Yazarın anlatımı
Konaktan gönderildiği gün…
Dilan’ın içi paramparça olmuştu.
Kapı yüzüne kapanmamıştı belki ama…
ona verilen mesaj çok netti.
Artık burada değilsin.
Arabadan indiğinde dizlerinin bağı çözüldü.
Baba evinin kapısına baktı uzun uzun.
Bu kapıdan gelin gibi çıkmamıştı…
Çünkü hiç bir zaman sevmedi kocası onu ..
Şimdi de kovulmuş gibi geri dönüyordu.
İçeri girer girmez başındaki bandanı hırsla çıkardı.
Yere attı.
Nefesi kesik kesikti.
Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu.
Öfke daha büyüktü.
Annesi içerideydi.
Oturmuş, sessizce bekliyordu sanki.
Dilan içeri girer girmez patladı.
“Ana!” diye bağırdı.
Sesi titriyordu.
“Ana o kadın… o orospu kadın çocuğumu ve kocamı elimden aldı!”
Sözler ağzından zehir gibi döküldü.
Eliyle saçlarını çekti.
Gözleri delirmiş gibiydi.
“Ana Şervan olmadan yaşayamam ben!”
Annesi başını kaldırdı.
Sessizce baktı kızına.
Yüzünde yılların verdiği sertlik vardı.
Yavaşça bastonunu aldı.
Yere vurdu.
Tak!
Ses evin içinde yankılandı.
“Kes sesini,” dedi sertçe.
Dilan bir an durdu.
Ama gözyaşları artık akıyordu.
Annesi dik duruyordu.
Gözleri soğuktu.
“Şervan gelip seni alacak,” dedi.
Kesin bir tonla.
Sanki olacak bir şeyi söylüyordu.
Dilan başını salladı.
İnkar eder gibi.
“Ana… o kızı sever.”
Sesi kırıldı.
“Beni sevmez…”
İlk defa bu kadar açık söyledi bunu.
İçindeki gerçeği.
Annesi gözlerini kıstı.
“Sen ona erkek çocuk verdin,” dedi.
Her kelimenin altını çizerek.
“Miran’ını verdin.”
Dilan dudaklarını ısırdı.
Gözleri doldu.
“Ana…” dedi.
“Resmi nikah bile kıymadı bana…”
Bu cümle ağırdı.
İçine oturmuştu.
Kadınlığına.
Gururuna.
Her şeyine.
Annesi bir an sustu.
Gözleri uzaklara daldı.
Sanki geçmişi hatırladı.
Yaşanmışlıkları.
Kadınların kaderini.
Sonra tekrar Dilan’a baktı.
“Erkekler…” dedi yavaşça.
“Sevdiğine değil… kendine bağlayana döner.”
Dilan anlamadı.
Ama dinledi.
Annesi bastonunu bir daha yere vurdu.
“Sen onu bağlayacaksın,” dedi.
“Çocukla… sabırla… akılla…”
Dilan’ın gözlerinde küçük bir kıvılcım yandı.
Annesi eğildi biraz.
Sesini düşürdü.
“O kadın geçici,” dedi.
“Sen köksün.”
Dilan derin bir nefes aldı.
Kalbi hâlâ yanıyordu.
Ama artık sadece acı yoktu içinde.
Hırs da vardı.
İnat da vardı.
Annesi son kez konuştu.
“Kıyacak o nikahı,” dedi.
“Kıyacak…”
Dilan başını kaldırdı.
Gözlerini sildi.
İçinden bir şey geçti.
Şervan benim olacak.
Ne pahasına olursa olsun.
Çünkü bazı kadınlar…
Kaybetmeyi kabul etmez.
Bir yanda…
Aklını hırsla, kalbini takıntıyla doldurmuş bir kadın…
Dilan.
Diğer yanda…
Yıllardır bir adamın içine işlemiş, kök salmış bir aşk…
Berfin.
Ve o adam…
İkisinin ortasında değildi artık.
Seçimini çoktan yapmıştı.
Bağ evi sessizdi.
Güneş öğleni geçmişti.
Bahçeden içeri hafif bir rüzgâr giriyordu.
Berfin içerideydi.
Hasret’i yıkamıştı.
Minik kızın saçları hâlâ nemliydi.
Kokusu sabun gibi tertemizdi.
Ama Berfin’in hali…
Tam tersiydi.
Üstü başı sırılsıklamdı.
Beyaz elbisesi tenine yapışmıştı.
İnce kumaş her detayı belli ediyordu.
Islak saçları omuzlarına yapışmıştı.
Nefes aldı.
Fidan’a döndü.
“Canım,” dedi yumuşakça.
“Sen Hasret’e biberonla süt içir, uyut.”
Bir an elbisesine baktı.
Gülümsedi hafifçe.
“Ben de duş alayım… çok ıslandım.”
Tam dönecekti ki…
Kapı açıldı.
Şervan içeri girdi.
Adımını attığı an durdu.
Gözleri direkt Berfin’e kilitlendi.
Bir saniye…
İki saniye…
Yutkundu.
Gözleri kızın üzerinde gezdi.
Baştan aşağı.
Elbisenin tenine yapışması…
Belli olan hatları…
Islaklık…
Adamın bakışları ağırlaştı.
Kendi kendine mırıldandı.
“Aşkından ölmedim…”
Gözlerini kıstı.
“Bu hallerinden öleceğim amına koyayım…”
Sonra bir anda toparladı kendini.
Sesi sertleşti.
“Ne bu hal?”
Bir adım daha attı.
“Niye böyle dolaşıyorsun lan sen?!”
Fidan durumu anladı.
Hiç konuşmadan Hasret’i aldı.
Sessizce çıktı.
Kapı kapandı.
Oda sadece ikisine kaldı.
Berfin yutkundu.
Kalbi hızlandı.
Ama yüzünü sakin tuttu.
Korkma… dedi kendi kendine.
“Sakin ol Berfin…”
Sonra başını kaldırdı.
“Şervan…” dedi.
“Hasret’i yıkadım.”
Elbisesine baktı.
“Üstüm çok ıslandı.”
Bir adım geri çekildi.
“Yukarı duşa gidiyordum.”
Gözlerini kaldırdı.
“Bahçeye çıkmadım, merak etme.”
Şervan dinlemedi bile tam.
Adım attı.
Yaklaştı.
Elini uzattı.
Kalçasına koydu.
Sertçe çekti kendine.
“Bir daha böyle gezme.”
Sesi düşüktü ama tehlikeliydi.
“Fidan bile görmesin bu halini.”
Berfin kaşlarını çattı hafifçe.
“Ama Fidan kadın…”
Cümlesi bitmeden…
Şervan parmağını dudaklarına koydu.
“Sss…”
Gözleri kararmıştı.
“Kadından bile kıskanıyorum seni.”
Bir an durdu.
“Düşün…”
Başını eğdi biraz.
“Benim ayarlarımla oynama.”
Sesi sertleşti.
“Düzgün giyin.”
Berfin o an…
Gülümsedi.
Yaklaştı biraz daha.
Gözlerini kaçırmadı.
“Sen biraz fazla mı kıskançsın Şervan?” dedi.
Elini kaldırdı.
Adamın göğsüne koydu.
Şervan’ın sabrı o an gerildi.
Bir anda çekti kızı kendine.
Nefesleri karıştı.
“Ben…” dedi dişlerinin arasından.
“Fazla kıskanç değilim.”
Gözlerini kilitledi kızın gözlerine.
“Ben fazla aşık bir adamım Berfin.”
Sözleri ağırdı.
“Eğer beni sinirlendirirsen…”
Bir an durdu.
“Sonuçlarına katlanırsın.”
Berfin’in içi titredi.
Ama belli etmedi.
Gözlerini kaçırmadı.
“Tamam,” dedi yumuşakça.
“Nasıl istersen öyle giyerim.”
Bir an durdu.
“...ama sen de beni çok sıkmasan?”
Şervan cevap veremedi hemen.
Çünkü gözleri…
Kızın dudaklarına kaymıştı.
Nefesi ağırlaştı.
“Berfin…” dedi.
Sesi boğuktu.
“Beni zorlama.”
Kendini zor tutuyordu.
“Adam gibi giyin…”
“Ve adam gibi gez.”
Ama sesinde tehditten çok…
Tutulan bir şey vardı.
Berfin bunu gördü.
Hissetti.
Ve oynadı.
Yavaşça uzandı.
Dudaklarına hafif bir öpücük bıraktı.
Şervan dondu kaldı bir an.
Sonra geri çekildi.
“Berfin…” dedi uyarır gibi.
“Gündüz vakti…”
Başını salladı.
“Dur yavrum.”
Derin bir nefes aldı.
“İyi olmaz senin için.”
Berfin iki adım geri çekildi.
Gülümsedi.
Parmaklarıyla küçük bir öpücük attı havaya.
Sonra döndü.
Merdivenlere yöneldi.
Süzüle süzüle…
Üst kata çıktı.
Banyoya girdi.
Kapı kapandı.
Şervan olduğu yerde kaldı.
Yutkundu.
Ama dudaklarının kenarı kıvrıldı.
İstemeden.
Hafifçe güldü.
“Berfin…” dedi kendi kendine.
“Ulan Berfin…”
Başını salladı.
Sonra ceketini aldı.
Dosyasını kavradı.
Ve çıktı evden.
Aklında tek bir şey vardı.
Bu işi bitirmek.
Dilan'ı tamamen boşamak....
Arabaya bindi.
Telefonu aldı.
Numarayı çevirdi.
Halası açtı.
Sesi soğuktu.
“Sen bizi unuttun sanırdık.”
Şervan derin bir nefes aldı.
“Hala…” dedi.
“Bak Dilan beni deli etti.”
Sesi sertleşti.
“Bana demediğini bırakmadı.”
Bir an durdu.
“Karım hakkında konuştu.”
Gözleri karardı.
“Ağzına yakışmayacak laflar etti.”
“Bunu kabul etmem.”
Halası sustu.
Dinliyordu.
Şervan devam etti.
“Ben boşamak istiyorum Dilan’ı.”
Netti.
“Benim için bitti.”
“Benim karım başka artık .”
Sesi ağırlaştı.
“Oğlumun anası başımın tacı…”
“Ama bu iş bitti.”
Telefonun diğer ucunda…
Dilan vardı.
Annesinin yanında.
Her kelimeyi duyuyordu.
Dizleri çözüldü.
Ağlamaya başladı.
Sessizce.
Ama yıkılarak.
Halası konuştu.
“Oğul yanlış edersin.”
“Soy vermez o kız sana.”
“Erkek çocuk veren benim kızım.”
“Aşiret ne der…”
Şervan’ın sesi değişti.
Daha sert.
Daha kesin.
“Burada söz de benim.”
“Aşirette ,kanun da benim.”
Bir an sustu.
Sonra dedi ki:
“Dilan’a ver telefonu.”
Annesi uzattı.
Dilan titreyen ellerle aldı.
“Şervan ben—”
Cümlesi bitmedi.
Şervan konuştu.
Üç kelime.
Keskin.
Geri dönüşü olmayan.
“Boş ol.”
Bir daha.
“Boş ol.”
Ve son kez.
“Boş ol.”
O an…
Dilan’ın dünyası yıkıldı.
Şervan devam etti.
Sesi buz gibiydi.
“Seninle işim bitti.”
“Mehirini göndereceğim.”
Kısa bir sessizlik.
“Kendine iyi bak.”
Ve kapattı.
Dilan telefonu elinde tuttu.
Dondu kaldı.
Gözlerinden yaşlar akıyordu.
Ama artık ses çıkmıyordu.
Annesi baktı ona.
Ama bu sefer…
Hiçbir şey diyemedi.
Çünkü bazı bitişler…
Geri dönmezdi.