Bir erkek herşeyini kaybedebilirdi... Iyiliğini, dürüstlüğünü, varlığını, sevdasını, nefretini, benliğini... Hiç biri onu tamamen yıkmazdı, kaybettiği tüm o şeylerde, bir el uzanır ve onu ayağı kaldırırdı. O el ona kaybettiği şeyleri geri almasına yardımcı olurdu. İyiliğini kaybettiğinde sırtını sıvazlar kendi iyiliğini benimsetirdi, sevdasını kaybettiğinde sevmek için neden verirdi, benliğini kaybettiğinde ise onu tekrar yaratırdı. Bir erkek sadece o elin sahibini kaybederse yıkılırdı.
Annesini...
İlk baktığı, ilk muhtaç olduğu, ilk sevdiği o, yıkılmaz güçlü duvarların arkasında, oğlunu tıpkı o duvarlar gibi yıkılmaz ve güçlü yetiştiren annesini kaybettimi bir çocuk, asla eskisi kadar sağlam bakamazdı hayata. Bir erkek çocuğunun annesi öldüğünde, o duvarlar bir bir yıkılmaya başlardı. Enkazın ardında ise ölü bir küçük çocuk...
Bir erkek çocuğu annesini kaybettiğinde, O küçük çocuk ölür... Yerine bambaşka bir kişi geçerdi.
"Ben burdayım! " diye haykırırdı hayata. Hayat ise ondan alamadığı herşeyi almaya başlardı. Önce benliğini alır, o küçük çocuğa dair hiç birşey bırakmazdı geriye.. Sonra Sevincini alırdı, hiç bir zaman eskisi gibi gülmesin diye. Ardından dürüstlüğünü alırdı ,çünkü o çocuk dürüstlüğü annesinden öğrenmiştir. Ardından iyiliğini alırdı, yıkılan duvarların enkazı kalmasın diye. En son ise sevgisini alırdı. Kimseyi annesi gibi sevemesin diye. Geriye kalan kişiyi ise sadece 'Kimsesiz' diye adlandırırdı. Çünkü annesinden sonra onu kaldıracak kimse olmayacaktır. Ancak tek birşeyi unutur hayat; kimsesizlerin kaybedecek hiç birşeyi yoktur.
Tıpkı Karan Kılıç gibi...
O kimsesizdi.
Annesini 'Baba' dediği insan döverek öldürmüştü. Bir gece yarısı yatağında cenin pozisyonunda annesinin acı dolu çığlıklarını duyarken ilk defa katil olmuştu. Kendinin katili... O gece benliğinin katili olmuştu. Ondan sonrası ise kaybetmekten korkmayan bir Çocuk doğmuştu. Ta ki o çığlıklar durana kadar!
Karan'ın ikinci katil oluşu ise yine o gece olmuştu. Babası annesinin cesedinin başında içkisini içerken küçük çocuk cansız bedene sarılıyordu. Hayatının en büyük acısını o zaman yaşamıştı ve o gece katil oluşu bir silah ile taçlandırmıştı. 'baba'sının çalışma odasındaki çekmecesinden aldığı silah ilk suç aleti olmuş ve ömrü boyunca onu yanından ayırmamıştı. O evden çıktığında tişörtünde annesinin kanı, kemerinde ise babasını vurduğu suç aleti...
Soğuk sokaklarda bir başına kalırken sevincini yitirmişti. Sonra doğruyu söylediği için yediği teklemelerde dürüstlüğünü kaybetmişti. Kaybecekleri gittikçe sınırlanırken küçük bir kız çocuğu onu hayata bağlamıştı. Onunla karşılaştığında 15 yaşındaydı. 15 yaşında iki kez katil olmuş ve birçok şeyini kaybetmiş genç bir delikanlı.
Onu gördüğünde kaldırımda oturmuş kollarını dizlerine sarmış etrafını boş gözlerle seyrediyordu. Küçüktü, çocuktu ve yalnızdı. Bir an kendine benzetmişti onu ve gidip yanına oturmuştu. Belki de sessizliklerini paylaşırlardı birbirleriyle... Bir süre sustular ikiside, hallerinden gayet memnunlardı, sorgulanmıyorlardı ve yalnız değillerdi. Zaten ikisininde ihtiyacı olan tek şey yalnız olmadıklarını hissetmek değil miydi? Zaman görevini layıkıyla yerine getirip su gibi akıp geçerken kız yalnızlığını paylaştığı çocuğun kim olduğunu merak etti ve fısıltı gibi sesiyle konuştu.
"Kimsin sen?"
"Hiç kimse!"
"Nasıl yani bir adın yok mu?"
"Yok"
"Annen ve baban seni nasıl çağırıyor?"
"Annem ve babam yok"
"Öldü mü? "
"Öldü!"
"Benimde..."
Aralarında geçen kısa konuşmanın ardından sessizliğe büründüler tekrar. Ortak noktaları buydu; Kimsesizlik.
"Senin adın ne?"
"Beste, eskiden Niran'dım ama şimdi sadece Beste..."
"Niran... Sana Niran diyebilir miyim?"
"Sadece sen?"
"Sadece ben"
"Tamam"
"Tamam"
Son konuşmanın ardından çocuk kalktı ve bir daha arkasına bakmadan gitti. Hiç bir zaman ardına bakmayı sevmemişti. Ama geri döneceğini biliyordu. Kız kendisine benzediği için geri dönecekti. Bildiği tek şey buydu. Dönecekti!
Çocuk ilk defa o gecenin sonunda gülümseyerek uyumuştu. Sabah uyandığında ne halde olacağını bilmiyordu, bildiği tek şey o kızı hiç bırakmayacak olduğuydu. Çünkü ilk defa biri ona benziyordu. Evet daha öncede annesi babası ölmüş insanlarla karşılaşmıştı. Ama onları Niran ve kendisinden ayıran bir nokta vardı, onlar hiç dürüstlüğünü kaybetmemişti. Ki zaten olmayan birşey kaybedilmezdi!
Diğer gün güneş mutlu insanlar için doğduğunda, Karan ve Niran için hala geceydi. Uzun yıllar boyunca sürecekti onlar için gece. Kâh umutlarını yitirecekler, kâh ağlayacaklar, kâh düşüp bir daha kalkamayacaklarını düşüneceklerdi. Birbirlerinden uzak büyüyeceklerdi, hayata karşı kendilerini bileyecekler ve güçleneceklerdi.
Karan'ın, Niran'ın yanına ikinci kez gitmesini sağlayan şey yine sevdiği birini kaybettiğini sanmasıyla olmuştu. Sokakta tanıştığı ve kardeş gibi olduğu iki kişiden birini, bir çatışma sırasında sırtından vurularak kaybettiğini düşünmüştü.
O gün Niran'i gördüğünde karşısına çıkacak gücü kendinde bulamamıştı. Yıllar sonra ilk defa kendini bu derece korkak hissetmişti. Niran, o kadar değişmişti ki, Karan'in gözleri onun bu değişimiyle dolmuş ve hayatında ikinci kez yanaklarından birer damla yaş düşmüştü. Annesini kaybettiğinde hissettiği acı tekrar kalbine düşmüştü. Evet yaklaşık 12 saat önce 'kardeşim' dediği adamı kaybetmişti! Ama bu görüntü, bu görüntü canını kardeşinin ölümünden daha fazla acıtmıştı. Hayatındaki ikinci kadınıda böylece kaybetmişti. Niran'ının yüzü aldığı darbelerden dolayı morluklarla doluydu, gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Ve gözlerindeki hayatı yaşayacağına dair umutları sönmüştü. Niran'ı ölmüştü ve Karan ise günün ikinci ölümüyle acı içinde kıvranıyordu... Niran'a ilk yeminini o zaman vermişti Karan.. Belki Niran'ın haberi olmayacaktı ama, önemli değildi...
"Bekle küçüğüm, karanlığımın tek ışığı... Seni kurtaracağım. Ruhunu toprağın altına soksalarda, o toprağı tırnaklarımla kazıyıp tekrar yaşamanı sağlayacağım. Seni cehennemden kurtaracağım. Cehennemini cennete dönüştüreceğim. Biraz daha dayan aydınlığım, karanlık seni kurtaracak."