6. Bölüm: “ Vicdanın Dikenli Yolları”
Tahir Akyürek
Zaman, bazen bir şifa değil, bir cellat gibi akıyor insanın üzerinden.
Yıllar geçti; saçlarıma düşen aklar, alnımdaki derin çizgiler hep o talihsiz gecenin hatırası. Rıza Bey sözünü tutmuştu; en azından dışarıdan bakana öyle görünürdü.
Ama benim içimde, sönmek bilmeyen bir yangın vardı. Reyhan… O masum kız, sığındığı o görkemli konağın soğuk duvarları arasında bir gölge gibi kaybolup gitmişti. Ne bir ses, ne bir nefes… Derken o kara haber: Doğumda ölmüş, bebeğiyle birlikte toprağa verilmiş.
O günden beri aynadaki aksime bakmaya takatim yok. Dostumun, o cezaevindeki dert ortağımın yüzüne nasıl bakardım? Ona "Reyhan bana emanet" demiştim. Emanetim, kara toprağın bağrına düşmüştü. Bu utanç, bir pranga gibi ayağıma dolandı; cezaevinin kapısına gidemedim, mektuplarına cevap veremedim. Kaçtım. Kendi vicdanımdan kaçar gibi dostumdan kaçtım.
Ama hayat, en büyük oyunlarını en acılı zamanlarda oynarmış. O günahların gölgesinde bir aslan büyüdü; oğlum, gözümün nuru Hakan. Rıza Bey, bize kol kanat gerdi. Hakan’ı kendi evladı gibi okuttu, en iyi okullara gönderdi. Hakan zekasıyla, çalışkanlığıyla sıyrıldı; bugün Ulubey Şirketler Grubu’nun baş hukuk müşaviri, Rıza Bey’in sağ kolu oldu. Rıza Bey sözünü tutmuştu; oğlumu en tepeye taşımıştı.
Ancak Hakan’ın o zirvede kalmasının bedeli, kalbine gömdüğü bir sırdı. Oğlum, kendinden beş yaş küçük olan Hanzade’ye, o ulaşılamaz "Hanımağa"ya çocukluğundan beri sevdalıydı. Birlikte büyümüşlerdi ama aralarında hep o görünmez, kalın duvarlar vardı. Hakan, Hanzade’nin her adımını, her gülüşünü sessizce izler; ona duyduğu hayranlığı bir avukat titizliğiyle profesyonel maskesinin arkasına gizlerdi. Rıza Bey’e duyduğu minnet, bu aşkın önündeki en büyük engeldi. O, Ulubeylerin sadık koruyucusu olmak zorundaydı, sevdalısı değil.
Bugün, şirketin devasa cam binasından içeri girerken içimdeki o eski huzursuzluk şahlandı. Rıza Bey’in yurtdışındaki tedavisini yarıda kesip dönmesi, üstelik ilk beni çağırması hayra alamet değildi. Asansörden inip odaya yöneldiğimde, sekreter beni direk Rıza Bey'in odasına aldı.Hakan jilet gibi takımıyla odaya girdiğinde gurur dolu bakışlarım onun üzerinde gezindi. Beni görünce kaşları çatıldı, adımları hızlandı.
“Hayırdır baba? Senin burada, bu saatte ne işin var?” diye sordu, sesinde gizleyemediği bir endişeyle.
“Rıza Bey çağırdı aslanım,” dedim, omuzlarımı dik tutmaya çalışarak. “Dönmüş ya, eski dostluğu yad etmek istedi zahir.”
Hakan duraksadı. Gözlerinde, Hanzade’nin o meşhur sert bakışlarına benzeyen bir kararlılık vardı. “Bir şeyler oluyor baba,” dedi alçak sesle. “Rıza Bey döndüğünden beri odasından fırtına eksilmiyor. Hanzade Hanım’la da gerginler.”
Hanzade’nin ismini anarken sesindeki o belli belirsiz titremeyi sadece ben fark edebilirdim. Bir babanın kalbi, oğlunun yarasını nerede olsa tanırdı.
