Başka Evrende İlk Adım

873 Kelimeler
Başı zonkluyordu. Ağrı öyle şiddetliydi ki kafasının içinde çekiçler çalınıyormuş gibi hissetti. Ellerini başına götürdü. Son hatırladığı şey kalp krizi geçirdiği, ambulansla hastaneye götürüldüğü ve ameliyata alındığıydı. Ameliyat masasında doktorların telaşlı sesleri kulağında çınlıyordu hâlâ. Ama şimdi bambaşka bir yerdeydi. Gözlerini açmaya çalıştı. Önce bulanık görüntüler seçti. Ellerini yüzüne götürdüğünde sağ elinin kan içinde olduğunu fark etti. “Olacak iş değil…” diye mırıldandı. Kafasından aşağıya doğru ılık bir sıvı süzülüyordu. Kan… Başının yarıldığını hissediyordu. Oysa ameliyatta olması gerekirdi, yanında hemşireler ve doktorlar olmalıydı. Ama etrafta ne steril ışıklar ne de cihaz sesleri vardı. Doğruldu, etrafına bakındı. Gördükleri karşısında dondu kaldı. “Hayal görüyorum…” diye geçirdi içinden. Çimenlerin üzerinde yatıyordu. Bir parkın tam ortasında. Kafasını ovuşturdu, gözlerini kapadı. Belki gözlerini açtığında ameliyat masasında olacaktı. Ama hayır… Korkuyla yeniden açtığında aynı görüntü karşısındaydı: Hastane yoktu, doktor yoktu, sadece parkın ortasında uzanıyordu. Çocukluğundan beri parka gitmezdi. Zenginliğin içinde büyümüş, oyun alanlarını, salıncakları küçümsemişti. Ama burası bildiği hiçbir parka benzemiyordu. Çimenlerin rengi bile farklıydı. Daha canlı, daha yoğun bir yeşil. Aralarından fışkıran kırmızı-beyaz yapraklı bitkiler ise hiç görmediği kadar garipti. Botanik bahçelerinin bile açıklayamayacağı bir güzellik vardı. Şaşkınlık içinde mırıldandı: — Ölmüş olamam… Ölmüşsem etrafta çocuklar olmazdı… Ayağa kalktı. Üzerinde gri bir eşofman altı, siyah bir penye vardı. Ayağında ise markasız, tuhaf görünümlü bir spor ayakkabı. Hayatı boyunca markalardan başka ayakkabı giymemişti. Bu kıyafetleri kim giydirmişti ona? Etrafına bakındığında çocukların garip oyun aletlerine bindiğini gördü. Ne salıncağa ne tahterevalliye benziyordu bunlar. Havada süzülüyorlardı. Çocukların kahkahaları kulaklarına çarpıyor, kalbine korku salıyordu. Birden gömleğini sıyırdı, kalbine baktı. Ameliyat izi… yoktu! Biraz önce ameliyat masasında olduğunu hatırlıyordu ama göğsünde tek bir kesik izi yoktu. Derisi pürüzsüzdü. “Biri benimle dalga geçiyor. Oyun oynuyorlar!” diye öfkelendi. Tam o sırada bir kadın yaklaştı. Ses tonu yumuşaktı. — Başınız kanıyor beyefendi. Murat, sinirle baktı. — Farkındayım. Burası neresi? Kadın sakince cevap verdi: — Park. Murat’ın öfkesi kabardı. “Park olduğunu görüyorum. Hangi şehirdeyiz? Hangi ülkedeyiz?” dedi. Kadın şaşırmıştı, ama adamın kafasını çarptığını düşünerek nazikçe yanıtladı: — Serglen’deyiz. — Serglen mi? Öyle bir yer yok! İstanbul burası değil mi? Kadının yüzü ciddileşti, gözleri büyüdü. — İstanbul mu? İlk kez duyuyorum böyle bir isim. Kafanızı kötü çarpmışsınız. Bir şifacıya görünmelisiniz. “Şifacı mı?” Murat’ın sabrı taşmıştı. Sinir, korku ve şaşkınlık birbirine karışmıştı. “Kim böyle saçma şaka yapıyorsa bedelini ağır ödeyecek!” diye düşündü. Ama kadının bileğinde garip bir şey dikkatini çekti. Kadın sol bileğini kaldırdı, üzerinde tuşlar belirdi. Birkaç tuşa bastı, ardından kulak memesine dokundu. Hiçbir cihaz olmadan konuşmaya başladı: — Şifahane mi? Deltey Parkı’nda kafası kanayan bir beyefendi var. Bir şifacı gönderebilir misiniz? Murat’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Bu nasıl bir teknolojiydi? Kadının bileğinde cep telefonu mu vardı? Üstelik kulaklıksız konuşuyordu. Çok geçmeden yere yakın süzülerek gelen ilginç bir araç belirdi. Ne tekerlek vardı ne de yol. Havanın içinde süzülüyordu. Araçtan inen biri elinde silindir biçiminde cam bir kutu taşıyordu. İçinden çıkan metal aleti Murat’ın kafasına tuttu. Birkaç dakika içinde kan durmuştu. — Geçmiş olsun, başınıza dört dikiş attık. Başka bir yeriniz acıyor mu? Murat’ın dili tutuldu. — Hayır… iyiyim. Araç sessizce uzaklaştı. Yanındaki kadın gülümsedi. — Geçmiş olsun. İsterseniz sizi Meksilana’ya götürebilirim. — Meksilana mı? — Yaralara krem yapar, çok faydalıdır. Kadını süzdü. Basit bir penye, sade bir eşofman, markasız ayakkabı… Ne lüks vardı ne şatafat. “Ben Murat Selçuk,” dedi. Kadın başını yana eğdi. — Çok ilginç bir isim… Daha önce duymadım. Ben Mersue. Mersue çantasından şeffaf, kaya parçasına benzeyen bir şey çıkardı. — Buyurun, bidirime binebiliriz. — Bidir mi? — Evet. İşte bu. Murat tereddütle ayağını koydu. Birden alet havada süzüldü. Düşmekten korktu ama görünmez bir güç onu sabit tutuyordu. “Zaman yolculuğu mu yaptım?” diye düşündü. Etrafına bakındığında gördükleri kafasını daha da karıştırdı. Yüksek gökdelenler yoktu. Binalar en fazla iki katlıydı, taş duvarlı ve ahşap çatılıydı. Teknolojiyle çelişen bir manzaraydı bu: Bir yanda havada süzülen araçlar, diğer yanda yüzlerce yıl öncesinden kalmış evler. Bir süre sonra Mersue durdu. — Geldik. Meksilana içerde. Bahçe kapısını işaret etti, sonra bidirine atlayıp uzaklaştı. Murat tek katlı, mavi boyalı evin önünde kaldı. Bahçede rengârenk çiçekler vardı. Kapıya yürüdü, zil aradı ama yoktu. Tıklattı. Kapıyı açan kadın yaşlıydı; saçlarında beyazlar, yüzünde makyaj yoktu, elleri bakımsızdı. — Meksilana ile görüşecektim, dedi. Kadın gülümsedi. — Hoş geldiniz, Meksilana benim. Murat şaşkınlıkla içeri girdi. Evde televizyon yoktu, ama duvarlarda sanat eserleri gibi yağlı boya tablolar asılıydı. Köşede büyük bir piyano vardı. İçinden geçirdi: “Bu kadının sanatla ne ilgisi olabilir?” Ama hemen kendine kızdı. “Sanatçı tipi diye bir şey var mı ki?” Kadın tepsiyle geldi. Üzerinde mavi, yeşil, kırmızı otlar vardı. Yaraya sürmeye başladı, garip kelimeler mırıldanıyordu. Murat rahatsız oldu. — Neredeyim ben? Kadın şaşkındı. — Nerede olduğunuzu hatırlamıyor musunuz? — Hatırlamak başka, bilmek başka! Ben burayı hiç görmedim. Türkiye’de miyim? — Türkiye nedir? Murat çılgına döndü. — Ülke işte! İstanbul’da olmalıydım! — İstanbul diye bir yer yok, Murat. Kadın elini salladı, duvarda bir harita belirdi. Murat dehşetle yaklaştı. Haritanın üzerinde İstanbul yazması gereken yerde “Serglen” yazıyordu. — Hangi yıldayız? diye sordu, titreyerek. — 2023, dedi kadın. Murat’ın gözleri karardı. Yıl aynıydı, ama şehir yoktu. “Bu imkânsız,” diye mırıldandı. Sesinde korku vardı: — Belediye başkanı, vali, polis… kim varsa görüşmem gerek! Ama cevap bulabilecek miydi? Yoksa cevapsız soruların içinde kaybolmaya mı mahkûmdu?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE