Asya, Korhan’ın elinin sıkı tutuşunda, VIP koridorunun loş ışığında donup kalmıştı. Cesedin görüntüsü kırmızı ip, kan, ve o iğrenç vahşet zihninde bir yara gibi yanıyordu. Polis sirenleri, dışarıdan giderek yükseliyor, kulübün camlarını titretiyordu. Vesper’ın kaotik havası, panik ve korkuyla doluydu; ama Korhan, sanki bu kaosun efendisi gibi, soğukkanlılığını koruyor, sadece gözlerinde bir gölge dolaşıyordu. Asya’nın kolunu bıraktı, ama bakışları hâlâ onu zincir gibi bağlıyordu.
“Burada kal,” dedi Korhan, sesinde alaycı bir tını, dudaklarında hafif bir gülümseme. “Ben bir... polis arkadaşlarımla konuşup geleceğim.” Sözleri, iğneleyiciydi; sanki polisler onun dünyasında sadece birer figüran, birer piyondu. Asya’ya son bir kez baktı, gözleri hem bir uyarı hem bir davet gibiydi. Sonra, uzun adımlarla koridordan çıkıp merdivenlere yöneldi, Cenk’i bir işaretle yanına çağırarak. Asya, yalnız kaldı cesedin olduğu odanın kapısı hâlâ aralıktı, kırmızı ipin görüntüsü gözlerinin önünden gitmiyordu.
Koridorun sonunda, polislerin sesleri duyulmaya başladı; sert, emredici tonlar, telsiz cızırtıları. Asya, yutkundu, kalbi göğsünde deli gibi atıyordu. Çantası hâlâ elindeydi, tabancanın ağırlığı bir an için güven verse de, bu vahşetin ortasında hiçbir şey ifade etmiyordu. Korhan’ın “Burada kal” emri, zihninde yankılanıyordu, ama Asya’nın içindeki merak, o kırmızı odaya duyduğu çekimle karışarak onu harekete geçirdi. Cesede bakmamalıydı, ama bakmadan da duramıyordu. Yavaşça kapıya yaklaştı, elleri titreyerek aralığı biraz daha açtı.
Odanın içindeki manzara, hâlâ aynı derecede mide bulandırıcıydı. Adamın donuk gözleri, kırmızı ipin boynuna gömüldüğü yer, ve ağzındaki iğrenç detay her şey, Asya’nın midesini düğümledi. Ama gözleri, o kırmızı ipe takıldı. İpin ucu, yere düşmüştü, halının üzerinde kıvrılıyordu. Sanki bir yılan gibi, canlı, tehditkar. Asya, istemsizce bir adım attı, ama o sırada koridordan gelen bir ses onu durdurdu.
“Kim var orada?!” Sert bir erkek sesi, polisin botlarının zeminde yankılanan adımlarıyla birlikte yaklaşıyordu. Asya, hızla geri çekildi, kapıyı eski haline getirdi. Kalbi ağzında, duvara yaslandı, çantasını göğsüne bastırdı. Polislerden biri, koridorda bir şeyler arıyordu. Işık, Asya’nın durduğu yere vuruyordu. “Hey! Orada biri mi var?” diye bağırdı polis, sesi hem otoriter hem gergin.
Asya, nefesini tuttu, ama tam o anda Korhan’ın sesi koridoru doldurdu. “Memur bey,” dedi, o alaycı tonu hâlâ sesinde, ama şimdi daha kontrollü, daha pürüzsüz. “Sorun yok. Burası benim mekanım. Her şeyi açıklayacağım.” Asya, duvardan hafifçe sıyrılıp köşeden baktı. Korhan, iki polisle konuşuyordu; biri üniformalı, diğeri sivil, muhtemelen bir dedektif. Korhan’ın duruşu, sanki bir kral gibiydi eller cebinde, omuzlar dik, ama gözlerinde bir tilki kurnazlığı. Polislerden biri, not defterine bir şeyler karalarken, diğeri Korhan’a şüpheyle bakıyordu. “Bu ceset, VIP odasında bulundu, Korhan bey. Ve kameralarınız çalışmıyor, öyle mi?” dedi dedektif, sesinde açık bir alay.
Korhan, omuz silkti, gülümsemesi hiç kaybolmadı. “Teknik bir arıza,” dedi, sesi ipeksi ama tehditkâr. “Ama merak etmeyin, her şeyi çözeriz. Bu şehirde... çözülmeyen şey kalmaz.” Dedektif, bir an durdu, Korhan’ın gözlerine baktı, ama sonra başını çevirdi. Asya, o an anladı: Korhan, sadece Vesper’ın sahibi değildi. Bu şehirde, onun gölgesi her yere uzanıyordu polisler bile, onun karşısında temkinliydi. Koridordan biraz uzaklaşarak bir odaya girdi sessizce.
Korhan, Asya’nın saklandığı köşeye bir an için göz attı; bakışları, onun artık orda olmadığını gördü, sanki karanlığın içinden bile görebilmişti. “Arkadaşım,” dedi polislere, sesi hâlâ o alaycı tonda, “biraz mahremiyet lütfen. Mekânımı kontrol etmem gerek.” Polisler, isteksizce geri çekildi, ama dedektif son bir kez, “Bu iş bitmedi, Korhan, cesedi kontrol edeceğiz." dedi, sesinde bir uyarı tınısı. Uzaklaşıp cesedin olduğu odaya girdiler.
Korhan, Asya'nın olduğunu odaya girdi ve kapıda duran kıza yaklaştı, sesini alçalttı. “Sana burada kal dedim,” dedi, gözleri şimdi daha sert, ama içinde hâlâ o tanıdık ateş vardı. “Ama sen... dinlemiyorsun.” Asya, yutkundu, ama geri adım atmadı. “O ip,” dedi, sesi titrek ama kararlı. “Neyi temsil ediyor? Bu... tesadüf değil, değil mi?”
Korhan’ın yüzünde bir gölge geçti. Bir an için, o soğuk maske çatladı; gözlerinde bir şey parladı öfke mi, korku mu, Asya çözemedi. “O ip,” dedi, sesi alçak, neredeyse bir fısıltı, “bir imzanın parçası. Ve bu, benimle oynayan birinin işi. Belli. Bir de benim mekanımda." Asya’ya daha da yaklaştı, nefesi onun yüzüne değdi. “Ama sen, bu oyunda yanlış hamle yaparsan... seni yakarım.”
Polislerin sesleri tekrar yaklaştı; biri, telsizle bir şeyler konuşuyordu. Korhan, Asya’nın kolunu tuttu, ama bu kez nazik değildi sıkı, acıtacak kadar. “Gel,” dedi, “buradan çıkıyoruz." Asya’yı koridordan çekip başka bir arka çıkışa yöneltti. Merdivenlerden inerken, Asya’nın zihni allak bullak oldu. Kırmızı ip, ceset, Korhan’ın soğuk ama yanan gözleri her şey, bir bulmacanın parçaları gibiydi, ama Asya, resmi tamamlayamıyordu.
Arka çıkışta, Cenk arabayı hazır bekletiyordu. Korhan, Asya’yı arka koltuğa itti, kendi de yanına oturdu. “Sür,” dedi Cenk’e, sesi bir bıçak gibi keskin. Araba, Vesper’ın kaosundan uzaklaşırken, Asya, Korhan’a döndü. “Bana gerçeği söyle,” dedi, sesi titriyordu ama kararlıydı. “Bu adam kimdi? Ve neden... o ip?”
Korhan, bir an sessiz kaldı, gözleri camdan dışarı, İstanbul’un neon ışıklarına dalmıştı. Sonra, yavaşça Asya’ya döndü. “O adam,” dedi, sesi soğuk ama içinde bir ağırlık, “benim mekanıma sürekli gelirdi, görürdüm ama tanışıklığım yoktu. Ve o ip... bir uyarı. Biri, benimle oynuyor. Benim yerimde...” Gözleri, Asya’nınkine kilitlendi, “sen, bu oyunda kimin tarafındasın?”
Araba, geceye karışırken, Asya’nın kalbi bir kez daha sıkıştı. Kırmızı ip, Korhan’ın dünyası, ve o cesedin vahşeti hepsi, Asya’yı bir uçurumun kenarına itiyordu. Ve Korhan’ın sorusu, zihninde yankılanıyordu: Kimin tarafındaydı? Ve bu oyunda, hayatta kalmak için ne kadar derine inmesi gerekecekti?
Araba, İstanbul’un neon ışıklarının arasında kayarken, Asya’nın zihni hâlâ Vesper’daki cesedin görüntüsüyle doluydu kırmızı ip, kan, ve o vahşet. Korhan’ın son sorusu "Sen, bu oyunda kimin tarafındasın?”havada asılı kalmıştı, ama Asya’nın dili tutulmuş gibiydi. Sorular, boğazında düğümleniyor, her biri bir başka tuzağa açılan kapı gibi hissediliyordu. Korhan’ın varlığı, arabanın dar koltuğunda bile onu sıkıştırıyordu; soğuk, hesaplı, ama bir o kadar da yakıcı. Asya, camdan dışarı bakarak nefes almaya çalıştı, ama şehrin ışıkları bile ona kırmızı ipin gölgesini hatırlatıyordu.
“Gitmem gerek,” dedi birden, sesi kararlı ama çatlamış. “Yazıyı... editöre vermem gerek.” Sözleri, hem bir bahane hem bir kaçış denemesiydi. Korhan’a bakmamaya özen gösterdi, ama onun varlığını teninde hissediyordu o viski ve deri kokusu, o delici bakışlar. Çantasını göğsüne bastırdı, tabancanın ağırlığı bir an için ona cesaret verdi, ama bu cesaret, Korhan’ın gölgesinde eriyordu.
Korhan, bir an sessiz kaldı. Sonra, alçak bir kahkaha attı soğuk, ama içinde bir alay saklı. “Yazı mı?” dedi, sesi ipeksi ama keskin. “Bir de o vardı..." Başını hafifçe çevirdi, Asya’ya baktı; gözleri, karanlıkta parlayan iki bıçak gibiydi. “Peki,” dedi, sesi bir emre dönüştü. “Cenk, bırakacaksın. Geri alırsın.”
Cenk, ön koltuktan başını hafifçe eğdi, onayladığını belirtircesine. “Tamam, patron,” dedi, sesi monoton ama itaatkâr. Araba, bir sonraki kavşakta yavaşladı, şehrin daha sakin bir sokağına saparken, Korhan, Asya’ya bir kez daha baktı. “Ama şunu unutma,” dedi, sesi şimdi daha alçak, daha tehditkâr. “Kendini unutturmak istemiyordun değil mi? İşler ters oldu, sen beni... artık unutamazsın.” Sözleri, Asya’nın içine bir ok gibi saplandı hem bir uyarı, hem bir bağ.
Araba, bir ofis binasının önünde durdu; Asya’nın editörünün çalıştığı iş yeri binası, gece sessizliğinde loş bir ışıkla parlıyordu. Cenk, kapıyı açtı, Asya’ya dışarı çıkması için bir işaret yaptı. Asya, tereddütle arabadan indi, ama Korhan’ın gözleri hâlâ üzerindeydi. “Cenk seni alacak,” dedi Korhan, sesinde bir son söz tonu. “Asya... dikkatli ol. Bu şehir, tehlikeli bir yer.” Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi, ama bu gülümseme, sıcaklıktan çok bir satranç hamlesini andırıyordu. "Bizimkiler seni izler."
Asya, binanın girişine doğru yürürken, Cenk’in arabanın yanında beklediğini hissetti. Korhan’ın sözleri, zihninde yankılanıyordu: “Bu geceyi unutamazsın.” Cesedin görüntüsü, kırmızı ip, ve Korhan’ın soğuk ama yanan gözleri hepsi, Asya’nın ruhuna kazınmıştı. Binanın kapısını iterken, kalbi hâlâ hızla atıyordu. Yazıyı teslim etmek, sadece bir bahaneydi; asıl mesele, Korhan’ın dünyasından bir an için bile olsa kaçmaktı. Ama o kırmızı ip, sanki hâlâ boynunda gibiydi görünmez, ama sıkı.
Cenk, arabada beklerken, Asya binanın asansörüne bindi. Zihni, bir fırtınanın içindeydi. Korhan’ın “Bu oyunda kimin tarafındasın?” sorusu, hâlâ cevaplanmamıştı. Ve Asya, o asansörün soğuk metal duvarları arasında, bir şeyin farkına vardı: Kaçsa bile, Korhan’ın gölgesi onu takip edecekti. Bu oyun, henüz yeni başlamıştı. Ve o, artık bir oyuncuydu ister piyon, ister kraliçe.
Asya, binanın girişine yaklaşırken adımları yavaşladı. Neon ışıkların gölgesinde, Vesper’daki cesedin görüntüsü kırmızı ip, kan, ve o vahşet zihninde dönüp duruyordu. Korhan’ın son sözleri, “Beni unutamazsın,” kulaklarında yankılanıyordu, ama Asya’nın içinde başka bir ses yükseliyordu kendi sesi, bastırılmış, kararlı. Etrafına bakındı; Cenk, arabada, gözlerini ona dikmiş bekliyordu. Sokak sessizdi, sadece uzaklardan gelen polis sirenlerinin yankıları duyuluyordu. Asya, derin bir nefes aldı, çantasını sıktı ve kendi kendine mırıldandı, sesi alçak ama keskin: “Biliyor musun, Korhan? Ben kendi tarafımdayım.”
Elbisesinin cebinden telefonunu çıkardı, hızlıca bir numara tuşladı. Binanın kapısına varmadan önce, gölgelerin arasında durdu, sanki bu hareketi kimsenin görmesini istemiyordu. Telefon çaldı, bir kez, iki kez. Karşıdan gelen erkek sesi, kalın ve sabırsız, hattı doldurdu. “Evet?”
“Halettin mi?” diye sordu Asya, sesi soğuk, kontrollü. “Ben oyaladım biraz.”
“Evet, her şey istediğin gibi,” dedi karşıdaki ses, bir an tereddütle. “Paramın geri kalanını ne zaman vereceksin?”
Asya, dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi Korhan’ın alaycı gülümsemesine benzeyen, ama daha gizli, daha tehlikeli. “Birazdan,” dedi, sesi bir fısıltı gibi. Telefonu kapattı, ekranın kararmasını izledi, sonra telefonu cebine geri koydu. Gözleri, binanın cam kapısına yansıyan kendi siluetine takıldı. O an, aynadaki yansımasında bir şey gördü korku değil, kararlılık. Kırmızı ip, ceset, Korhan’ın oyunu... Asya, artık sadece bir seyirci olmadığını biliyordu. O, bu oyunda kendi hamlelerini yapıyordu.
Cenk’in arabasına bir an için göz attı; adam, hâlâ onu izliyordu, ama Asya’nın yüzünde bir gölge geçti. Binanın kapısını itti, içeri adım attı. Asansöre doğru yürürken, zihninde tek bir düşünce vardı: Korhan, onun dünyasında kral olduğunu sanıyordu, ama Asya, kendi tahtını kurmaya başlamıştı. Kırmızı ip, belki bir uyarıydı ama kimin için? Korhan mı, yoksa Asya’nın avı mı?
Asansör kapıları kapanırken, Asya’nın dudaklarında bir gülümseme belirdi. Oyun, artık onun da kontrolündeydi. Ama bu hamle, onu nereye götürecekti? Ve Korhan, Asya’nın kendi tarafında olduğunu öğrendiğinde, o soğuk maskesi nasıl çatlayacaktı?
Asya, gazete binasının asansöründe, soğuk metal duvarlara yansıyan siluetine bakarken kalbinin atışları hâlâ hızlanmıştı. Telefon konuşması, kırmızı ip, ve Korhan’ın o alaycı, sahiplenici bakışı zihninde dönüp duruyordu. Ama şimdi, başka bir hamle yapma zamanıydı. Asansörün kapıları açıldığında, kararlı adımlarla editörün ofisine doğru yürüdü. Gazete binası gece sessizdi; sadece birkaç gece nöbetçisinin klavye tıkırtıları ve uzak bir fotokopi makinesinin uğultusu duyuluyordu. Asya’nın topukları, koridorun mermer zemininde yankılanırken, çantasındaki yazının ağırlığını hissediyordu Korhan’ın yalanlarını yazdığı o yazı.
Editörün ofisi, binanın en üst katında, cam bir bölmeydi. Kapıyı çaldığında, içeriden yorgun bir ses geldi: “Gir.” Asya, kapıyı itip içeri adım attı. Editör, Erol Bey, masasının ardında, gözlükleri burnunun ucunda, bir yığın kâğıdın arasında oturuyordu. Kırlaşmış saçları dağınıktı, gömleğinin kolları sıvalı, masasında boş bir kahve fincanı duruyordu. Asya’yı görünce kaşlarını kaldırdı. “Asya? Ne bu acele?" Diye alaycı bir şekilde konuştu.
Asya, çantasından dikkatlice katlanmış yazıyı çıkardı ve masanın üzerine koydu. “Bunu okumanız lazım,” dedi, sesi sakin ama içinde bir ateş yanıyordu. “Şimdi.” Erol, bir an tereddüt etti, sonra kâğıtları aldı. Gözlüklerini düzeltti, koltuğuna yaslandı ve okumaya başladı. Asya, karşısında ayakta dururken, onun yüzündeki ifadeyi izledi önce merak, sonra şaşkınlık, ve sonunda bir gölge.
Yazı, Korhan’ın karanlık dünyasını deşiyordu. Hazine, miras koruması, liman meselesi hepsi, Korhan’ın yalanlarının ve kirli işlerinin bir parçasıydı. Yazıda, Korhan’ın İstanbul’un en büyük limanlarından birinde, “kültürel miras koruması” kisvesi altında, tarihi eser kaçakçılığı yaptığına dair iddialar vardı. Hazine avcılığı, sahte belgeler, ve limandaki gizli depolar Asya, haftalarca bu bilgileri toplamış, gölgelerde dolaşmış, kaynaklarla konuşmuştu. Ama en önemlisi, Korhan’ın bu işleri, şehrin en güçlü isimleriyle bağlantılı olarak yürüttüğüydü. Yazı, bir bomba gibiydi patlarsa, sadece Korhan’ı değil, onun gölgesindeki herkesi yakabilirdi.
Erol, kâğıtları masaya koydu, gözlüklerini çıkardı ve Asya’ya baktı. “Bunu... nereden buldun?” diye sordu, sesi alçak, neredeyse temkinli. “Ve emin misin? Bu adam, Korhan... o, sıradan biri değil. Onun tarafından hedef olmayalım?"
Asya, derin bir nefes aldı. Vesper’daki ceset, kırmızı ip, ve Korhan’ın o soğuk ama yanan gözleri zihninde canlandı. “Eminim,” dedi, sesi kararlı. “Bunları yazdım, çünkü biri konuşmalı. Ve o kişi benim.” Erol’ün yüzünde bir gölge geçti; hem hayranlık hem korku vardı. “Asya,” dedi, “bu yazı, seni ya bir kahraman yapar ya da...” Cümlesini tamamlamadı, ama Asya, neyi kastettiğini biliyordu.
“Ofiste kal,” dedi Erol, kâğıtları eline alarak. “Bunu bir kez daha okuyacağım. Ve... yönetimle konuşmamız gerekecek. Bu, büyük bir risk.” Asya başını salladı, ama içi huzursuzdu. Editörün ofisinden çıkarken, koridorda bir an durdu. Camdan dışarı, İstanbul’un ışıklarına baktı. Şehir, bir canavar gibiydi güzel, tehlikeli, ve Korhan’ın gölgesi altında. O kırmızı ip, zihninde hâlâ dolanıyordu. Ceset, bir mesajdı ama kime? Korhan’a mı, yoksa Asya’ya mı?
Kapıda, Cenk hâlâ arabada bekliyordu. Asya, binadan çıkarken, telefon konuşması aklına geldi. Asya’nın kendi oyunu, Korhan’ınkine paralel ilerliyordu. Ama bu oyunda, kimin kimi avladığı belli değildi. Çantasına uzandı, tabancanın soğuk metalini hissetti. Kendi tarafındaydı ama bu taraf, onu kurtaracak mı, yoksa batıracak mı?
Cenk, arabanın kapısını açtı. “Patron seni bekliyor,” dedi, sesi her zamanki gibi monoton. Asya, arabaya binerken, dudaklarında bir gülümseme belirdi. Korhan, onu bir piyon sanıyordu. Ama Asya, bu oyunda kraliçe olmaya kararlıydı. Yazı, sadece bir başlangıçtı. Ve o kırmızı ip, belki de onun zaferinin sembolü olacaktı ya da sonu.
Asya, Cenk’in arabasına bindiğinde, İstanbul’un neon ışıkları camdan yansıyarak yüzünü aydınlatıyordu. Kalbi, hâlâ gazete binasında bıraktığı yazının ağırlığıyla sıkışıyordu Korhan’ın yalanlarını, hazine kaçakçılığını, liman meselesini ifşa eden o yazı. Cenk, motoru çalıştırdı, ama tek kelime etmedi. Asya, camdan dışarı bakarken, Korhan’ın “Beni unutamazsın” sözleri zihninde dönüyordu. Vesper’daki ceset, kırmızı ip, ve o telefon konuşması her şey, bir satranç tahtasında oynanan tehlikeli bir oyun gibiydi. Ve Asya, kendi hamlesini yapmıştı. Ama bu hamle, onu nereye götürecekti?
Araba, şehrin kalabalığından uzaklaşarak, Boğaz’ın sakin bir yamacına tırmandı. Asya, manzarayı tanıyordu o ev, Korhan’ın daha önce bir kez getirdiği, şehirden izole, lüks ama soğuk bir yer. Karanlık denizin üzerinde, ağaçların arasında gizlenmiş, modern ama tekinsiz bir malikâne. Cenk, arabayı evin girişinde durdurdu, kapıyı açtı ve Asya’ya dönmeden, “Dışarda olacağım,” dedi, sesi her zamanki gibi ifadesiz. Asya, başını hafifçe salladı, çantasını aldı ve arabadan indi. Cenk, arabaya geri döndü, farlar karanlıkta kaybolurken, Asya evin ağır demir kapısına doğru yürüdü.
Kapı, sessizce açıldı; Korhan’ın ayarladığı her şey, kusursuzca işliyordu. Evin içi, loş ışıklarla aydınlanmıştı siyah mermer zemin, cam duvarlar, ve minimal ama pahalı mobilyalar. Asya, içeri girerken bir an durdu. Ev, sessizdi, ama sanki Korhan’ın varlığı her köşede hissediliyordu. O kırmızı odanın sıcak, boğucu havası burada yoktu, ama bu ev, başka bir tuzaktı daha soğuk, daha hesaplı.
Asya, durgundu. Zihni, Vesper’daki vahşet, yazının ağırlığı ve o telefon konuşmasıyla doluydu. Üst kattaki yatak odasına çıktı, çantasını bir köşeye bıraktı. Üzerindeki elbiseyi çıkarıp yere attı; kumaş, sessizce yere yığıldı. Banyoya geçti, duşu açtı. Sıcak su, tenine değdiğinde, bir an için rahatladı, ama zihni hâlâ bulanık. Saçları ıslak, omuzlarına damlarken, duştan çıktı, havluya sarındı ve aynaya baktı. Yansımasında, gözleri yorgun ama kararlıydı. Kendi tarafındaydı ama bu taraf, ne kadar güvenliydi?
Yatak odasına döndü, bir tişört ve bol bir eşofman giydi. Saçları hâlâ ıslak, damlalar boynuna süzülüyordu. Komodinin üzerinde duran bir paket sigaraya uzandı, bir tane yaktı. Duman, ciğerlerine dolarken, pencereye yürüdü. Camdan dışarı, denizin karanlığına baktı. Elinde sigara, diğer elinde bir kadeh viski Korhan’ın evinde her zaman en iyisi bulunurdu. Bir yudum aldı, alkolün yakıcı tadı boğazını ısıttı, ama içindeki huzursuzluğu dindiremedi.
Telefonunu eline aldı, ekranı açtı. Parmakları, titreyerek bir fotoğrafa gitti. Ekranda, bir kızın gülümseyen yüzü belirdi genç, masum, gözleri hayat dolu. Asya’nın gözleri doldu, bir damla gözyaşı yanağına süzüldü. Kızın resmine bakarken, sesi titrek, neredeyse bir fısıltı gibi çıktı: “Her şey senin için.” Sigaradan bir nefes daha çekti, duman havada süzülürken devam etti, “Keşke bunlara hiç gerek kalmasaydı.”
Gözleri, fotoğraftaki kıza kilitlenmişti. O kız, Asya’nın geçmişinden bir parça, belki bir kardeş, belki bir dost ama her neyse, Asya’nın bu oyuna girmesinin, Korhan’ın dünyasında bu kadar derine inmesinin sebebiydi. Kırmızı ip, ceset, yazı, hepsi bu kız içindi. Asya, viski kadehini sıkıca tuttu, gözyaşları şimdi serbestçe akıyordu. Ama gözyaşlarının ardında, bir ateş yanıyordu kararlılık, öfke, ve intikam.
Dışarıda, Cenk’in arabası hâlâ bekliyordu. Korhan, bu evde değildi, ama gölgesi her yerdeydi. Asya, sigarasını küllüğe bastırdı, viskiyi bir dikişte bitirdi. Telefonu masaya bıraktı, ama kızın resmi hâlâ ekranında parlıyordu. “Söz veriyorum,” diye mırıldandı, sesi kırık ama güçlü. “Bunu bitireceğim. Senin için.”
O an, evin sessizliğini bir telefon zili bozdu. Asya, irkildi. Ekrana baktı bilinmeyen bir numara. Yutkundu, kalbi hızlandı. Bu, Korhan mıydı, yoksa başka biri mi? Oyunun bir sonraki hamlesi mi geliyordu? Telefonu eline aldı, ama parmağı tuşun üzerinde dondu. Cevap verse mi, yoksa bu gece, sadece bir an için, kendi tarafında mı kalsa?
Asya, telefonun ısrarcı zil sesine rağmen parmağını tuşun üzerinde tuttu, ama cevap vermedi. Gözleri, hâlâ kızın resmine takılıydı; o gülümseyen yüz, gözyaşlarının ardında bulanıklaşıyordu. Viski kadehini masaya bıraktı, boş kadeh camda hafif bir tıkırtı çıkardı. Zihni, kırmızı ip, Vesper’daki ceset, Korhan’ın soğuk bakışları ve yazının ağırlığı arasında bir fırtınaya kapılmıştı. Telefon hâlâ çalıyordu, ama Asya’nın göz kapakları ağırlaşmaya başladı. Sigaranın son dumanı havada süzülürken, koltuğa yığıldı, telefonu elinde, ekran hâlâ kızın resmiyle aydınlık. Zil sesi, yavaşça bir uğultuya dönüştü, ve Asya, yorgunluğun ve viskinin ağırlığına yenik düşerek uyuyakaldı.
Telefon, elinden kayıp kucağına düştü, ekran hâlâ açık, kızın gülümseyen yüzü loş odada bir ışık gibi parlıyordu. Asya’nın başı, koltuğun kolçağına yaslandı; ıslak saçları yanağına yapışmış, nefesi yavaş ve düzensizdi. Evin sessizliği, sadece denizin uzak uğultusu ve ara sıra dışarıdan gelen rüzgârın sesiyle doluydu. Cenk, hâlâ dışarıda, arabasında bekliyordu; farların gölgesi, pencereden içeri süzülüyor, Asya’nın uyuyan siluetine hafifçe dokunuyordu.
Rüyasında, kırmızı bir ip gördü boynuna dolanıyor, sıkıyor, ama aynı zamanda onu bir yere çekiyordu. Korhan’ın gözleri, karanlığın içinden ona bakıyordu; soğuk, ama içinde bir ateş. Kızın gülümseyen yüzü, ipin ucunda beliriyor, sonra kayboluyordu. Asya, rüyasında bağırmak istedi, ama sesi çıkmıyordu. Her şey, kırmızı bir sisle kaplıydı tehlike, arzu, ve intikam.
Telefonun ekranı, pil azaldıkça yavaşça karardı, ama kızın resmi hâlâ görünüyordu, bir an için. Ev, sessiz ve soğuk, Asya’yı bekliyordu. Dışarıda, Cenk’in sigarasının ucu karanlıkta kırmızı bir nokta gibi yanıyordu. Ve bir yerlerde, Korhan’ın gölgesi, bu oyunun bir sonraki hamlesini planlıyordu. Asya, uyuyakalmıştı, ama bu dinginlik, sadece fırtınadan önceki sessizlikti.