“Hele bir oturalım,” dedim, yandaki deri koltuğa çökerken. “Bize bir çay söyle oğlum, içim kurudu.”
Hakan yanıma oturdu, bakışlarını Rıza Ulubey yazan yazıya dikti. İkimiz de o adamın sadece bir "iyiliksever" olmadığını biliyorduk. Rıza Ulubey, verdiği her şeyin bedelini bir gün mutlaka tahsil ederdi. Ve korkarım ki bugün, o tahsilat günüydü.
Çaylarımız geldi ama dumanı tütse de içimdeki soğukluk geçmedi. Rıza Bey beni neden çağırmıştı? Yoksa… Yoksa o cezaevindeki "hayalet" geri mi dönmüştü? Hakan’ın Hanzade’ye olan imkânsız aşkı, bu yeni savaşın neresinde kalacaktı?
Sessizce bekledik. Kapının açılmasını ve geçmişin tüm günahlarının üzerimize boşalmasını bekledik.
Hakan Akyürek
Odamın sessizliğinde, önümdeki Rıza Bey’e ait dava dosyalarının satırları arasında kaybolmuştum. Zirvede olmanın bedeliydi bu; meyve veren ağaç taşlanır, en yüksekteki adam her zaman hedef tahtasına konurdu. Rıza Bey’den öğrendiğim en kıymetli ders, her zaman bir adım geride durmanın, görünmez bir kalkan kuşanmanın hayat kurtardığıydı. Kimsenin hakkına girmeyen bir devin, hukuki zırhını dikmek benim görevimdi.
Masadaki telefonuma uzandım. Ekran kilidini açtığımda, fark ettirmeden çektiğim o fotoğraf belirdi: Hanzade.
O duruş, o tavizsiz bakışlar, o çocukluğumdan beri ruhumu esir alan dikbaşlılık... Babam hep, "Aman oğlum, Hanzade’ye mukayyet ol, ona ağabeylik yap," derdi. Ama ben ona hiçbir zaman ağabeylik yapamadım. Kalbimdeki fırtına, kardeşlik limanına sığınmama hiç izin vermedi. Onun okul yıllarındaki o hırçın kavgalarını, kimseyi yanına yaklaştırmayan o asil yalnızlığını uzaktan, bir gölge gibi izledim. Rıza Bey’in kızı olmak, etrafına aşılması imkânsız duvarlar örmesine sebep olmuştu. Kimseyi almamıştı hayatına; ta ki o güne kadar.
Kulağıma gelen o fısıltılar, içimdeki kıskançlık korunu harlıyordu. Şehre gelen bir yabancıyı atının arkasına atıp benzinliğe kadar götürmüş... Masum bir yardım gibi görünse de, içimdeki o avukat sezgisi bu tanışıklığın başımıza çok büyük belalar açacağını fısıldıyordu.
Düşüncelerimden, babamın şirkete geldiği haberiyle sıyrıldım. Yanıma gelmesini bekledim ama sekreterim, "Rıza Bey’in odasında beklemeye alındı," deyince içime bir kurt düştü. Hemen o tarafa yöneldim.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde babamı koltukta, her zamanki telaşlı ve tedirgin haliyle buldum. Rıza Bey’in adını duyduğu an sergilediği o sarsılmaz, bazen anlam veremediğim körü körüne sadakati yine üzerindeydi. Karşılıklı oturduk, çaylarımızı yudumlarken odayı kaplayan ağır sessizliği dinledik.
Ve sonunda o an geldi...
Kapı, Rıza Bey’in o kendine has, yeri göğü inleten heybetiyle açıldı. İçeri girdiğinde odadaki hava sanki bir anda çekildi, oksijen bitti. Rıza Bey’in yüzündeki o sert ifade ve dudaklarından dökülecek olan ilk kelimeyi beklerken içimin daraldığını hissettim. Bu sefer bizden ne isteyecekti? Hangi fırtınanın önüne bizi siper edecekti?
Rıza Bey masasına doğru ilerlerken, bakışları bir an üzerimde durdu. O an anladım ki; bu seferki mesele sadece hukukla ya da ticaretle ilgili değildi. Bu seferki mesele, hepimizin geçmişini ve geleceğini yakacak kadar kişiseldi.
Rıza Bey’in sesi odanın duvarlarında soğuk bir yankı bıraktı: “Artık... Bunun karşılığını alma vakti.”
Babamın oturduğu koltukta hafifçe kasıldığını, nefesini tuttuğunu hissettim. Ben ise koltuğun kenarını sıkan ellerimi belli etmemeye çalışarak dik durdum. Rıza Bey, önündeki kristal kağıt ağırlığıyla oynamaya başladı; sanki bizim hayatlarımızı o kristalin altında eziyormuş gibi bir hali vardı.
“Hastalığım malum,” dedi, sesi aniden bir ton alçalarak ama otoritesinden hiçbir şey kaybetmeyerek. “Yurtdışındaki doktorlar mucize vaat etmiyor. Bu koca imparatorluğu, bu toprakları ve en önemlisi... Hanzade’yi sahipsiz bırakmaya niyetim yok.”
Gözlerini direkt benim gözlerime dikti. Bakışları bir pençe gibi ruhuma saplandı.
“Hakan... Sen benim sağ kolumsun. Sadakatini, zekanı, bu aileye olan bağlılığını yıllardır izliyorum. Hanzade’nin hırçınlığını, o dizginlenemez ruhunu ancak senin gibi bu evin içinden yetişmiş, güvenilir bir adam dindirebilir.”
Boğazımın kuruduğunu hissettim. Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Rıza Bey, asıl bombayı sona saklamıştı.
“Hanzade’nin seninle evlenmesini istiyorum,” dedi buz gibi bir netlikle. “Ben bu dünyadan göçüp gitmeden önce, kızımın ve soyadımın emin ellerde olduğunu görmeliyim. Senin gibi bir 'oğul' varken, dışarıdan gelecek kurtlara bu kapıyı açamam.”
O an oda başıma yıkıldı sandım. Çocukluğumdan beri uykularımı kaçıran, imkânsız gördüğüm o hayal; şimdi bir emir kipiyle önüme serilmişti. Hanzade ile evlenmek... Onun her sabah yüzüne bakmak, ona dokunabilmek... Bu, cennetin kapılarının açılması gibiydi. Ama bir sorun vardı: Hanzade bu evliliği asla bir "pazarlık" olarak kabul etmezdi. Bu bir evlilik değil, onun kanatlarını kırmaktı.
Babamın şaşkınlıkla karışık, minnet dolu bir sesle “Rıza Bey, bu büyük bir onur...” dediğini duydum. Babam için bu, sadakatimizin en büyük ödülüydü. Ama benim için? Benim için bu, sevdiğim kadını hapsedeceğim bir zindanın anahtarını teslim almaktı.
Rıza Bey bana doğru biraz daha eğildi. “Ne dersin Hakan? Bu ağır yükü omuzlamaya, Hanzade’nin ve Ulubeylerin koruyucusu olmaya hazır mısın?”
İçimdeki o karanlık ses, “Evet!” diye haykırıyordu. Onu kaybetme korkusu, o İstanbullu yabancının (Yılmaz) yarattığı tehdit... Hepsi bu teklifle yok olabilirdi. Ama Hanzade’nin o özgür bakış aklıma geldi. Onu bu şekilde elde etmek, aşkımdan vazgeçip mülkiyetine sahip olmaktı.
Yine de dudaklarımdan dökülen kelimeler, kalbimdeki çatışmayı ele vermeyecek kadar profesyoneldi:
“Siz nasıl uygun görürseniz Rıza Bey... Benim için Hanzade Hanım’ın ve sizin iradeniz her şeyin üstündedir.”
Rıza Bey memnuniyetle arkasına yaslandı. Babam rahat bir nefes aldı. Ancak ben, o an anladım ki; bu karar sadece bizim değil, bu topraklardaki herkesin kaderini değiştirecek bir yangının ilk kıvılcımıydı. Hanzade bu kararı öğrendiğinde çıkacak fırtınada ilk yanacak olan bendim.