Kafeden çıktığında Elias’ın içindeki o hırçın dalga henüz durulmamıştı. Tiana’nın kabuslarına isim olan o gölge, artık bir bedene bürünmüştü. Orion… Adı bile insanın üzerine bir karabasan gibi çöküyordu.
Eve vardığında, kapının eşiğinde bir an duraksadı. Derin bir nefes alıp yüzündeki o sert ifadeyi sildi. Tiana’nın karşısına bu öfkeyle çıkamazdı; ona bir savaşçı değil, bir liman lazımdı.
İçeri girdiğinde Tiana’yı pencerenin kenarında, dizlerini karnına çekmiş bir halde buldu. Bakışları yine o uçsuz buçaksız boşluktaydı. Elias’ın ayak sesini duyunca omuzları hafifçe yukarı kalktı ama gelenin o olduğunu anlayınca gevşedi.
“Geç kaldın,” dedi Tiana, sesi titrek bir mum alevi gibiydi.
Elias yanına gitti, koltuğun kenarına ilişti. "Biraz işim vardı," dedi, sesini mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışarak. "Aç mısın? Sana bir şeyler hazırlayayım mı?"
Tiana başını yavaşça iki yana salladı. Gözlerini Elias’ın gözlerine dikti; o bakışlarda öyle bir çaresizlik vardı ki, Elias bir an için ne söyleyeceğini unuttu.
“Elias… Bugün yine o sesi duydum. Sanki kapının hemen arkasındaydı. ‘Gideceksin’ diyordu. ‘Herkes gibi sen de beni bırakıp gideceksin.’ Gerçekten gidecek misin?”
Elias, kadının buz gibi olmuş elini avuçlarının içine aldı. Parmakları sarsılıyordu.
“Bak bana Tiana,” dedi Elias, her kelimenin üzerine basa basa. “Dışarıda fırtına kopsa, yer yerinden oynasa ben yine buradayım. O duyduğun sesler sadece geçmişin yankısı. Seni buraya, bu eve sığındıran kader; beni de o kapıya kilit yaptı. Kimse seni benden, beni de senden ayıramaz.”
Tiana’nın gözlerinden bir damla yaş süzülüp Elias’ın elinin üzerine düştü. “O çok güçlü,” diye fısıldadı. “Orion… O her yerde. Nefes aldığı sürece beni bulur.”
Elias’ın içindeki o demir halka bir kez daha sıkıştı ama bu kez öfkeyle değil, koruma içgüdüsüyle.
“Güçlü dediğin adam, ancak karanlıkta saklanarak korku salar Tiana. Ben o karanlığı aydınlatmaya geldim. Şimdi sadece uyu. Ben buradayım, tam yanındaki sandalyede oturacağım. Gözümü bile kırpmayacağım, söz veriyorum.”
Tiana, başını Elias’ın dizine yasladığında, genç adam onun saçlarını okşarken dışarıdaki karanlığa baktı. Celal Bey’in uyarısı aklındaydı: “O adam sadece can almaz, akıl alır.”
"Gelsin," diye mırıldandı Elias, kendi kendine. "Gelsin bakalım o cellat. Görelim kimin aklı kimin yüreğine yetecek."
O gece, evin içinde sadece Tiana’nın düzenli nefes alışları ve dışarıdaki rüzgarın uğultusu vardı. Ama Elias biliyordu; bu sessizlik, büyük bir fırtınanın en sakin anıydı. Ve o fırtına koptuğunda, Orion bu kez karşısında savunmasız bir kadın değil, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir adam bulacaktı.
Geçmişin perdeleri aralandığında, o ışıltılı köşkün aslında ruhu çürüten bir zindan olduğu dökülüyordu ortaya. Tiana’nın zihninde o günler, güneşli bir öğleden sonrası değil de, üzerine çöken gri bir duman gibiydi.
Orion, şehre hükmeden o adam, Tiana’nın hayatına bir kurtarıcı gibi girmişti güya. Ama sevgi dedikleri şey, Orion’un ellerinde yavaş yavaş bir zehre dönüştü.
O akşamı hatırladı Tiana. Köşkün devasa salonunda, dışarıdaki sağanak yağmurun sesi camları döverken Orion karşısında oturuyordu. Elindeki şarap kadehini ağır ağır çeviriyor, gözlerini Tiana’nın üzerinden bir an olsun ayırmıyordu.
“Yine mi o pencerenin önündesin Tiana?” demişti Orion. Sesi o kadar yumuşaktı ki, bir bıçak sırtı gibi parlıyordu. “Dışarıda ne var sanıyorsun? Sensiz bir hiç olan o dünya mı seni bekliyor?”
Tiana titreyen ellerini birbirine kenetledi.
“Sadece biraz hava almak istedim, Orion. Boğuluyor gibi hissediyorum bazen. Bu ev… sanki duvarlar üzerime geliyor.”
Orion hafifçe güldü; ama o gülüşte ne bir sıcaklık ne de bir şefkat vardı. Yerinden kalktı, ağır adımlarla Tiana’nın arkasına geçti. Ellerini kadının omuzlarına koyduğunda Tiana’nın nefesi boğazında düğümlendi.
“Boğulmak mı?” diye fısıldadı adam, dudakları Tiana’nın kulağına değecek kadar yakındı. “Saçmalıyorsun yine. Bak, kimsen yok senin benden başka. Baban bile… O çok sevdiğin baban, seni bana bırakıp gitti. Hayır. Seni bu dünyada ayakta tutan tek şey benim iradem. Sen benden gidersen, boşluğa düşersin. Yok olursun.”
Tiana gözlerini kapattı. Orion’un parmakları omuzlarını hafifçe sıktığında, bu bir sarılma değil, bir mülkiyet ilanıydı.
“Ben sadece… biraz yalnız kalmak, belki eski bir dostla konuşmak…”
“Dost mu?” Orion’un sesi birden buz kesti, omuzlarındaki elleri sertleşti. “Hangi dosttan bahsediyorsun sen? Benim onaylamadığım kimse senin dostun olamaz. Sen delirmeye başladın Tiana. Zihnin sana oyunlar oynuyor. Bak, yine titriyorsun. Kendi başına bir adım bile atamıyorsun. Ben olmasam, sen bir hiçsin.”
Günler böyle geçti. Orion, Tiana’nın etrafındaki herkesi birer birer uzaklaştırdı. Hizmetçileri kovdu, kapıları kilitledi. Her gece Tiana’nın kulağına aynı şeyi fısıldadı: “Sen yalnızsın. Sen hastasın. Sadece ben varım.”
Bir akşam üstü, Tiana odasında eski bir fotoğraf karesi bulduğunda—babasıyla güldüğü o nadir anlardan biri—Orion içeri girdi. Fotoğrafı Tiana’nın elinden çekip aldığı o an, kadının içindeki son tel de koptu.
“Bunu neden saklıyorsun?” diye bağırdı Orion. “Geçmişin seni kurtaracağını mı sanıyorsun? Bak bana! Kimsen yok diyorum sana! Kimsen!”
Tiana o an sadece kaçmak istedi. Orion’un o karanlık, boğucu sevgisinden; seni seviyorum derken aslında “sen benim kölemsin” diyen o sesinden kaçmak… Koştu, nereye gittiğini bilmeden koştu. Ayakları çıplaktı, yağmur tenini dövüyordu. Arkasından Orion’un o kendinden emin, alaycı sesi geliyordu:
“Nereye gideceksin Tiana? Kim açacak sana kapısını? Kimse seni benim kadar sevmeyecek! Yalnız öleceksin o uçurumlarda!”
Uçurumun kenarına vardığında, rüzgar saçlarını savururken Tiana arkasına baktı. Orion orada duruyordu; sakin, üzerinde tek bir damla yağmur yokmuş gibi kusursuz.
“Hadi,” dedi Orion, elini uzatarak. “Gel buraya. Yine bana muhtaçsın. Yine yalnızsın.”
Tiana o an, Orion’un elini tutmaktansa boşluğun kucağına düşmeyi seçti. Çünkü o boşluk, Orion’un sahte cennetinden daha huzurlu görünmüştü gözüne.
Elias, Tiana’nın uykusunda hıçkırarak ağladığını görünce derin bir iç çekti. Kadın geçmişin o karanlık dehlizlerinde hâlâ o adamla savaşıyordu.
Tiana aniden gözlerini açtı, kan ter içindeydi. Elias’ın elini sımsıkı tuttu.
“O… o gelip alacak beni, Elias. ‘Kimsen yok’ diyor. ‘Herkes gidecek’ diyor.”
Elias, Tiana’nın yüzüne düşen bir saç telini şefkatle kenara çekti.
“Desin bakalım,” dedi Elias, sesi bu sefer sokağın o kafa tutan, mert tonundaydı. “Senin kimsen yoksa, benim de kaybedecek bir şeyim yok demektir. O saray yavrusundan çıkıp buraya gelmeye yüreği yetiyorsa, buyursun gelsin. Ama şunu bil Tiana; o uçurum bitti. Şimdi benim yanımdasın , ben yanındayım.”
Tiana biraz olsun sakinleşti ama gözlerindeki o korku sönmedi. Çünkü o biliyordu; Orion asla pes etmezdi.