4. Bölüm

2724 Kelimeler
Reyyan, o gün yatağının içinde sessiz sessiz ağladı. Kendinden yaşça büyük, makam mevkii sahibi bir adamın kendisi ile ilgilenebileceğini düşünmenin hayal kırıklığıydı düşündüğü. Adam, yaptıklarından pişmandı belki de, küçük kızın kendi evinde ona yakın biri imiş gibi bir kaç laf etmesinden sonra ne yaptığını çok daha net anlayıp; sırf incinmesin diye zaman talebinde bulunmuştu. Reyyan çok iyi biliyordu ki o zamanın sonu yoktu, o zaman hiç bitmeyecekti; belki o büyüyecekti belki kaymakam bu ilçeden gidecekti ama adamın verdiği zaman hiç bitmeyecekti.  "Belki de, geldiği yer de biri vardı, belki de bu yüzden böyle söyledi Reyyan,yetişkin bir adam o; üzülme, hem sen daha çok kapılmadan neyin ne olduğunu görmüş oldun. Belli ki senin için hayırlı bir kısmet değilmiş o." diyen ablası, yatağının başında usul usul konuşurken sanıyordu ki böylelikle Reyyan, teselli olabilecekti. Genç kız teselli olmak için herhangi bir cümle istemiyordu aslında, biraz yalnız kalmak, biraz daha ağlamak istiyordu. En azından kendi kendine kalıp düşünme fırsatı bulabilirdi. Ablası için hayırsız bir kısmet diye adlandırılan Ufuk Gülen, kendisi için kısmet bile olmayacak kadar imkansız değil miydi zaten, bunu böyle düşündüğünde her şey daha kolay olmayacak mıydı?  O gün sabah, babasının kendisi ile birlikte ablasını da sabah namazına kaldırdığı vakitte gördüğü bir rüyanın etkisinde yastığına sımsıkı sarılıyordu Reyyan. Babası, ilk kez kızını namaza uyandırmakta bu kadar zorlanıyordu; ancak, Reyyan da ilk kez bu kadar gerçekçi bir rüya görüyordu. Kaymakam, makamının hemen önünde yerde ki dokuma kilimin üzerine dizlerinin üzerine çökmüş, elleri yüzünde hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Onu o halde gören Reyyan; önce adamın dua ettiğini sanıyordu ama sonra dua etmekten başka bir şey yaptığını, büyük bir gafletin için de pişmanlıkla af dilediğini duyuyordu. Affı kimden dilediğini bilmiyordu Reyyan, defalarca sesleniyordu adama ama adam ile arasında görünmez bir bölme varmış gibi; adam onu duymuyor, dikkate bile almıyordu. Çabalıyordu Reyyan adamın yanına geliyor, dizlerinin önüne oda diz çöküyor ellerini indirmek için ellerini uzatıyor, dokunup dokunmamakta kararsız kalıyor ama adamın höyküre höyküre ağlayışının içine işlediği saniyelerde adamın elini indiriyordu. Göz göze geldiklerinde görüyordu ki adamın gözlerinden kanlar akıyordu. Göz yaşı yerine kan akıtıyordu Ufuk. Reyyan, babasının ısrarı ile gözlerini açtığında dehşetle gözlerini açtı. Merak ediyordu, sahiden kaymakamın odasında eski dokuma bir kilim var mıydı ve tıpkı rüyasında ki gibi masanın önünde mi duruyordu? O sabah, abdestini üç dört kez tekrarlamak zorunda kalacak kadar dalgındı. Namaza durup aklında o rüya varken pek de huşu içinde kılmamıştı. Duasında ise sadece tek şey vardı: "Bir derdi varsa hayırlısıyla aydınlığa kavuştur onu Allah'ım." diyordu, ne kendi için, ne babası ne ablası için, ne de ölmüş annesinin cenneti için dua etmediği ilk namazıydı bu Reyyan'ın. Son da olmayacaktı! Sabah olup da, rüyayı ablasına anlattığında ablası rüyasını endişeli dinlemiş ama sonunda da: "Rüya da kan görmek o rüyayı bozar." demişti. Efsunlu hikayelere inanan kimselerin anlattığı gibi, aynı rüyayı defalarca görmemişti Reyyan ama her gece yatarken gene aynı rüyayı görecek olmaktan korkmaya başlamıştı. Son günlerde Korkmaz ailesinde ki Reyyan'ın kederine bir de Celal Bey'in; düşünceli hali, çoğunlukla konuşmaktan kaçan tarafı, endişeli tavırları da eklenince  Melek'te evde hayatına olduğu gibi devam edemiyordu. Bir taraftan babasının derdini öğrenmeye, kendince çözüm üretirim belki diye babasını konuşturmaya çalışıyor, diğer taraftan Reyyan'ı derslerini boşlamış, çoğu kez boş boş gözlerle masasında otururken buluyor, bu yüzden onun için de ayrı üzülüyordu. Reyyan ise, babasının hallerinin çok farkında olmadan, dershaneye gidip geliyor, her zamankine göre daha az sayıda soru çözüyor, kaymakamı daha çok düşünüyor ve kendine anlam veremeden daha çok özlüyordu.  O akşama kadar...  O akşam ki yemek sofrasında, Melek artık babasının haline dayanamayıp: "Biz senden ufağız, halini, derdini anlamayız diye böyle sus pus kalıyorsan baba kırılıyorum, aile olmak zor zamanda belli olur; diyeceksin ki derdini biz de bileceğiz, babamız gerçekten göründüğü kadar sıkıntılı mı değil mi?"  deyince, Celal Bey; iki kızına da dikkatle baktı. Reyyan'ın bu sıralar ki dalgın halinin nedenini çok iyi biliyordu. Kaymakamın şoförü Şinasi ona kaymakamın küçük kızını takip ettiğini, ders çıkışlarında yolunu kestiğini söylemişti. Celal Bey, Şinasi'ye fırsat vermemek için cevap vermeden adama yaptığının ayıp olduğunu söylemiş ama o günden bu yana zaten hali bir tuhaf olan kaymakamı daha ciddi inceler olmuştu. Derdi adamın kızı hakkında ki niyetini anlamak iken, idari amiri, hatta ilçenin idari amiri olacak kadar büyük birine "Kızımdan uzak dur!" demenin zorluğunu yaşıyordu. Bütün bunların içinde bir de tanık oldukları vardı! Onu en çok zora sokan da buydu zaten, önce büyük kızına sonra da asıl söyleyeceklerinden sonra ne hale geleceğini düşündüğü küçük kızına bakıp, zaten pek de yiyemediği yemeğini yarıda bıraktı. "Ben bugün bana kibir göstermeyen, kalbimi hiç kırmadan sanki onun amiri benmişim gibi beni koruyup kollayan birinin arkasından iş çevirdim çocuklar. Bu hususta haklı dahi olsam, önce emin olmam gerekirdi. Karşısına geçip sormam." Reyyan da Melek de babasının anlattıklarına kulak kesilmiş, merakla bakıyordu. Celal Bey, daha çok küçük kızını incelediğinden Melek'in akıl vermelerine ihtiyacı olsa da küçük kızının söyleyeceklerini önemsiyordu. "Bugün kaymakam beyin yaptığı bir usulsüzlüğü valiye bildirdim. Onu şikayet ettim! " Melek, kendince susarak daha fazlasına tedbir alırken, Reyyan yanlış anlaşılmalar olduğunu çoktan düşünmeye başlamıştı. Celal Bey, sinek kaydı tıraşının açıkta bıraktığı esmer çenesini avucunun içinde ovuşturduktan sonra: "Günlerdir uykularımın kaçması da bu yüzdendi. Devletin bir tel kağıdının içinde bile bizim çocuklarımızın, komşumuzun çocuklarının hakkı varken göz göre göre hak yenilmesine nasıl sessiz kalsaydım kızlar? Belki, bu sebepten başım belaya girecek. Belki, beni uzak bir memlekete sürecekler, belki soruşturma geçireceğim ama söylediklerimin ispatı olursa devletimin malını muhafaza etmek için savaştığım için  kendimle gurur duyacağım. Mühim mi kendime karşı ne hissettiğim, mühim değil elbette, ama ben çocuklarıma dürüstlüğü öğütlerken, sırf sıcak aşım soğumasın diye susmak olur muydu? Söylesene Reyyan olur muydu kızım?" diye konuştuğunda, son sorusunu bilhassa kızının rahmetli eşine benzeyen lacivert gözlerinin en derinine bakarak sormuştu. Reyyan, gözlerinde biriken yaşlara kendi içinde dahi anlam veremeden: "Ne yapmış ki baba?" diye sordu. Adam bunu söylerken büyük kızına çevirdi bakışlarına, asıl korkusu böyle söyleyeceklerine rağmen küçük kızının gözlerinde o iki yüzlü hilekara karşı halen ufacık da olsa sevgi görmekti.  "Başkan ile birlikte olup, bir işin ihalesi için büyük para karşılığı iş devrettiler. Biliyorum, Allah da biliyor; bizim kaymakamın kanına da başkan girdi ama ben yapmadım şeytan yaptırdı dediğimizde günahsız mı sayılacağız ahirette? Boğazımızdan geçen haram helal mi olacak, şeytana uyduk diye?" Reyyan, sessizce kalktı sofradan. Henüz  fasulye dolu olan tabağına bir çatal dahi dokunmadan çıktı salondan, ne izin istemişti, ne de tek çift söz söylemişti. Melek ile babası göz göze bir kaç saniye bekledikten sonra Celal Bey de sofradan kalktı ve: "Kardeşini yalnız bırakma kızım, dua ve nasihat et. Allah, gönlünüz gibi kimseler nasip etsin size." deyip, yatsı ezanına beş dakika kala camiye doğru yol tuttu.  *** Reyyan, kendince o kadar emindi ki kaymakamın bir iftiraya maruz kaldığına kim ne derse desin aksini düşünmüyordu ne gönlü ne de kalbi? Belki iyice yemeden içmeden kesilmişti, ruhu bedeninden başka yerde kalmış gibi hissiz dolaşır olmuştu ama hem kalbi hem de beyni emindi ki Ufuk Gülen kalben iyi bir insandı. *** Ufuk, bütün bu olanlardan haberdar olduğunda, valiye rapor verdi ve başkanın işi nasıl da tezgahına göre ayarladığını daha net gördü. Artık emindi, istediği kadar kirli parayı istediği gibi elde ederdi ve kimsenin bundan ruhu duymazdı. Vali ise, özel kalem memuru Celal Korkmaz hakkında soruşturma emri vermiş, Kaymakam Ufuk Gülen içinde küçük bir onur ödül programı düzenlemişti; kısa sürede kasabaya verdiği hizmetlerden ötürü. Ödülü bizzat kendisi takdim etmiş, gazeteciler fotoğraflamış,başkanda tebrik için konuklar arasında en önde izlemişti olanları.  O gün Celal Bey, soruşturma boyunca görevden uzaklaştırma cezasının tebliğini masasında kendinden bağımsız bir halde kaymakam tarafından imzalanmış bir halde tebliğ aldığında artık kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını biliyordu. Soruşturma boyunca görevden uzak kalmasını önemsemiyordu, en kısa zamanda bu işten kurtulup emekli olacak, daha fazla riyakar insanların kol gezdiği dairelerde vatandaşa onların yaltakçısı gibi hizmet etmeyecekti. Evde, çocukları ile zaman geçirecek, hayırlı bir kısmet ile Melek'i evlendirip torun sevecek; sonra da Reyyan'ı bu ilçeden çok uzağa götürecekti. İlk geldiği günden bu yana oğlu yerine koyup, sevip saydığı kaymakam beye de emekliliğinden hemen önce bir kaç çift söz mutlaka söyleyecekti. Ancak, öyle olmadı! Kaymakam bey, daha o günü beklemeden duymak istediklerine hazırmış gibi Celal Bey'i makamına çağırttı. Yaşlı adam, hayatında ilk kez bir insan hakkında böylesi yanılmanın hayal kırıklığı içinde adamın odasından içeri girdi. Sadece bir an bile başını yerden kaldırmadı. Kaldırıp da kaymakamın yüzüne bakarsa söyleyeceği ağır sözlerden, kalbini kırmaktan ötürü makamına saygısızlık yapmaktan korkarak başını eğdi.  "Oturun lütfen." dedi Ufuk, adama. Adam ise: "Gitmek üzereyim kaymakam bey, artık görevimde değilim." diye aynı yerde ayakta kalmak için ısrarcı oldu. Ufuk daha fazla uzatmadan söylemek istediklerine geldi ve: "Durumunuz için üzgünüm Celal Bey. Benim için değerli olduğunuzu bilmenizi isterim. " dedi. Adamın, ifadesi zerre değişmiyordu, hep aynı halde yerinde, eski el dokuması kilimi izliyordu. "Ceza almamanız için elimden geleni yapacağım. Vali Beye de aynısını söyledim zaten, bir yanlış anlaşılma uğruna sizin kadar dürüst ve çalışkan bir memurumu kaybetmek istemediğimi söyledim. " Celal Bey, bir an her şeyin gerçekten bir yanlış anlaşılmadan ibaret olmasını istedi. İstedi istemesine ama bir çok delili gözleri ile görmüş, kulakları ile duymuştu. Ufuk, adamın kendine olan sevgisinden öyle emindi ki, adamın saygısından ödün vermediğini gördükçe bir şeyleri illa ki gizleme gereği duymamıştı. Celal Bey bilmiyordu ama Ufuk'un ilk haram yiyişi buyken sonda olacağına dair gecelerin birbirini kovaladığı uykusuz pişmanlıklar yaşamıştı. Görevini kötüye kullanmaktan ötürü vicdanı rahatsız olan kaymakam, en çok da masum bildiklerinin gözlerine bakmaktan korkmuştu. Bunlardan biri Celal Beydi, diğeri de onun küçük, lacivert bakışlı masum kızıydı. Adam, bu defa başını kaldırdığında gözlerin de ki yargılayan öfke Ufuk'un ürkmesine ve vicdanen de daha fena sarsılmasına neden oldu. Adam her zaman bildiği ses tonunda ancak; bilmediği soğuklukta karşılık verdi:  "Ceza almak mühim değil Kaymakam Bey, bundan daha fenasını görmemin mümkün olduğunu sanmıyorum. Geri dönecek olsam da sizinle çalışmak istemeyeceğimi bilmenizi istiyorum. Emeklilik dilekçemi hemen verip, bu bataktan kurtulmak istiyorum. " Ufuk, altında çalışan basit bir memurdan tekme tokat yemiş kadar sarsılmıştı bu laflar sonrası. Adam boğazını temizlediği saniyeler içinde belirgin bir tavırla daha söyleyeceği olduğunu belli etmişti. Bekledi Ufuk, koltuğunun kenarlarına sıkı sıkı tutunduğunda, o koltuğun ona ne kadar geniş olduğunu ilk kez fark etti. Geri dönülmez bir yolun pişmanlığında canı yanıyor, çaresizliğini kimseye anlatamayacak olmanın azabında anlatsa bile değişmeyeceklerin çaresizliğini yaşıyordu. Başkana evet dediği gün yapmıştı yapacağını ve daha ötesi yoktu bunların.  "Ben size hakkımı helal etmiyorum kaymakam bey, bu sebeple sizden de helallik istemeyeceğim. Varsın hesabımız ahirette görülsün, belki o zaman size inandığım için hesaplaşarak kendimi affederim. Hayırlı günleriniz olsun, hoşça kalın." Celal Bey'in çıkışına, hakkını helal etmediğini söylediği ağır sözlerine, yaptıklarına her birine öfkesi izin verdiği kadar bağırmak sonra da bir bıçağı karnına saplayarak hayattan gitmek istiyordu Ufuk. Yapamadı! Adamın arkasından uzun uzun bakarken, ağlamamak için kendini sıktı ve sonra masasında ki telefona uzanıp valiyi aradı.  *** Ufuk, iki kadeh rakı içip bütün şişeyi devirmeden evvel ayık olmak istemişti çıkmak istediği kişilerin karşısına. Kimseye kendini ispat etmek derdinde değildi, kimsenin ne düşündüğü de umurunda değildi zaten. Sadece iki kişiydi ne düşündüğünü önemsediği, onlarında birinin düşündüğü diğerininkini bağlıyordu. Yürüyerek geçtiği sallanan köprüden, köşe başına kadar hızlı hızlı sonra da her yaklaştığını haber veren adımda yavaş yavaş ilerledi bir iftar yemeğinde gittiği eve doğru Ufuk. Ne söyleyeceği ya da nasıl kendini anlatacağını bilmiyordu ama bir şekilde son kez görmek istedikleri o evdeydi. Bu ilçeden, bu ilk ve son görev yeri olan memleketten gitmeden evvel son kez görmek istediklerini görecek ve sabah ilk otobüsle gidecekti kendi ait olduğu yere. Köşeyi dönüp, evin kapısına uzanan kısa yokuşu tırmandıktan sonra eski ahşap kapının tokmağını bir kaç kez vurdu Ufuk. Belki bir dakika bekledi belki üç ama kapı açıldığında karşısında Reyyan vardı. Üzerinde, bu defa kış olmasından sebep geniş kesim bir kadife pantolon ile dökümlü bir kazakla, saçlarını başının arkasında tokalamış orta okul çocukları kadar küçücük duruyordu karşısında. Onu gördüğü için şaşkın olduğu her halinden belli sessizce karşısında bekleyen kıza suçsuz olduğunu söyleyemeyecek olmanın imkansızlığında: "Ba-ba-ban ev-de-de mi? " diye sordu. Kekelemesine mani olamamıştı ama bu içtiği iki kadeh rakıdan mıydı yoksa karşısında ki gece bakışlı kızdan mı bilmiyordu? "Yok!" diyebildi sadece Reyyan. Kapının aralığını ne arttırdı ne çoğalttı! Öylece bakmaya devam ederken adama, suçsuz olduğunu haykırmasını istediği gecelerin, ettiği duaların karşılığını bulduğunu sanıyordu. "Nerede?" "Sohbete gitti. Geç gelir." "Kaçta gelir?" "Geç!" İşte buna biraz içerledi Ufuk. Sanki, çok istediği her şeyin olmaması için bir kanun çıkarılmış gibiydi. Adama söylemesi gerekenleri içinde tutarak buradan gitmesi imkansızdı. Reyyan'a söylese, asıl söylemek istediği kişi ile ondan mütevellit daha önemli olan kişiye ulaşması makul olmaz mıydı? "Geldiğimi söyler misin?" deyince Ufuk, Reyyan adamın neden geldiğini sormayı düşündü ise de vazgeçti. Babasının geçirdiği soruşturmadan da başına gelenlerden de henüz haberi olmadığı içinde aklına çok bir şey gelmiyordu nedenleri konusunda. Allah'tan, Ufuk bütün bunları söylemek için buradaydı da Reyyan adamın yeniden konuştuğu anda onu aslında ne kadar özlediğini düşünmeye başlamıştı. Ne zaman alışmıştı ona da ne zaman yokluğunu fark eder olmuştu. Söylediklerinin: "Yarın sabah gidiyorum..." kısmında düşünmeye ara verdiğinde, adamın ciddi meselelerden bahsettiğini anladı. Korkuyla, aşırı olacağını hiç düşünmediği bir ifadeyle sordu: "Nereye?" "İstanbul'a dönüyorum yarın sabah. Ailemin yanına. Bugün istifa ettim." İstifa etmişti! Neden? Babası dahil bazı kimselerin onun için yanlış anladığı şeylerden ötürü müydü? Usulsuzluk demişti babası, bu muydu yani gitmesine sebep? Aklayamamış mıydı kendisini? "Mücadele etmekten kaçıyor musunuz yani?" Ufuk, kızın ne bildiğini merak ederken bunun üzerine konuşup kendini onun karşısında küçük düşürmemek niyetinde olduğundan açıklık getirmedi. "Hakkını helal et Reyyan." dedi. Bu helallik denen şeyin önemini bugün Celal Bey ona aksini söylediğinde anlamıştı. Sanki adamın bütün öğrettikleri hiç olmuş, birlikte geçirdikleri zamanlar yokluğa gitmiş, hayatının ilk iftar sofrasında yediği yoğurtlu mantının lezzeti kaybolmuştu. Reyyan, adamın boynuna sarılıp ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Bir yabancı erkeğe bu kadar yakın olmaması gerektiğini biliyordu ama gene de bunu yapmak isteyen bir tarafı vardı. Kapıdan tutunurken: "Neden?" dedi. Gözlerini kaçırdı o anda Ufuk, nedenleri öyle karanlıktı ki bütün bunları Reyyan gibi aydınlık birinin anlaması imkansızdı. "Böyle olması gerekiyor." diyebildi sadece. Gereken neydi bilmiyordu artık, gerekliler yaptığı hainliğin içinde yok olmuştu adeta. "İyi ama neden? Yani düzelme şansı yok muydu, herkesin sınavı var sizin ki de böylesiymiş? Neden hemen kaybetmeye hazır davranıyorsunuz ki, neden gidiyorsunuz ki?" Yanağına doğru iki gözünden de birer damla yaş aktı genç kızın. Onu bir kez daha göremeyecek, haftalardır; özlemek ile yokluğu arasında yaşadığı acı imkansızlıkla daha da büyüyecekti. "Hakkını helal etmeyecek misin?" "Gitmeseniz kaymakam bey, kalsanız... Lütfen!" Birazdan, montunun eteğinden tutacak, asıla asıla haykıracaktı sanki Reyyan. Onu ikna etmek zorunda hissederken kendini, Ufuk da bu küçük kıza bunu reva gördüğü için kendine daha çok kızıyordu. Peşinden gittiği günler, lacivert gözlerine bakmak için delirdiği zamanlara kızıyordu. Neden, kalbinin taşıyacağı yükten emin olmadığı bir zavallıcığı sevmeyi denemişti ki... Ya da neden, bir kadının sevmekten yoksun kalbi illa ki böylesi masumane bir kız çocuğunu seçmişti ki ilk denemesi için. İlk denemesi kocaman bir yanılmaydı. Sevgi konusunda değil, layıklık konusundaydı yanılgısı. "Sen benim için mi ağlıyorsun?" "Ne fark eder ki sizin için ağlayıp ağlamadığım, gidiyorsunuz, gitmekten vazgeçerseniz söyleyim sizin için ağlıyorum ben! Siz belki benim için kalmazsınız ama ben sizin için ağlıyorum. Gitmeyin lütfen... Aklanırsınız ben inanıyorum, size iftira atanlar yaptıklarından utanırlar,babam bile." Reyyan, Ufuk'un masum olduğuna inanırken babasını hatalı bulacak kadar görmez olmuştu. Bütün bunlara neden ise bir diş yapıştırıcısı ile hayata döndürdüğü kaplumbağadıysa buna son vermesi şarttı Ufuk'un. Bu kızı böyle yanaklarına süzülen lacivert nehrin suları ile bırakamazdı. Bırakırsa da kendisi yaşayamazdı. Yalnızlığı daha da büyürdü ilk kez kapanmaya bu kadar yakınken. "Yapma Reyyan, ağlama... Üzülme, kimse için böylesi göz yaşı dökmeye değmez. Bak sana bir şey itiraf etmek istiyorum ben, dinle beni; bunu söylemem şart. Dinliyorsun değil mi?" Kız göz yaşlarının arasında başını salladığında, adam da kızın karşısında durmakta zorlanıyor, çektiği azabı içinde haykıran bir yerlerde yaşıyor, canı yanıyor; bütün sokakta ki evlerin camlarını kırarak koşmak, koşarken de bağırmak istiyordu. "Dinliyorum." diyebildi güçlükle Reyyan, başını dimdik tuttu kaymakamın karşısında ve adam konuşmaya tekrar başladı: "Kabuğunu yapıştırdığım kaplumbağanın iyileştiğini ve onu bir söğüt dibine bıraktığımı söylemiştim ya?" Reyyan, bir daha göremediği yaralı kaplumbağayı hiç merak etmese de devamını duymak için başını öne doğru salladı ve adamın dudaklarından ihanet gibi sözler döküldü: "Sana yalan söylemiştim. Kaplumbağanın derisini iyi temizleyemediğim için mikrop kaptı ve daha o gece benim evin bahçesinde öldü. Ne söğüt ağacını gördü ne de kabuğunun iyileşebildiğini?" "Neden yalan söylediniz bana?" "Çünkü ben yalancıyım Reyyan. Bağışla beni, sana yalan söylediğim ve o kaplumbağayı kurtaramadığım için. " Reyyan, göz yaşlarının görmesine mani olacak kadar doldurduğu gözlerini bir an bile çekmedi adamın üzerinden ama Ufuk son sözlerinden sonra sadece: "Hoşça kal." deyip ağır adımlarla uzaklaştı oradan. Genç kız, içeriye dolan soğuğu yanağının ıslanan her noktasında hissederken içini çeke çeke kaldı orada, ta ki kaymakam bey gözden kaybolana kadar. Melek ise, ara kapının arkasına gizlenmiş sadece izliyor ve dinliyordu. Biliyordu ki o günden sonra kız kardeşi kolay kolay kimseye inanmayacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE