Sabah, Altuğ ve teyzemin gülüşme sesleriyle uyandım. Oturduğum yerde gerinmek için ellerimi kaldırdığımda, beyaz gülü gördüm. Burnuma doğru yaklaştırıp ferahlatıcı kokusunu içime çektim.
Uzun zaman sonra ilk defa rahat bir uyku çekmiştim. Olduğum yerden kalkarak teyzemin odasına girdim.
Altuğ, ‘’Bizim kaçakta geldi işte.’’ diyerek bana göz kırptı.
Teyzem gülümseyerek Altuğ'a, ‘’İyi ki varsınız, oğlum.’’ dedi. Çocukluk arkadaşlarımı severdi. O öldükten sonra yalnız kalacağım için tedirgindi, bizim çocuklar yanımda oldukları için az da olsa endişesi hafifliyordu.
‘’Altuğ, ne zaman geldin?’’ diye sorduğumda, ‘’Baya oldu. Baktım mışıl mışıl uyuyorsun, uyandırmak istemedim.’’ dedi.
Elimdeki güle bakarak, ‘’Teşekkür ederim.’’ diyerek tebessüm ettim.
Altuğ sayesinde huzurlu bir uyku çekmişim gibi gözüküyordu. Aramızda en ince ruhlu olan kişi, kaba iri yarı görünüşün aksine oydu. Fazlasıyla duygusal bir karakteri vardı. O nedenle gül getirmesini garipsemedim.
Altuğ’un nasıl koruma olduğunu, silah kullanabildiğini ya da dövüş konusunda bu kadar iyi olduğunu anlayamıyordum. Sanırım kaslı vücut yapısından gelen gücü iyi kullanıyordu.
Eskiden yetimhanedeyken yaşıtlarından dayak yerdi ve Emin onu savunarak, kendinden büyük çocukları döverdi. Bende uzaktan onları izleyerek endişelenirdim.
Altuğ olduğu yerde ayaklanarak, ‘’Hadi teyzenle vedalaş, bugün seni okula ben götüreceğim.’’ dedi. Dün Batu öyle çıkıp gidince, belli ki sabah buraya gelmesi için Altuğ’u göndermişti.
‘’Metro ile gidebilirdim.’’ dediğim gibi kaşlarını çattı. Gerçekten dik bakışlarıyla korkunç gözüküyordu.
‘’Peki.’’ diyerek, teyzeme yaklaştım ve yanaklarına minik öpücükler kondurdum.
Teyzem ‘’İyi dersler keça min.’’ dedi. ‘’Ben yine gelirim. Bir şeye ihtiyacın olursa ara, olur mu?’’ diye sordum. Teyzem kafa sallayarak beni onayladı.
Hastaneden çıkarak arabaya doğru ilerledik. Artık uzaktan bile KAN plakalı araçları tanıyordum. Altuğ birkaç adım önüme geçerek, arabanın kapısını benim için açtı.
‘’Buyurun Mehtap hanım.’’ dediğinde, gülümseyerek koltuğa oturdum.
Altuğ, yanında iyi hissettiğim nadir insanlardan biriydi. Bana bir şey olursa; Altuğ, Batu ve Emin’in beni koruyacağını biliyordum. Onların yanında mutluydum ve erkek oldukları halde onlarla iyi anlaşıyor, fazlasıyla güveniyordum.
Altuğ’da kapımı kapatarak, sürücü koltuğuna geçip oturdu. ‘’Çok naziksiniz Altuğ bey, teşekkür ederim.’’ dedim. Bana dönüp, ‘’Her zamanki halim.'' dedi.
Sonra hayıflanarak, ''Ah Ah! İçimde ne cevherler var da, ortaya çıkaramıyorum işte.’’ diyerek güldü.
Onunla sohbet ederken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Okulun dış kapısına yaklaştığımızda, ‘’Bugün 2 dersin vardı değil mi?’’ diye sordu. ‘’Evet Altuğ, hoca blok yapacak muhtemelen.’’ dedim.
‘’Ben her zaman beklediğim kafedeyim o zaman. Dersin bitince arayıp haber verirsin.’’ dediğinde, kafamla onu onayladım.
‘’Sizi de sürekli yoruyorum, meşgul ediyorum. İçim hiç rahat etmiyor böyle.’’ dedim. Altuğ bana ‘saçmalama’ der gibi ters bir bakış attı.
‘’Mehtap, sen bizim için değerlisin. Aileyiz biz, böyle şeylerin lafı mı olur?’’ dedi. Aile… Gerçekten de onlardan başka ailem yoktu. Hep birlikte büyümüştüm. Aynı babadan olmasakta kardeşlerim gibilerdi.
Kan bağım olan insanların beni yok saymasının yanında, hiçbir kan bağım olmayan bu adamlar benim ailemdi.
Kafamı Altuğ’un omzuna yatırıp, ‘’Teşekkür ederim.’’ diye fısıldadım. ‘’İyi ki varsınız.’’ dediğimde, kahkaha atarak saçımı karıştırdı.
Kaşlarımı çatıp ona baktım. ‘’Bu güzelliğin bir gün başımıza bela açacak.’’ dedi.
‘’Ne alaka şimdi?’’ diye sorduğumda, elimdeki beyaz güle ufak bir bakış attı.
‘’Sen yine de kafanı çok kaldırma, dersini güzelce dinle, sonra yanıma gel. Şu an büyüdüğünü kabul edesim hiç yok.’’ dedi. Ne demek istediğini anlamadığım için, öylece Altuğ'un yüzüne baktım. Beni hala küçük bir kız çocuğu gibi görüyordu.
Sonra vedalaşarak arabadan indim ve okula doğru ilerledim. Dün giydiğim beyaz takımla okula geldiğim için, biraz abartılı gözüküyordum. İnsanların üstümdeki bakışlarını önemsemeyerek, sınıfa doğru ilerledim.
Ben erkeklerden uzak durdukça, sanki üstümde mıknatıs varmışcasına gözler üstüme dönüyordu. Esmer doğulu bir güzelliğim vardı, ama abartılacak derecede güzel olduğumu düşünmüyordum. Gülümseyince gamzelerim ortaya çıkardı, annem gibi…
Sandalyeye oturduğumda telefonum titremeye başladı. Telefonu genellikle titreşimde kullanırdım, çantamdan çıkartıp arayana baktım. Bilinmeyen numara fazlasıyla bilindikti. Ne yazık ki ezberimde olan bu numara, babama aitti.
Çağrı sonlanana kadar telefon ekranına bakmaya devam ettim. Sonra da çantama geri attım.
Babam çok pişmandı. Benimle yeniden görüşmek istiyordu, ama ben buna dayanamazdım. Bu yüzden onu görmezden gelmeye devam ediyordum.
Kapıdan giren hocamızla birlikte, kafamı iki yana sallayarak derse odaklanmaya başladım. Kendimi kurtarmamın tek yolu mesleğimdi ve bende, bu yüzden elimden ne geliyorsa yapacaktım.
Eve dönüşte Altuğ’dan beni züccaciyenin orada bırakmasını rica ettim. Gül için minik bir vazo alarak eve doğru ilerledim.
Anahtarımla kapının kilidini açarak eve girdim. Elimdeki gülü yeniden koklayarak mutfağa geçtim. Vazonun içine su doldurduktan sonra, yatak odama gittim. Beyaz gülü, züccaciyeden satın aldığım vazonun içine koyarak, komodinimin üstüne tebessümle yerleştirdim.
❀ ❀ ❀
Günler günleri kovaladı ve o günün ardından haftalar geçti. Ofisden Emin’in beni alması ile eve geçiyordum. ‘’Akşam yemeğini birlikte yiyelim mi?’’ diye sorduğumda, beni kafasıyla onayladı.
‘’Çocukları da çağırsana, size şöyle güzel ev yemekleri yapayım.’’ dedim. Hepimiz anne yemeklerine hasrettik. Her birimizin farklı hikayesi vardı, ama yaralarımız ortaktı.
O çocuklara haber verirken, birlikte merdivenleri çıktık. Kapının önüne geldiğimizde, her zamanki gibi kapıya asılı beyaz gülü gördüm.
Emin, ‘’Seninki istisnasız her gün bırakıyor beyaz gülü. Kim söylemiyorsun, ama meraktan ölüyoruz bilesin.’’ dedi.
Aslında kimin bıraktığını bende bilmiyordum. Ama garip şekilde beyaz gül, kendimi iyi hissetmemi sağlıyordu. Normalde bir sapığım var düşüncesi ile ortalığı ayağa kaldırmam gerekirken, çocuklara bile bu durumu anlatmamıştım.
Bizimkilere kimden geldiğini bilmiyorum desem, anında gizemli kişinin kim olduğunu bulurlardı. Ama gülü bırakanı bulduktan sonra, eminim gizemli kişi için iyi olmazdı. Ya hastanelik ederlerdi ya da daha kötüsü… Biliyordum, benim için ellerini kana bulamaya çekinmezlerdi. O yüzden rahatsız edilmediğim sürece, sessiz kalmaya karar verdim.
Çevremde alenen bana ilgi gösteren bir erkekte yoktu, o nedenle kim olduğunu tahmin edemiyordum. Önce gülü hastanede Altuğ’un avucuma bıraktığını sanmıştım, daha sonrasında ise öyle olmadığını anlamıştım. Altuğ’un arabada güle bakarak söyledikleri de, bu sayede anlam kazanmış oldu.
Komodinin üstündeki henüz solmamış beyaz güllerin arasına yenisini ekledim ve içlerinden solmuş olanı aldım.
Emin içeriden ‘’Mehtap, bizimkiler yarım saate burada olurlarmış. Sen yemek hazırlığına giriş istersen.’’ dedi. Yanına geçerken ‘’Tamam, özellikle istediğin bir şey var mı?’’ diye sordum.
Emin sırıtarak, ‘’Bizi bilirsin, Allah ne verdiyse yeriz.’’ dedi. Mutfağa geçerek yemek hazırlığına başladım.
Altuğ ve Batu gelene kadar yemeği hazırlamıştım, Emin’de masayı kurdu.
Hep beraber masaya geçtiğimizde, ‘’Kalender bey nasıl oldu?’’ diye sordum. Batu omuz silkeleyerek, ‘’Kurban olduğum abim, her zamanki gibi.’’ dedi. Altuğ, ‘’Esiyor, gürlüyor, göğü yerinden oynatıyor mübarek.’’ diyerek güldü.
Emin, Batu’ya dönerek ‘’Sizin Helin Hanımla seyahatiniz nasıl geçti?’’ diye sordu. Öyle imalı şekilde söylemişti ki, Batu kısık sesle birkaç küfür savurdu.
‘’Çok pis bir ima sezdim, neler oluyor?’’ dedim. Batu kızgınlıkla, ‘’Bu kız insanı çileden çıkarır. Sergi diye gittik, tüm ülkeyi hatim ettik. Resmen işkence gibiydi, dur durak bilmeden alışveriş yapması yok mu? Allah kocası olacak adama sabır versin.’’ dedi.
Onu şöyle bir süzdüğümde, içime garip hisler doğdu. ‘’Batu?’’ dediğimde, taze fasulye yemeğini kaşıklarken bana baktı.
Bu yüzden Kalender bey’in kardeşine kızgın olduğunu düşünmüyordum. Yetimhaneden ayrıldıktan sonra, Kandemir ailesinin himayesi altına girmişlerdi. Onlarla tanışmalarına vesile olan kişi de, zamanında yetimhanede çalışan Kısmet ablaydı.
Kısmet abla, uzun zamandır Kandemir ailesinin mutfak işlerinden sorumluydu, yemeklerini yapıyordu. Sonrasında ise, Kalender bey’in annesine çocuklardan bahsetmiş ve onları yanına alarak eğitimlerine destek olmuştu.
Batu ve Altuğ, üniversite okumuş ve mezun olmuşlardı. Emin, koruma olduğu için eğitim hayatını gereksiz görmüş, tam tersi dövüş sanatları ve silah eğitimine önem vermişti.
Batu’nun sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. ‘’Helin hanım, bana karşı bazen fazla samimi davranıyor. Bu yakınlığın bir erkek ve bir kadın arasında olduğunu unutuyor.’’ dedi. O ne demekti şimdi?
Emin, ‘’Anlamadım, nasıl yani? Senden mi hoşlandığını düşünüyorsun?’’ diye sorduğunda, Batu anında ‘’Yuh!’’ dedi. Ses tonu, Helin hanım kim ben kimim der gibiydi.
Altuğ, ‘’Tam tersi bu yakınlık Helin için normalde, sanki bizim Batu etkileniyor?’’ diye sordu. Çocuklardan bildiğim kadarıyla, Helin'in hepsine yakın davrandığını duymuştum.
Önümdeki salatalık turşusunu alıp Batu’ya fırlattım. ‘’Hani hoşlanmıyordun lan? Bana gitmeden önce arabada attığın bakış neydi?’’ diye sordum.
Batu kafasını sağa sola sallayarak, ona attığım turşuyu ağzına attı. ‘’Can kurban, nimet öyle fırlatılmaz çarpılacağız!’’ dedi.
‘’Kapa çeneni ve ne olduğunu anlat!’’ diye sesimi yükselttim. Batu Emin’e doğru dönerek, ‘’Ben bu kızdan korkmaya başladım. Bir daha evine gelmeyelim, bizi doğrayabilir.’’ dedi.
Emin kahkaha atıp, avucunu açarak elini havaya kaldırdı. ‘’Kimin öğrencisi be!’’ dediğinde, eline beşlik çaktım. Altuğ bize bakarak gülümsedi. ‘’Daha beni yenecek kadar iyi değil, yolun başında.’’ dedi. Somurtarak ona yavru köpek bakışları attım.
Elimle Altuğ’un bedenini göstererek, ‘’Ben seni nasıl yeneyim? Üstüme otursan pestilimi çıkartırsın.’’ dedim. Çocukların kaslı kollarına şöyle bir göz atıp, kolumu havaya kaldırdım ve olmayan kaslarımı gösterdim.
Emin sırtımı sıvazlayarak, ‘’Sen de bizimle takıla takıla, kadın olduğunu unutuyorsun değil mi? Hormonlardan dolayı, senin kaslarının bizimkiler gibi olması zor.’’ dedi.
Gözlerimi devirerek ona baktım. Beni motive etmek ister gibi, ‘’Aksi bir durum yaşanırsa, yeterince kendini savunabilirsin. Sadece sana silah kullanmayı da öğretmeli miydik, arada bunu düşünmüyor değilim.’’ dedi.
Batu ‘’Geç olsun güç olmasın. O iş bende! Eğitim aldığımız poligonda, Mehtap’a silah kullanmayı öğretirim.’’ dedi.
Yüzümü buruşturarak, önümdeki üçlüye baktım. ‘’Ya ben kullanamam silah falan.’’ dedim. Altuğ, ‘’Gerekli olursa kullanmalısın. Hiçbir şey senin canından önemli değil.’’ dedi.
Düşünceli şekilde yemeğimi yemeye devam ettim. Yemekten sonra güzel bir film seçip, patlamış mısır ve abur cubur eşliğinde çocuklarla zaman geçirdik.
Filmin sonlarına doğru gelen telefon ile çocuklar kalktılar. Kalender bey ile ilgili yeniden bir durum yaşanmış gibiydi, çocuklar panikle gittiler. Detaylara hakim olmasam da, Kalender Kandemir’in öfke problemleri olduğunu anlamıştım.
Böyle varlıklı hayırsever birinin, ne gibi sorunları olduğunu merak etmiştim. Dışarıdan bakıldığında çok güzel bir hayatı varmış gibiydi. Saat geç olduğu için, bende yatak odama çekildim.
❀❀❀
Telefonum titreyince çantamdan çıkararak kontrol ettim. ‘’Efendim Ekin bey?’’ diye sorduğumda, ‘’Ne yaptınız?’’ dedi.
Serhat bey’in İstanbul’da yapılacak projesinin arsasına, İlknur abla ile birlikte gelmiştik. ‘’Arsanın çapa uygunluğu, yol şebekesi, kanalizasyon, elektrik ve bunlarla ilgili bağlantıları kontrol ettik. İlknur hanım şimdi, havuz için inceleme yapıyor.” dedim.
Ardından aklıma gelerek, “Arsa da kuyu varmış, ona da bakacak. Bende ağaçları kontrol ediyorum.’’ diye ekledim.
‘’Senin İlknur’la gitmene gerek yoktu. Neyse, yerinde ilk incelemeyi deneyimlemiş olursun.’’ dedi. ‘’İlknur hanım’a iletmemi istediğiniz bir şey var mı?’’ diye sorduğumda, ‘’Yok, kolay gelsin.’’ dedi ve telefonu kapattı.
Direkt İlknur ablayı aramak varken, neden beni aradığını anlayamamıştım. Şu an hala stajyerdim. Birkaç ay sonra, okul bitince Ekin bey’in asistanı olarak devam edecektim.
Telefonla konuşurken, Serhat bey’in adamlarının yanına ilerlediğimi fark ettim. Kafamı kaldırıp onlara baktığımda, içlerinden biri ‘’Buyurun yenge, bir şey mi lazımdı?’’ diye sordu. Yenge?
Anlamayan gözlerle adama bakmaya devam ettim. ‘’Siz?’’ diye sordum. ‘’Metehan ben, kısaca Meto diyebilirsin yenge.’’ dediğinde, kaşlarımı çatarak adama baktım.
İnşaatta çalışan işçilerden; bacı, abla ya da yenge laflarına alışıktım. Ama böyle elit gözüken, takım elbiseli bir adamdan duyunca garipsemiştim. Bizim ustabaşı, benden yaşça büyük olduğu halde, benimle konuşurken yanlış anlaşılmasın diye abla diye hitap ederdi.
‘’Mehtap bende, memnun oldum.’’ dediğimde, güzel bir gülümseme eşliğinde ‘’Bende memnun oldum, Mehtap yenge.’’ dedi. Arkasındaki adamlarda kafalarını selam verirmiş gibi salladılar.
Adamın beklenti dolu bakışlarını görmezden gelerek, ‘’Bir şey lazım değil, sağ olun.’’ dedim ve İlknur ablanın yanına ilerledim.
O sırada arkamda bir hareketlilik olunca, geriye döndüm. Lüks bir araç, korumaların olduğu yerde durdu. Metehan hızlıca aracın kapısını açtı ve Serhat bey arabadan indi.
‘’Hoş geldin abi. Mimar İlknur hanım ve Mehtap hanım arsadalar.’’ dedi. Bize gelince yenge, patronuna karşı hanım… Tabi Mehtap, öyle olacaktı ne sandın?
Omuz silkeleyerek İlknur ablanın yanına doğru adımladım. Serhat bey uzun bacaklarıyla hızlı yürüyor olacak ki, daha ben İlknur ablaya gidemeden yanıma varmıştı.
‘’Kolay gelsin.’’ diyerek, duraklamadan İlknur ablanın yanına geçti ve el sıkıştılar. Yanımdan geçerken parfüm kokusu burnuma dolmuş ve tanıdık bir hisle çevrelenmiştim.
Kaşlarımı çatıp yanlarında durunca, İlknur ablanın ilk incelemesinden bahsettiğini duydum.
‘’..imar durumunu çıkartacağız. Mimari projeye kısa sürede başlarız, sonra siz onay verince diğer projeler tamamlanır. Statik projesini, KANDEMİR İNŞAAT’taki inşaat mühendisleri hazırlayacak. Mekanik ve elektronik projeler de hazırlandıktan sonra, belediye onayından geçip ruhsat alacağız. Ardından da inşaat başlayacak, tabii her aşamada incelemelerimizi yapacağız.’’ dedi.
Serhat bey, ciddi şekilde İlknur ablanın anlattıklarını dinledi ve arada kafasını olumlu olarak sallayarak, onu dinlediğini belli etti.
Bugün onu ilk gördüğüm günün aksine, siyah bir kot pantolon ve siyah t-shirt giymişti. Serhat bey’i uzun süre incelediğimi fark edince, kafamı iki yana sallayarak bize doğru yaklaşan Metehan’a baktım.
‘’Abi, restoranı ayarladık. İşiniz bittiyse yemek için yola çıkabiliriz.’’ dedi.
Serhat bey, İlknur ablaya döndü. ‘’Birlikte yememizin, sizin için bir mahsuru var mı?’’ diye sordu.
İlknur abla bu teklif üzerine, güzel bir gülümseme ile ‘’Tabii olur, zaten bugün buraya geldiğimiz için ofise dönmeyeceğiz.’’ dedi. Erkenden teyzemin yanına gidebilirdim, hem İlknur abla beni hastaneye bırakırdı.
‘’O zaman aynı arabayla gidelim, benim çocuklar sizin arabanızı getirir.’’ dediğinde, panikle İlknur ablaya döndüm.
İlknur abla bir bana bir de Serhat bey’e baktı. Serhat bey’de gerginleştiğimi fark etmiş olacak ki, kısa süre beni süzdü.
‘’Gerek yok Serhat bey, ben arabamla sizi takip ederim.’’ dedi. Serhat bey ısrar etmeyerek kafa salladı.
‘’Eğer isterseniz Meto sizinle gelsin, bizi takip ederken yolu kaçırırsanız…’’ derken, benim İlknur ablaya attığım bakışlar ile ‘’YOK!’’ dedi.
Sonra sesini çok yükselttiğini fark ederek, ‘’Yani gerek yok, hem Meto bey bana konum atar şimdi. Öyle hallederiz, olur mu?’’ dedi.
Serhat bey aklı karışmış gibi, bir bana bir de İlknur ablaya baktı. ‘’Peki, siz nasıl rahat edecekseniz.’’ dedi.
İlknur abla bana dönerek, ‘’Ben şu kuyuya bakayım, sonra yola çıkarız. İşim fazla uzun sürmez.’’ dedi ve yanımızdan ayrıldı. Metehan'da diğer adamların yanına gidince, Serhat bey ve ben yalnız kaldık.