Mühür Ustası'nın ininde, tanıdık koku bizi karşıladı. Kan, toprak, otlar ve o metalik, organik karışım. İlk geldiğimde midem bulanmıştı; şimdi ise bu kokuyu güvenle ilişkilendiriyordum. Garip, ama gerçekti.
Usta, her zamanki yerinde oturuyordu. Alçak tabure, loş ışık ve o boş göz çukurlarından yayılan soluk parıltı.
"Geç kaldınız," dedi. Sesi kuru yaprakların hışırtısı gibiydi şikâyet değil, gözlemdi.
"Kalenin içi hareketliydi," dedi Yazgan. "Misafirler var."
"Biliyorum." Usta ayağa kalktı. Hareketi yavaştı, ama o yılan vari akıcılık hâlâ oradaydı. "Prens ve Prenses. Tehlikeli sular."
Bana döndü. O boş bakışlar ya da bakışların olması gereken yer, sanki içimi okuyordu.
"Sızdırma mührü tuttu," dedi. "Hissedebiliyorum. Ama yeterli değil. Güç büyüyor. Mühür de büyümeli."
Elimi kaldırdım. Avucumdaki mühür, ilk gece kazınan o sembol, hafifçe zonkluyordu. Sanki Usta'nın varlığına tepki veriyordu.
"Bu gece farklı bir şey deneyeceğiz," dedi Usta. Ardından bakışlarını Yazgan'a çevirdi. "Ve sen de buna dâhil olacaksın."
Yazgan'ın kaşları çatıldı.
"Ben mi?"
"Evet," Usta bir adım yaklaştı. "Sen bir Kan Hâkimisin. Gücün damarları kontrol etmek. Kanı bükmek, kaynatmak, dondurmak. Ama asıl gücün bu değil."
Yazgan sessiz kaldı. Bekliyor gibiydi.
"Ama Ebren'in gücü kandan gelmiyor," dedi Usta. "Bunu biliyorsun. Büyük Kavuşumdan gelen enerji kanında akmıyor bedeninde, ruhunda yaşıyor."
"Öyleyse ben nasıl..." diye söze girdi Yazgan.
"Dinle." Usta'nın sesi keskinleşti. "Güç kanda akmıyor, evet. Ama aktığında bedeni etkiliyor. Kalp hızlanıyor. Kan ısınıyor. Damarlar genişliyor. Güç bir nehir gibi yükselirken, kanı da beraberinde sürüklüyor."
Duraksadı. Boş göz çukurlarındaki soluk ışık bir an yoğunlaştı.
"Sen gücün kendisini hissedemezsin," dedi Yazgan'a. "Ama gücün izini hissedebilirsin. Kanındaki değişimi. Isıyı. Titreşimi. Ebren kontrolü kaybetmeye başladığında, kanı kaynayacak. Mecazi değil, gerçek anlamda. Ve sen bunu herkesten önce hissedeceksin."
Yazgan'ın çenesi gerildi.
"Ve sonra?" diye sordu.
"Kanı soğutursun," dedi Usta. "Yavaşlatırsın. Gücü durdurmak senin işin değil. Ona zaman kazandırmak senin işin. Kendine gelmesi için."
Tam o anda zihnime bir düşünce çarptı.
"Bir sorun var," dedim birden. "Ben Soylu Kan güçlerine bağışığım. İlter'in gücü işlemedi. Yançı'nınki de. Yazgan da bir Soylu Kan. Onun gücü de bana işlemez."
İn bir an sessizliğe gömüldü.
Usta duraksadı. Sonra, o boş bakışların ardında garip bir parıltı belirdi.
"Hayır," dedi sakince. "İşler."
Kaşlarım çatıldı.
"Nasıl? Ben..."
"Sen Soylu Kan güçlerine bağışıksın," diye sözümü kesti. "Sana zarar vermek isteyenlere karşı. Gücün seni onlardan korur."
Sonra Yazgan'a döndü.
"Ama o senin koruyucun."
İkimiz de irkildik.
"Kader bağınız var," diye devam etti Usta. "Yaratıcı sizi eşleştirdi. Bu rastgele bir karar değildi."
Yazgan'a baktım. O da bana bakıyordu; gözlerindeki sertlik yerini dikkatli bir şaşkınlığa bırakmıştı.
"Ne demek istiyorsun?" dedi.
"Koruyucunun görevi Vadedilmiş olanı korumaktır," dedi Usta sabırla. "Hayatı tehlikeye girdiğinde müdahale etmek. Eğer Ebren'in gücü, kendi koruyucusunu da engellese... koruyucu nasıl koruyacaktı?"
Sessizlik çöktü. Anlam zihnimde ağır ağır şekillendi.
"Yani..." dedim yavaşça. "Benim hayatım söz konusu olduğunda... Yazgan'ın gücü bana işliyor mu?"
"Evet." Usta başını salladı. "Kader bağı bu istisnayı yaratır. Gücün, seni korumak için gelen gücü tanır. Dışlamaz. Kabul eder."
Yazgan derin bir nefes aldı.
"Bunu neden daha önce bilmiyorduk?"
"Çünkü daha önce sormadınız," dedi Usta. Dudaklarında silik bir gülümseme belirdi. "Ve henüz test edilmemişti."
Bakışlarını ikimizin arasında gezdirdi.
"Bu gece test edeceğiz."
Yutkundum.
"Bu ne anlama geliyor tam olarak?"
"Ebren kontrolü kaybettiğinde," dedi Usta, "gücü onu içten içe yakacak. Kanı kaynayacak. Normal şartlarda hiçbir Kan Hâkimi buna müdahale edemez çünkü gücün onu engeller."
Bana döndü.
"Ama Yazgan senin koruyucun. Kader bağınız var. Senin hayatını kurtarmak için müdahale ettiğinde, gücün onu durdurmayacak. Kanını soğutabilecek. Sana zaman kazandırabilecek."
Yazgan'ın çenesi yeniden kasıldı.
"Ya hayatı tehlikede değilse?" dedi. "Ya sadece..."
"O zaman gücün onu engeller," dedi Usta keskin bir sesle. "Bu istisna yalnızca hayati tehlike anlarında geçerlidir. Koruyuculuk bağının özü budur: korumak. Kontrol etmek değil."
Yazgan'a baktım. Gözlerinde bir rahatlama vardı. Ve onun altında, daha derin bir şey.
Bu kural onu sınırlıyordu. Ama aynı zamanda... beni güvende tutuyordu.
"Anlıyorum," dedim sessizce.
"Ben de," dedi Yazgan.
Usta, zemindeki sembollerin ortasında durdu.
"O hâlde başlayalım," dedi. "Bu gece bu bağı sınayacağız. Yazgan, Ebren'in kanındaki değişimleri hissetmeyi öğrenecek. Ve Ebren... sen de koruyucunun ne zaman müdahale ettiğini ne zaman sana güvendiğini anlamaya çalışacaksın."
Loş ışık yerdeki çizgiler boyunca titredi. Ve ben ilk kez şunu düşündüm:
Bu bağ sadece kader değildi. Bu bağ... hayatta kalmanın ta kendisiydi.
Usta elini kaldırdı. Bu basit hareketle inin içindeki hava değişti.
Mum alevleri aynı anda titredi, sanki görünmeyen bir rüzgâr geçmişti içlerinden. Zemindeki semboller soluk bir ışıkla parlamaya başladı; kanla çizilmiş çizgiler koyulaşıyor, kömürle çizilenlerse sanki derinleşiyordu.
"Ortaya geç," dedi bana.
Adımlarım ağırdı. Sadece yorgunluktan değil. İçimde bir şey... yer değiştiriyordu. Gücüm, normalde sessiz duran o derin boşluk, uyanmaya başlamıştı.
Dairenin tam ortasında durdum.
"Yazgan," dedi Usta. "Çemberin dışına. Ama çok uzağa değil."
Yazgan tereddüt etmedi. Yerini aldı. Bakışları üzerimdeydi; dikkatli, keskin, askerî bir tetikte. Ama bu kez düşmana değil... bana kilitlenmişti.
"Şimdi," dedi Usta. "Gücünü çağır."
Yutkundum.
"Nasıl?" diye sordum. "Ben... istemeden oluyor genelde."
"İstemeden gelen güç," dedi Usta, "en tehlikelisidir. Şimdi bilerek çağıracaksın."
Gözlerimi kapattım.
Derin bir nefes aldım.
İlk başta hiçbir şey olmadı.
Sonra...
Göğsümün ortasında bir sıcaklık belirdi. Küçük, rahatsız edici ama tanıdık. Daha önce de hissettiğim o şey. Korku anlarında, öfke anlarında.
Ama bu kez... durmadı.
Sıcaklık yayıldı. Göğsümden boynuma, kollarıma, avuç içlerime.
Nefesim hızlandı.
"Devam et," dedi Usta. "Kaçma."
Kaçmak mı?
Sanki içimde bir fırın yanıyordu. Tenimin altı... ateş alıyordu. O an Yazgan'ın nefes alışının değiştiğini duydum. Keskinleşti.
"Ebren..." dedi alçak bir sesle. Uyarı gibi.
Gözlerimi açtım.
"Bir şey oluyor," dedim. "Ben..."
Sözüm yarım kaldı. Kalbim göğsüme sığmadı. Gerçekten.
Göğsüm şiddetle yükseldi. Kulaklarım uğuldadı. Kanım... kanım kaynamaya başladı.
Bu mecaz değildi.
Damarlarımın içinden geçen sıcaklığı hissedebiliyordum. Sanki biri içime kızgın metal dökmüştü.
İnledim. Dizlerim titredi.
"Şimdi!" dedi Usta sertçe. "Yazgan!"
Yazgan bir adım attı. Sonra durdu. Bir anlık, çok kısa bir anlık tereddüt. Ve o an... onun korktuğunu gördüm.
Gözlerindeki kurşuni leke genişledi. Çenesi kilitlendi.
"Tanrılar..." diye fısıldadı. "Kanı..."
"Kaynamaya başladı," dedi Usta. "Hissettiğini inkâr etme. Müdahale et."
Yazgan bana yaklaştı. Her adımı ölçülüydü ama omuzları gergindi. İlk kez onu böyle görüyordum.
Savaş alanında değil. Saray entrikalarında değil. Beni kaybetme ihtimaliyle yüzleşirken.
"Ebren," dedi. Sesi titremedi ama... kalbi titriyordu. Bunu hissedebiliyordum. "Bana bak."
Bakışlarımı kaldırdım. Görüşüm bulanıktı. Dünya kenarlardan kararıyordu.
"İzin ver," dedi. "Sadece yavaşlatacağım."
İzin vermek...
Gücüm bir an tereddüt etti. Sonra... onu tanıdı.
İçimde bir kapı aralandı. Yazgan elini bileğime koydu. Dokunduğu an, soğuk bir şey damarlarımdan geçti.
Buz gibi değil.
Serin.
Derin.
Kalbimin ritmi bir an sendeledi. Sonra... yavaşladı. Nefesim hâlâ hızlıydı ama artık yakmıyordu.
Yazgan gözlerini kapatmıştı. Kaşları çatılıydı. Damarlarının üzerinde ince ince kızıllıklar belirmişti; gücümü zor bastırıyordu.
"Çok hızlı," diye dişlerinin arasından fısıldadı. "Çok güçlü..."
Ama elini çekmedi.
"Dayan," dedi. "Bırakma."
Ben de bırakamadım. İkimiz de oradaydık. Aynı anda. Aynı eşikte.
Usta'nın sesi uzaktan geldi.
"Yeter."
Yazgan gücünü geri çekti. Bir anda dizlerim çözüldü. Ama düşmedim.
Yazgan beni tuttu. Kolları güçlüydü. Titriyordu ama sağlamdı.
Alnımı onun omzuna yasladığımı fark ettim. Farkında olmadan.
"Geçti," dedi. Bana mı, kendine mi söyledi bilmiyorum. "Buradayım."
Usta yaklaştı.
"İlk test başarılı," dedi. "İkiniz de hayatta kaldınız."
Mühür Ustası'nın ininden döndüğümüzde şafak sökmek üzereydi.
Yazgan beni odama kadar getirdi. Kapının önünde durduğumuzda ikimiz de konuşmadık. Konuşacak gücümüz kalmamıştı. Bu geceki test... ikimizi de tüketmişti.
"Dinlen," dedi sonunda. Sesi kısıktı. "Yarın konuşuruz."
Başımı salladım. Kapıyı açtım ama girmeden önce duraksadım.
"Yazgan..." Haddimi aştığımı düşünerek duraksadım. Ona baş başayken sürekli ismiyle hitap ettiğime inanamıyordum. "Soylu Kan Yazgan..."
Döndü. Ay ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyordu.
"Sadece Yazgan," dedi yumuşak bir ifadeyle.
İçimde bir yer ısındı. Hayır, bu gücümün etkisi değildi. Kesinlikle onun etkisiydi.
"Teşekkür ederim," dedim. "Bırakmadığın için."
Gözlerinde bir şey yumuşadı. Cevap vermedi. Sadece başını hafifçe eğdi ve karanlığa karıştı.
Yatağa yığıldığımda, uyku beni saniyeler içinde yuttu.
***
Öğlene doğru uyandım.
Güneş odama vuruyordu, gözlerimi kamaştırıyordu. Bedenimde tuhaf bir ağırlık vardı Mühür Ustası'nın testinin kalıntıları. Ama aynı zamanda... bir hafiflik de. Sanki içimdeki güç, dün geceden sonra biraz daha tanıdık hissediyordu.
Yataktan kalktım. Aynaya baktım.
Bileğimdeki ikinci mühür hâlâ kızarıktı. Zonkluyordu ama artık acı vermiyordu. Sadece... oradaydı. Benim bir parçam.
Giyinirken kapım tıklatıldı.
"Gir," dedim.
Ayda içeri süzüldü. Yüzünde endişeli bir ifade vardı.
"Ebren, sonunda uyandın!" Ellerini çırptı. "Seni aramaya geldiler."
Kaşlarım çatıldı. "Kim?"
"Soylu Kan Tela." Ayda sesini alçalttı. "Kraliyet misafirleri için bir toplantı varmış öğleden sonra. Soylu Kan Yazgan'ın asistanı olarak senin de katılman gerekiyormuş."
Midem bulandı.
Kraliyet misafirleri. İlter ve Tilun.
"Hayır," dedim refleks olarak. "Ben... ben katılamam. Söyle onlara, hastayım."
Ayda dudağını ısırdı. "Ebren... Soylu Kan Kutan bizzat istemiş. Aspar ailesinin tüm üyeleri ve yakın çalışanları orada olacakmış. Eğer gitmezsen..."
Cümlesini bitirmesine gerek yoktu. Eğer gitmezsem, Kutan'ın öfkesini üzerime çekerdim. Ve Kutan Aspar, oğlundan farklı olarak, bana karşı hiçbir tolerans göstermezdi.
"Ne zaman?" diye sordum ağır ağır.
"Bir saat sonra. Büyük salonda."
Gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. Kaçamazdım. Artık değil.
"Tamam," dedim. "Hazırlanıyorum."
Bir süre sonra büyük salona girdiğimde, içerideki hava bana bir duvar gibi çarptı.
Salon, Aspar ailesinin resmi toplantılar için kullandığı mekândı. Yüksek tavanlar, kristal avizeler, duvarlardaki aile portreleri. Her şey güç ve asaletin sessiz bir gösterisiydi.
Ve tam ortada, uzun meşe masanın etrafında, onlar oturuyordu.
Kutan Aspar masanın başında, her zamanki gibi soğuk ve mesafeli. Yanında Tela, gözleri beni bulduğunda hafifçe gülümsedi ama hemen bakışlarını kaçırdı. Yançı masanın diğer ucunda, bacak bacak üstüne atmış, sıkılmış görünüyordu.
Ve karşı tarafta...
İlter ve Tilun.
İlter'in bakışları beni bulduğu an, içimde bir şey gerildi. O tanıdık, rahatsız edici çekim. Ama bu sefer farklı bir şey de vardı, dün geceki konuşmanın kalıntıları. "Ona çekilmeme engel olamıyorum..."
Tilun ise bambaşkaydı. Sarı saçları kusursuzca toplanmış, yüzünde kibar ama soğuk bir ifade vardı. Beni süzüşünde açık bir küçümseme vardı.
Ve Yazgan...
Yazgan, babasının yanında oturuyordu. Gözleri benimkileri bulduğunda, içlerinde bir uyarı gördüm. Dikkatli ol.
"Ah, işte asistan da geldi," dedi Kutan Aspar. Sesi, buz gibi bir alayla kaplıydı. "Geç kaldın."
Başımı eğdim. "Özür dilerim, Soylu Kan Kutan. Haber geç ulaştı."
"Hım." Kutan'ın bakışları üzerimde gezindi. Beğenmediği açıktı. "Otur. Bir yere. Arka tarafta."
Hizmetçilerin durduğu köşeye yöneldim. Ama tam o sırada Tilun'un sesi yükseldi:
"Bekle."
Dondum.
Tilun ayağa kalktı. Elbisesi hışırdayarak yere döküldü, koyu mor, kraliyet rengi. Bana doğru yürüdü. Her adımı ölçülüydü, her hareketi hesaplanmıştı.
"Sen..." dedi, tam önümde durarak. "Baloda kardeşimin kolunda giren kızsın, değil mi?"
Yutkundum. "Evet, majesteleri."
"Ve ondan önce de bir başka etkinlikte dans teklifini reddetmişsin."
Bu bir soru değildi. Bir suçlamaydı.
"Ben... uygun olmayacağını düşündüm, majesteleri."
Tilun'un dudakları kıvrıldı. Gülümseme değildi bu bir avcının, avını köşeye sıkıştırdığındaki ifadeydi.
"Uygun olmayacağını düşündün," dedi yavaşça. Sesi değişti. O tanıdık, bükülmüş ton. Ses illüzyonu kullanıyor olmalıydı. "Bir Eski Kan olarak... yerini bildiğini mi söylüyorsun?"
Ses, kulaklarımda uğuldadı. Tıpkı baloda olduğu gibi. Ama yine işlemedi. Sadece rahatsız edici bir basınç daha fazlası değil.
"Evet, majesteleri," dedim düz bir sesle.
Tilun'un gözleri kısıldı. Beklediği tepkiyi alamadığını anlamıştı. Ama vazgeçmedi.
"İlginç," dedi. "Çok ilginç."
Etrafımızda döndü. Yavaşça. Bir yırtıcı gibi.
"Biliyor musun, Ebren..." Adımı söyleyişi bile bir hakaretti. "Barshan'da Eski Kanlar belirli kurallara tabidir. Bir Soylu Kan'ın asistanı olmak... ayrıcalıktır. Ama bu ayrıcalık, bazı sorumluluklar getirir."
Duraksadı. Tam önümde.
"Mesela... haddini bilmek."
Salon sessizliğe gömüldü. Yazgan'ın sandalyesinde gerildiğini gördüm. Ama Kutan'ın uyarıcı bakışı onu yerinde tuttu.
"Haddimi biliyorum, majesteleri," dedim. Sesim sakin çıkması için kendimi zorladım.
"Öyle mi?" Tilun başını yana eğdi. "O zaman neden... kardeşim seninle bu kadar ilgileniyor?"
Soru, bir bıçak gibi havada asılı kaldı. İlter'in köşeye sıkışmamdan aldığı keyif tüm suratına bir sırıtış olarak yayılmıştı.
Acı çektiğimi görmekten zevk alıyordu!
"Ben... bilmiyorum, majesteleri."
"Bilmiyorsun." Tilun'un sesi tatlılaştı. Sahte, zehirli bir tatlılık. "Belki de... özel bir şeyin vardır? Bir Eski Kan'ı bu kadar çekici kılan?"
İma açıktı. Herkesin önünde. Yanaklarım yandı. Ama öfkeden mi, utançtan mı, ayırt edemedim.
"Tilun," dedi İlter aniden. Yüzündeki gülümseme silinmişti. Sesi sertti. "Yeter."
Tilun kardeşine döndü. Kaşları kalktı.
"Ne oldu, kardeşim? Savunuyor musun onu?"
"Savunmuyorum. Sadece bu konuşmanın bir anlamı yok."
"Bir anlamı yok mu?" Tilun güldü. Kısa, keskin bir kahkaha. "Barshan'ın veliaht prensi, bir Eski Kan'ın peşinden koşuyor ve bunun bir anlamı yok mu?"
Salon sessizliğe gömülmüştü.
Tilun'un sözleri havada asılı kaldığında, Yazgan'ın sandalyesi sertçe geri itildi. Oturduğu yerden yarım bir adım öne eğildi. Gözleri babasında değil, doğrudan Tilun'daydı.
"Bu kadarı yeter," dedi Yazgan.
Sesi yüksek değildi ama salondaki herkesi susturacak kadar keskindi. Askerî bir komut gibiydi; tartışma kaldırmazdı.
Tilun başını ona çevirdi. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Ne oluyor, Soylu Kan Yazgan? Asistanın için bu kadar hassas mısın?"
"Ebren benim yalnızca asistanım değil," dedi Yazgan anında. "Benim sorumluluğumda olan biri. Ve sen şu an kraliyet misafiri olmanın arkasına saklanarak bir astımı aşağılıyorsun."
Bu kez Yançı öne doğru eğildi. Dirseklerini masaya dayadı, bakışları keskinleşti.
"Üstelik Eski Kan olması seni yetkili kılmaz, majesteleri," dedi sakin ama alaylı bir tonla. "Barshan protokolünde hâlâ Eski Kan aşağılamanın resmi bir yeri yok."
Tilun'un gözleri bir an parladı.
"Ne zamandan beri Asparlar, Eski Kanlar adına konuşur oldu?"
"Ne zamandan beri biri adaletsizlik yapınca susmamız gerekiyordu?" diye karşılık verdi Yançı. Omuz silkti. "Ben kaçırmış olabilirim."
İlter hafifçe güldü. Ama bu kez gülüşünde keyif yoktu.
"İkiniz de çok gerginsiniz," dedi. "Sadece soru soruyor."
"Hayır," dedi Yazgan. "Tehdit ediyor."
Sonra bakışlarını bana çevirdi. O uyarı hâlâ gözlerindeydi ama şimdi yanında başka bir şey vardı: kararlılık.
"Ebren'in burada bulunma sebebi benim. Eğer bir sorun varsa, bana söylenir. Onun üzerinden güç gösterisi yapılmaz."
Tilun bir adım geri attı. Gülümsemesi çatladı ama tamamen kaybolmadı.
"Görünüşe bakılırsa... küçük Eski Kan epey korunaklı."
Tam o anda... Masadaki hava değişti. Kutan Aspar ağır, ölçülü bir hareketle ayağa kalktı.
Salon bir anda sustu. Yazgan da Yançı da sözlerini yarım bıraktı.
Kutan'ın bakışları önce Tilun'a, sonra İlter'e kaydı. Ardından Yazgan'a... ve en son bana.
Bakışı ne sertti ne yumuşak. Sadece kaçınılmazdı.
"Bu yeter," dedi usulca.
Sesi sakindi. Ama tartışmayı kesip atan bir bıçak gibiydi.
"Burası Aspar Hanesi," dedi Kutan soğuk bir sesle. "Kişisel meseleler burada sergilenmez."
Sesi kibardı ama altında çelik vardı.
Bir an, ikisi birbirine baktı. Sonra Tilun omuz silkti.
Bu andan sonra sustu ancak bakışları hâlâ üzerimdeydi. Zafer kazanmış bir avcının bakışları.
Toplantı devam etti.
Konuşulanları pek dinleyemedim. Kafam uğulduyordu. Prenses Tilun'un sözleri, bakışları, o zehirli iması... Hepsi zihnimde döngüye girmişti.
Sonunda toplantı bitti.
Hızla çıkmak istedim. Ama tam kapıya yöneldiğimde, Soylu Kan Kutan'ın sesi beni durdurdu.
"Ebren."
Döndüm. Soylu Kan Kutan, masanın başında duruyordu. Yanında oturan Yazgan, merakla babasına dönüp oturduğu sandalyeden kalktı. Yüzü gergin, çenesi kilitliydi.
"Buraya gel," dedi net bir sesle.
Bacaklarım ağırlaşmıştı ama itaat ettim. Masaya yaklaştım.
Odada yalnızca Aspar Soylu Kanı aile üyeleri ve ben kalmıştım.
"Oğlumla... ne tür bir ilişkiniz var?"
Soru tokat etkisi bıraktı üzerimde.
"Baba!" diye araya girdi Yazgan.
"Seninle konuşmuyorum." Kutan elini kaldırdı ve Yazgan'ı susturdu. "Onunla konuşuyorum.
Bana döndü.
"Cevap ver."
Yutkundum. "Ben... Soylu Kan Yazgan'ın asistanıyım. Başka bir ilişkimiz yok."
"Öyle mi?" Dudakları kıvrıldı. "O zaman neden... oğlum seni bu kadar koruyor? Neden Prens İlter'le senin yüzünden kavga ediyor? Neden..." sesini alçalttı, "...gecenin bir yarısı senin odana geliyor?"
Nefesim kesildi.
Biliyordu. Her şeyi biliyordu!
"Ben..." Ne diyeceğimi bilemiyorum.
"Açıklamana gerek yok." Bir adım yaklaştı. "Ben sana söyleyeyim ne olduğunu."
Gözleri buz gibiydi.
"Sen bir Eski Kan'sın. Hiçbir şeysin! Ve oğlum... Aspar Soylu Kanı'nın varisi. Bu ailenin geleceği, prensesle evlenip Kraliyet ailesiyle akraba olmamızı sağlayacak! Ailemizin tüm geleceği onun omuzlarında."
Duraksadı.
"Ve sen," dedi yavaşça, "onu zayıflatıyorsun."
"Baba, sakın..." Yazgan patladı. "Onunla bu şekilde konuşmaya cüret..."
"Ebren senin için ne?" Kutan oğluna döndü. Sesi yükseldi. "Ebren senin için ne ifade ediyor, Yazgan? Söyle bana. Bu kız için ne yapacaksın? Ailenin onurunu mu çiğneyeceksin? Yüzyıllık geleneği mi yıkacaksın?"
Yazgan'ın yüzü öfkeden kıpkırmızı oldu.
"Bu senin meselen değil!"
"Bu Aspar'ın meselesi!" Sesi salon duvarlarında yankılandı. "Sen sadece zayıfsın! Bir Eski Kan için her şeyi riske atacak kadar zayıf! Aspar soyunun varisi olarak bu aileyi yöneteceksin ve sen... sen bir hizmetçinin peşinde koşuyorsun!"
Sessizlik.
Ağır, boğucu bir sessizlik.
Tela'nın yüzü bembeyaz olmuştu. Araya girmek istiyordu, bunu görebiliyordum. Ama Kutan'ın önünde tek kelime edemiyordu. Kocasının yanında her zaman böyleydi sessiz, itaatkâr, gölge gibi.
Yazgan'ın yüzündeki ifade... Onu hiç böyle görmemiştim. Acı, öfke, ihanet hepsi bir aradaydı.
"Ben," dedi Yazgan, sesi buz gibi, "Aspar soyunun varisiyim. Ama bu, senin kuklan olduğum anlamına gelmiyor."
Kutan'ın gözleri kısıldı.
"Ne dedin?"
"Duyduğun gibi." Yazgan bir adım geri attı. "Yıllardır her kararı sen verdin. Kimi göreceğimi, nerede çalışacağımı, nasıl yaşayacağımı. Ama bu sefer..." Bana baktı. Gözlerinde bir şey parladı. "Bu sefer kendi kararımı vereceğim."
"Yazgan!" Tela sonunda konuştu. Sesi titriyordu. "Lütfen, baban sadece..."
"Anne." Yazgan'ın sesi yumuşadı ama kararlılığı değişmedi. "Biliyorum arada kalıyorsun. Ama bu kez sessiz kalamazsın. Ya benim yanımdasındır ya da..."
Cümlesini bitirmedi. Bitirmesine gerek yoktu.
Tela'nın gözleri doldu. Kocasına baktı, sonra oğluna. İkisi arasında, paramparça olmuş bir kadın gibi duruyordu.
Soylu Kan Kutan bu sessizliği fırsat bildi.
"Bu kızla devam edersen, Yazgan..." Sesi buz gibiydi. "Aspar ailesinden çıkarılırsın. Mirasından, unvanından, her şeyinden. Tarihinden bile çıkarttırırım seni, kimse adını bile bilmez! Bunu bil."
Yazgan durdu.
Arkasına bakmadı.
"Belki de," dedi soğuk bir sesle, "hiç senin istediğin gibi bir Aspar olmak istememişimdir."
Yanıma geldi. Bedeniyle beni örttüğünde bu hareketinin koruma içgüdüsüyle yapıldığını anladım.
Salonun açık kapısından çıkabilmem kolumu tuttu ve önce beni yönlendirdi. Ardından peşimden geldi...
Koridorda yürürken ikimiz de konuşmadık.
Yazgan'ın eli hâlâ kolumda sıkıca duruyordu. Titriyordu. Öfkeden mi, acıdan mı, anlayamadım.
Sonunda bir köşeyi döndüğümüzde durdu. Duvara yaslandı. Gözlerini kapattı.
"Yazgan..." dedim fısıltıyla.
"Özür dilerim," dedi. Sesi boğuktu. "Bunu... bunu yaşamak zorunda kaldığın için..."
Şaşkınlıkla baktım. "Özür mü bekliyorum sence? Yazgan, baban sana..."
"Biliyorum." Gözlerini açtı. İçlerinde bir şey kırılmıştı. "Her zaman böyleydi."
Bir şey söyleyemedim. Ne söyleyebilirdim ki?
"Ama bu sefer farklı," dedi Yazgan. Sesi sertleşti. "Bu sefer geri adım atmayacağım."
Bana baktı. Gözlerindeki kararlılık, beni yerinde dondurdu.
"Seni koruyacağım, Ebren. Babama rağmen. İlter'e rağmen. Herkese rağmen."
Kalbim göğsümde çılgınca çarpmaya başladı.
"Yazgan, bu çok tehlikeli..."
"Biliyorum." Elini yüzüme uzattı. Yanağıma dokundu. Hafifçe. "Ama artık umurumda değil."
Ve o an, koridorun karanlığında, dünya durdu.
"Soylu Kan Yazgan."
İkimiz de irkildik.
Sesin sahibine döndüğümüzde, kalbimdeki her şey buz kesti.
Orada, koridorun sonunda, bir figür duruyordu. Gölgelerin içinden adım attığında yüzü aydınlandı.
Tilun.
Gülümsüyordu. O soğuk, hesapçı gülümseme.
"Çok romantik bir sahne," dedi tatlı bir sesle. "Babam bunu çok ilginç bulacak."