Zaman, intikama gebe olduğunda daha da yavaş ilerliyordu. Ama bu ilerleme normal zaman hızının belki de bin katı daha fazla insana katkı sağlıyordu. Evet zor geçiyor olsa da günler, içine bir insanı hapsettiğinde kalbindeki o birikmiş zehri de körüklüyordu. İntikam kor kor alevler yakıyor, ona paralel olarak da güçlendiriyordu insanı. Alparslan ise, her geçen günle beraber tamamen değişiyordu. İçindeki bu köklü değişimin tek farkında olan da yine kendisiydi. Görünürde herkesi şaşırtacak derecede iyiydi hatta o kadar iyi görünüyordu ki Ronya da Yavuz da onun bu halinden endişe duymaya başlamışlardı. Dersleri çok iyiydi, bölüm birinciliğini kimseye kaptırmayacak gibi duruyordu. Üstelik arkadaşlarıyla arası iyiydi hatta sosyal hayatına bir katkıda daha bulunmuştu. Spora başlamış orada da yeni arkadaşlıklar edinmişti, spora olan bu ani ilgisi ise gün geçtikçe genişlemeye başlamıştı.
İçinde yanan öfke, günden güne büyüyordu. Özellikle Cenk denen o adi herifin dışarıda elini kolunu sallaya sallaya gezmesi Alparslan'ı iyice çıldırtıyordu. Bu öfke onu spora daha fazla ittiği için kendini iyice geliştirmiş çoğu dövüş sanatını da öğrenmişti. Alparslan'ın o olaydan beri tek takıntısı Cenk şerefsizini araştırmak olmuştu. Bazen onun gittiği barlara gidiyor yakından izliyordu ve ona bu kadar yakın olup, onu boğazlamamak için de kendini ayrıca zor tutuyordu.
Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği mezunu olan Alparslan'ın içindeki keder geçen zamana inat taptazeydi. Bir zamanlar tek derdi ehliyet almak olan o genç gitmiş, yerine biyolojik olarak yirmi bir yaşında olmasına rağmen ruh yaşı altmışlarda olan bir genç gelmişti. O olay üzerinden dört koca yıl geçip gitmişti. Peki geriye ne bırakmıştı? Alparslan için o kadar şey gitmiş o kadar şey gelmişti ki hangisinin daha ağır bastığını kendi bile kestiremiyordu.
İçinde diri tuttuğu öfkesi ile daha fazla spor yapıp dövüşüyordu. Dövüş sporlarında geçirdiği zamana Solin ve Can da katılmıştı. Üçü birlikte son bir yılı hem okul hem sporla geçirmişlerdi. Can da en yakın dostu olan Alparslan gibi inşaat mühendisliğinden mezun olurken, Solin ölen öz anne ve babasının izinden giderek hukuk okumuştu. Solin aslında Ronya ve Yavuz'un üvey çocuğuydu. Ronya, Alparslan ve onun ikiz kardeşine hamile kaldığı zaman kızı karnında ölmüştü. Ronya, doğumuna iki gün kala zincirleme bir trafik kazası olayında hastaları muayene ederken Solin'in annesini görmüştü. Kadıncağız kocaman karnıyla sedyede kanlar içinde uzanırken, Ronya'nın elinden tutup bebeğime iyi bakın demişti. Sonra o bebek yani Solin sezeryan ameliyatla alınmış, annesi de tıpkı babası gibi ölmüştü. Yavuz da Ronya da Solin'i evlatlık edinmişlerdi.. O günden sonra Solin, Ronya ve Yavuz'un hem evladı hem de ömürlük emaneti olmuştu.
Alparslan ise onu ölen ikizi bellemişti. Solin, biyolojik anne ve babasının ölümünü ilk öğrendiğinde ne kadar da etkilenmişti.
Gerçekleri tam olarak bilmeden önce bile kardeşiyle her bayramda ölen ailenin mezarlarını ziyaret ediyorlardı ama gün geldiğinde onların aslında Solin'in öz ailesi olduğunu öğrenmişlerdi. O günden sonra iki mezar tıpkı anne babasında olduğu gibi onda da büyük bir önem arz etmişti. Solin'le ana sınıfına başladıklarında, okula başladıklarında, liseye gittikleri ilk gün, üniversite sınavını kazandıkları ilk gün... Sadece bayramlarda değil en mutlu oldukları günlerde de o mezarlara gitmişlerdi. Anne ve babası her zaman büyük bir gururla ölen Serap ve Arda GÜVEN'i anlatmışlardı. Solin'in hayattaki en büyük şansı şüphesiz canının içi olan annesi, babası ve ikiziydi. Evet öz ailesi ölmüştü ama öyle bir aileye gelmişti ki bir kere bile kendini üvey hissetmemişti. Babasının göz bebeği olduğunu o koyu kahve gözlere baktığında hissetmişti. Annesinin ciğer parçası olduğunu her sarılıp koklayışında iliklerine kadar hissetmişti. Bir de ikizi vardı, onlar üveyde olsa ikizdi. Gerçekten ikiz. Birinin canı yansa diğeri pare pare oluyordu. İkisi de tek canda yaşıyor gibiydiler...
Kardeşini düşününce hafifçe gülümsedi. Artık o da kendi yolunu çizmiş tek başına bir hukuk şirketi açmış orada çalışıyordu.
Can, babası Fatih'in yanında AÇIKEL holding de işe başlarken, Alparslan ise babasının şirketinde işe başlamıştı.
Alparslan'ın gözleri uzaklara daldı. Artık zamanın geldiğini biliyordu. Bunca yıl geçmişti ve yapacağı tek şey kalmıştı. Onu da yaptı mı artık tamamdı. Aklındaki yaşama ayak basmaya artık hazır olacaktı..
Odasının kapısı birden açıldığında Alparslan başını içeri giren babasına çevirdi.
Yavuz ilk defa oğluna karşı bu denli öfkeliydi. Arkasından endişeyle koşan karısını üzmek istemese de onun da bunu bilmeye hakkı vardı.
"Yavuz ne oluyor?"
Karısının endişeli sesine karşılık Yavuz, "Onu şimdi oğlumuzdan öğreneceğiz güzelim." dedi.
Karşısında öfkeli babasını ve şaşkın bakışlı annesini gören Alparslan, her şeyi öğrendiklerinin farkına vararak sakin bir sesle konuşmaya başladı.
"Bu konuda lütfen bana kızmayın."
Ronya dayanamadı ve parmaklarını sallayarak,"Siz ikiniz! Hemen bana neler olduğunu açıklıyorsunuz, hemen! " diye bağırdı.
"Tabii canım," diyen Yavuz oğlunu işaret etti. "Oğlumuz artık her türlü silahı kullanan biri!" dedi sinirle.
Duyduklarından ötürü Yavuz'a şaşkınlıkla bakan Ronya," Alparslan ve silah mı?" diyebildi.
Şaşkın bakışlarını oğluna çevirerek," Oğlum senin silahlarla ne işin var? "diye sordu. Karı koca ikisinin de şu an merak ettikleri tam da buydu.
Sesleri duyup, ikizini odasına damlayan Solin, neler olduğunu anlamaya çalışırken gözleri Alparslan'ın gözleriyle kesişti. Mırıldanarak," Demek öğrendiler can yarım ha?" dedi.
Alparslan başını sallayıp onaylarken, Yavuz ve Ronya'nın şaşkınlıkları iki katına çıktı. Demek kızları da bunu biliyordu ve onlara söylememişti. Sırıtan Alparslan Solin'e, "Nasıl olduysa seni öğrenememişler."dedi.
Karı kocanın bu defa kızgın bakışlarının hedefi kızları Solin'di. Başını dik tutan Alparslan,
"Kızınız iki eliyle silah kullanabilen mükemmel bir keskin nişancı. " deyince, Ronya artık fenalaştığını hissediyordu.
Ronya, üzgün çıkan sesiyle konuşmaya başladı. "Yavuz biz bu çocukları yetiştirirken nerede hata yaptık? Silahla bizim çocukların ne işi olur Allah aşkına. " dedi.
Yavuz karısının hüzünlü sesini duyar duymaz zaten erimişti, bakışlarını iki kardeş arasında gezdirip. "Evet bu sorunun cevabını siz ikiniz verin bakalım! Şunu da bilin o silahlara bir daha el sürmeyeceksiniz! " dedi.
Alparslan hiç lafı dolandırmadan yıllarca kafasına koyup planladığı şeyleri, yavaşça anlatmaya başladı.
"Onu öldüreceğim! Kimseye artık zarar veremeyecek. Sadece o değil, onun gibi olan herkesi!" dediğinde, ona gözlerinden ateş saçarcasına bakan babasına bakışlarını dikti.
"Solin'e kızmayın. Ona istesem engel olurdum, hem dövüş sporlarında hem silah konusunda. Ama ben engel olmadım hatta destek oldum bile diyebilirim."
Sertçe yutkunup devam etti.
"Bir gün! Bir gün adi bir herifin eline düşerse kendini korusun istedim. Ben olmasam, siz olmasanız da kendini koruyabilecek durumda olsun dedim. Yoksa ne olur biliyor musunuz? Metruk bir binada, kendi evinin ön bahçesinde, otobüste, hatta merdiven boşluğunda, belki de evimizdeki odasında... " Elleriyle odayı işaret edip, "Burada, kendini en güvende hissettiği bu evde bile Rüya'yla aynı kaderi yaşayabilir."
Dehşetle ona bakan annesi ve boyun damarları kabarmış sinirden patlamak üzere olan babasına baktı.
"Buna izin vermem! Kendini mahvetmene izin vermem oğlum!"
Yavuz'un evi inleten sesine karşılık, dişlerini sıkarak konuştu Alparslan.
"Ben. Onu. Öl-dü-re-ce-ğim. Hem de nerede biliyor musunuz? Kendini en güvende hissettiği yerde! Hiç beklemediği bir anda! " sert adımlarla gardırobunu açıp, içinden paketlenmiş o elbiseyi askıdan alıp öylece tuttu.
"Bu elbiseye iyi bakın. Ben tam dört yıldır her gece bu elbiseye bakıyorum. Sakladım. Olur da bir gün hafıza kaybı yaşarsam bile bu işin peşini bırakmayayım diye. Daha da önemlisi bitmeyen kinimi hep diri tutmak için!"
Yavuz ve Ronya hâlâ dehşetle Alparslan'a bakıyorlardı. Değişmişti, nasıl onlara yansıtmadan bu denli değişmişti anlayamıyorlardı. Konuşacak mecalleri kalmamış gibi Alparslan'ın yatağına oturdular. Hâlâ kanları üstünde kurumuş o elbiseye bakıyorlardı. Ronya, oğlunun ısrarla odasına kimseyi sokmamasının sebebini şimdi anlıyordu. Değerli bir mücevhermiş gibi ustaca üstü kaplanmış o elbise evlerindeydi ve o bunu bilmiyordu.
Solin artık zamanının geldiğini düşünerek, "Biz Alparslan'la bir karar aldık. Siz öğrenmeseydiniz de zaten bu durumu size açıklayacaktık."deyip, sözü tekrardan Alparslan 'a bıraktı.
" Biz yarından itibaren başka bireyler olarak kendimizi duyuracağız. Artık herkes kim olduğumuzu öğrenecek. "
Yavuz, oğlunun sözleriyle lafın nereye geldiğini anlamıştı.
Sertçe "Mafyacılık mı oynayacaksınız?" dedi.
Babasının kısık gözlerle sorduğu soruya, "Hayır baba. Biz sadece vicdan sesi olmaya karar verdik. Bize denk gelen her adaletsizliğe adalet olmak, kulakların sağır olduğu her zulme ses, gözlerin kapandığı her acıya merhem olmak istiyoruz. Ve ilk önce kendimizi tanıtmayı düşünüyoruz. En uygun zaman ise yarın akşam. Mücevherlerin açık arttırmaya sayıldığı o etkinlik. İş dünyasından, yeraltı dünyasına kadar bin sekiz yüz altmış üç kişinin olduğu o yerde kendimizi tanıtacağız. Sen sormadan söyleyeyim baba, Cenk denen o zibidi de orada olacak. "dedi.
Yavuz ve Ronya'nın bakışları kesişti. Ortamdaki sessizliği yanlış anlayan iki kardeş desteksiz de olsalar bu işe baş koyacaklarını düşünüyorlardı. Ama babalarının sesi işi ummadık bir yere getirdi.
"Bizim, sizden başka bu dünyada sahip olduğumuz bir şey yok. Siz ikiniz, benle annenizin canının ta kendisisiniz. Bu yolda bizden size destek tam. Fakat katil olmanız, başınızı belaya sokmanız... Eline kan bulaştığında ne olacak Alparslan? İçindeki acı dinecek mi? Tamam yaşadığın olay çok büyük bir vahşetti, inan hepimiz çok etkilendik. Sence yine de eline kanı bulaştırmak çözüm mü? Sen, hayatı boyunca insanlar ölmesin diye uğraşıp didinen bir babanın, öte yandan gecesini gündüzüne katıp hayat kurtaran bir annenin evladısın. Şimdi nasıl can alacaksın? "
Bu sözler Alparslan'ın yüreğini tam on ikiden vurmuştu. Bunları o da düşünmüştü. Hem de dört yıl boyunca! Boş bakışları ve soğuk sesiyle cevap verdi.
"O kan elime değdi baba. O kan sadece elime değil, yüreğime de değdi. İnleye inleye benden yardım isteyen o kıza yardım edemediğim zaman o kanda boğuldum ben. Sizin bize on sekiz yıl boyunca yaşattığınız güzel, mutlu hayat o gün bitti. Hayatın en kötü yanını acı içinde öğrendim. Ben bu yolu şimdi seçmedim anne, baba.. Ben bu yolu o herif bir gece nezarette kalıp çıktığı günden beri seçtim, sadece tam olarak karar vermemiştim ki aklıma Solin geldi. İşte o andan itibaren bu yol için çalıştım, çabaladım. Bu yol benim yansımam. Şimdi benimle misiniz yoksa karşımda mısınız? "
Ronya, hayatın bu acı tarafını birçok vakada görmüştü ama hayatlarına bu denli yaklaşmış olması dört yıldır onu da çok etkilemişti hele ki adaletin tecelli etmemesi onu derinden üzmüştü. Öte yandan Yavuz, oğlunun sadece Rüya'nın ölümünden etkilendiği için değil, işlemeyen adalete isyanından dolayı böyle olduğunu anlıyordu. O da buna çok kızmıştı. Ne kadar çabalarsa çabalasın o it ve babası hep bir adım öndelerdi! Ama şimdi vaziyet değişmişti, şimdi oğlu vardı. Oğlunun kılına zarar gelse dünyayı yakacak bir babaydı Yavuz.
"Bu yolda yanındayız. Ben, aşiretim, adamlarım, şirketim, eş dostum... benle alakalı herkes seninle."
Ronya, kocasına bakıp onu onayladı. Oğlu bu yolu yeni seçmemişti ki vazgeçirsinlerdi. Hayır deseler de Alparslan'ın kararını değiştirmeyeceklerini biliyordu. Onlara düşen, çocuklarını koruyup, onlarla olmaktı.
Anne ve babasının elini öpüp alnına koyan Alparslan, "Yarın akşam Rüya için adalet avına çıkıyoruz o zaman," deyip odadan çıktı.
Arkasından koşturan Solin, ikizine seslenip durdurdu. Bir şey söylemeden sımsıkı sarıldı Alparslan'a. O sarılmada iki yarımın tamamlanması vardı. Kardeşliğin en derin duygusuyla, "Can yarım." diyen Alparslan'a yine aynı duyguyla cevap verdi Solin.
"Canımın yarısı.."