğim, hepsi bu...” diye fısıldadı kendi kendine.
Ama bu o kadar kolay olmayacaktı. Erman dikkatliydi. Üstelik, babasının tam desteğini almış bir adamın şirketteki izlerini gizlemesi çok daha kolaydı. Melike biliyordu: Olayı sadece hislerine dayandıramazdı. Elinde delil olmalıydı. Katı, somut, inkâr edilemez belgeler... Yalnızca öfke ya da kuşku değil; gerçek, susturulamaz bir gerçek.
Kafasında planı adım adım kurmaya başladı. İlk olarak, şirketin finansal kayıtlarını incelemeliydi. Özellikle de dışarıdan yapılan ödemeler, danışmanlık ücretleri, hayali faturalar... Tüm bunların izini sürebilirdi. Şirketin muhasebe bölümüne gizli bir şekilde ulaşması gerekiyordu ama direkt olarak oraya girerse dikkat çekerdi. Belki Yavuz’dan yardım alabilirdi. Onun bilgisayar konusundaki yetenekleriyle bazı dijital arşivlere daha rahat ulaşabilirdi.
Ama Erman onu izliyor olabilirdi. Bir tek hata, tüm planını yerle bir edebilirdi.
Sabaha karşı gözleri kan çanağına dönmüş haldeydi ama zihni bir parça olsun netleşmişti.
“Ben onu gözümün önünde tutarak yeneceğim. Seviyormuş gibi yapacağım. Tıpkı onun bana yaptığı gibi...”
İçinde korku vardı, evet. Ama artık korkusuna teslim olan bir kadın değildi Melike. Artık oyun sahasında sadece piyon değil, bir oyuncuydu. Ve bu oyunu kimin kazanacağına karar vermeye kararlıydı.