3.BÖLÜM

1096 Kelimeler
               Yağmur sabahın erken saatlerine güne başlamıştı. Ender sabahlar hariç hep erkenci kuştu zaten. Hatta bazen öyle erken kalkardı ki güneş bile henüz uyanmamış, dünyasını aydınlatmamış olurdu. Bu sabahları, güneşin doğuşlarını kaçırmamayı çok severdi. Gece geç yatmış olsa bile sabahın bu erken saatlerinin insana verdiği enerjinin tadını bilirdi. Bu özelliğini üvey babasına borçluydu. Emekli bir polis alan babası eğer nöbeti yoksa mutlaka erkenden kalkar, ocağın üzerine çayı koyar ve annesi ile Yağmur uyanmadan önce kahvaltıyı hazırlamaya koyulurdu. Küçükken Yağmur’un en sevdiği yemek babasının hazırladığı sucuklu yumurtaydı. Bunun sucuklarla pek bir alakası yoktu aslında, Yağmur babası ne hazırlasa yerdi, çünkü adamı çok seviyordu. Yağmur’un babası ile annesi o daha sekiz yaşlarındayken ayrılmışlardı. Yağmur çok küçük olmamasına rağmen öz babası Hikmet’i doğru düzgün hatırlamayı beceremiyordu. Ama on yaşından beri ona babalık eden Özcan’la olan neredeyse tüm anılarını zihninde ve kalbinde yer etmişlerdi. Bir insan öz kızını ne kadar seviyorsa, o kadar seviyordu Özcan Yağmur’u. Yağmur da ona o kadar güveniyor ve sayıyordu. Babadan bile öte dost olmuştu Yağmur’a. Hatta bazen annesi Neriman Hanım onların bu ilişkisini kıskandığı hakkında şakalar yapardı. Ama işin aslı onlara hep gözü yaşlı bakardı kadın. Özcan’ın kızıyla kendisinin bir şansı olduğunu bilirdi. Hayatın onun yüzüne gülüş şekli Özcan’dı. Yağmur kendi evine çıktığından beri babası gibi çay demleyip kahvaltı hazırlamıyor, onun yerine kahve demliyordu.  Çayı da çok severdi ancak kahvesiz bir güne başlaması mümkün gözükmüyordu. Kahvesiz bir güne başladığında gün içerisinde karşısına çıkanın vay halineydi. Huysuz, aksi kadının teki olup çıkıyordu. Elimde değil mazeretini kullanmakta da sorun görmüyordu. Kahvesini içmiş, erkenden gününe başlamış, yani güne başlama rutinlerini gerçekleştiğinde anlaşması kolay, dost canlısı sayılabilecek kadar çok konuşkan ama aynı zamanda istediğinin olması için her türlü savaşa girebilecek kadar da tuttuğunu koparan bir genç kadındı. Ona sorsalar kendini genç kadın olarak sıfatlandırmazdı, geçen aylarda otuz beş yaşını gördüğünden beri işin ondan geçtiğine dair dostlarına şakalar yapar olmuştu. Ailesinin umduğu üzere bu yaşa kadar doğru adamı bulmayı bırakın, yanına bile yaklaşamamıştı. Doğru adamı bulacağı yönde ki umutlarını kaybedeli epey zaman olmuştu. Doğru adamı bulamadığı sürece evlenmeyi de aklının ucundan bile geçirmiyordu. Ya aşık olurdu ya da asla evlenmezdi. Aynı evi sevmediği bir adamla paylaşabileceğini hiç sanmıyordu. Zira belli bir yaştan sonra kendi annesi ve babası ile birlikte yaşayamaz olmuştu. aşık olmadığı bir adamla ömür geçirme fikri midesine kramplar girmesine sebep oluyordu. Genç kadın İzmir’e üniversiteye gittiğinden beri ailesinden ayrı yaşıyordu. Orada öz dedesinden kalma evde dört yıl boyunca tek başına kaldıktan sonra İstanbul’da bir gazetede iş bulup kesin dönüş yapmıştı. Annesi ile babasını canı kadar sevmesine rağmen onlarla sadece birkaç ay kalmayı becerebilmişti. Mesleği gereği yoğun ve düzensiz çalışma saatleri ile ailesinin kontrolü arasında sıkıştıktan sonra güç bela onları ikna etmiş ve hiç vakit kaybetmeden kendisini bu küçük daireye atmıştı. Çengelköy’ün sırtlarında yer alan minicik dairesinin en güzel tarafının boğaz manzarası olduğunun farkında olan Yağmur, yaz kış kahvesini bu manzarayı gören büyük pencerenin önünde yudumluyordu. Bunu yaparken mesleki geleceği ile ilgili hayaller kurardı genelde. Uzun yıllardır aynı gazetede çalışmasına rağmen yıldızını bir türlü parlatamamıştı. Bunun için bomba gibi bir haber dizisine ihtiyaç duyuyordu. Defalarca peşine düştüğü haber çıksa da karşısına hep bir olumsuzluk çıkmıştı yoluna. Yoluna çıkan en büyük şey de erkek egemen bir dünyada yaşıyor oluşuydu. Lanet olası gezegende hep erkekler kazanıyordu. Onun gazetesindeki en iyi haberleri de ne kadar başarılı olursa olsun bir kadın olduğundan Yağmur’a değil, bir erkeğe veriyorlardı. Yağmur bunu anımsadığı için yeniden çileden çıkacak gibi olduysa da yeni yıla henüz girmiş olmanın umudunu taşıdığından buna hemen bir son verdi. “Olumlu düşün olumlu olsun, kızım!” diye gaz verdi kendi kendine. “Bu sene senin yılın olacak, hissedebiliyorum!” diye de umut aşıladığı zihninin derinliklerine. Aslında bu olumlama olaylarına inandığı falan yoktu çünkü kendisinin tüm olsumsuzlukları ve uğursuzlukları kendine çekme gibi başarısı vardı. Bunu neye borçlu olduğunu bile bilmiyordu. Annesi Neriman Hanım, bunun sebebinin nazar olduğunu düşünürken babası Yağmur’un abarttığına inanırdı. Arkadaşları ise sadece şansız olduğunu düşünürlerdi. Yağmur ise sabunlu sudan geçerken üzerine bastım herhalde falan diye her şeyde yaptığı gibi gırgıra vururdu. Genç kadının karakterindeki baskın tarafı da bu vurdum duymazlığıydı. Bu yönü sayesinde hiç pes etmezdi. Defalarca sıfırdan başlaması gerekse asla üşenmezdi. Her şeyin bir sebebi olduğuna inanır, yoluna devam etmek için çabalardı. Olumlamaya inanmasa bile olumlu bir insan olduğu kesindi. Sabah rutinlerini tamamlayıp otobüsle gazeteye vardı. Kendisini masasına atıp bilgisayarını açmaya koyulduğunda gelirken köşedeki pastaneden aldığı poğaçayı midesine indiriyordu. Bu sırada elinde bir fincan çay ile ona gelen en yakın arkadaşı Melis’i gördü. Melis ile bu gazetede staj yaptığı yıllardan, yani bundan yaklaşık on sene önce tanışmıştı. O günden beri aralarında sus sızmazdı. Aksine her daim birbirilerini tamamlar ve arkalarını kollarlardı. “Günaydın arkadaşım, çok sağol.” Diyerek çayı arkadaşının elinden kapan Yağmur sıcak olmasına aldırmadan bir yudum içti. Ağzı yanında eliyle ağzına hava göndermeye çalıştı. “Yavaş olsana kızım. Ne acelen var?” “Ya poğaça boğazımda kaldı, ondan içi vereyim dedim ama yandım.” “Büyüyünce unutursun!” diye takıldı Melis arkadaşına. “Sen onu boş ver de Haluk Bey’in yanına bir adam geldi az önce.” “Ee?” Ne var bunda diye sorar gibiydi Yağmur. Ağzı dolu olduğu için ancak bu kadarını söyleyebilmişti. “Adam bir içim su.” Diyen Melis başını iki yana salladı. “Ama mevzumuz bu değil. Şimdilik.” “Sadede gelecek misin, güzelim?” Yağmur bıkkınlıkla uyarmıştı çünkü arkadaşının lafı dolandırdıkça dolandıracağını adı gibi biliyordu. “Haluk Bey’in asistanı adamın bir Baş Komiser olduğunu söyledi. Bir seri katilin peşindeymiş.” Yağmur’un gözleri aldığı bu haberle kocaman açılırken poğaçayı güçlükle yuttu. Kalbi heyecanla çarpmaya başlamıştı. “Hadi canım!” dediğinde sesi heyecandan kurumuş boğazı yüzünden cıyaklama gibi çıkmıştı. “Hemen gidip bu işi kapmam lazım! Haluk Bey’in bu işi bana vermesi için canımı bile ortaya koyarım!” “Zaten iş tam olarak öyle bir şey. Henüz hiçbir detayı bilmiyoruz ama komiseri bir görsen, Yağmur. Onunla çalışmak için bile bu işe atlarsın!” “Komiser kimin umurunda? Benim tek derdim bomba gibi bir haber yapmak!” “Hadi göster kendini, kızım!” Yağmur arkadaşından aldığı tam destekle ayağa fırladı. Haluk Bey, komisere yardım etmesi için kesin beylerden birini yönlendirecekti. Haluk Bey’i, Yağmur’a her zaman bir abi gibi yaklaşmıştı. Yağmur bunu ilk başlarda hoş bulsa da zaman geçtikçe adamın bu tavrından nefret etmeye başlamıştı çünkü abilik beraberinde korumacılığı da getiriyordu. Tehlikeli olabilecek hiçbir haberin peşine düşmesine müsaade etmiyordu. Bu kez işlerin değişeceğinden emin olarak müdürünün kapısını tıklattı Yağmur. Ona neden bir gazeteci olduğunu anımsatacak, sonunda da kendisine herkesin saygı duymasını sağlayacak bu haberi elde etmek için her şeyi yapacaktı. Bunun da diğer haberler gibi elinden kaymasına izin vermeyecekti. Ancak içeri girdiğinde Melis’in ne demek istediğini anlaması tüm dikkatini dağıttı. Şu baş komiser, gerçekten de hoş adamdı.  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE