***
Yazgan
Yemyeşil rüyam bir anda karanlığa gömüldüğünde bir ses haykırdı bilincime, beni uyandırabilmek ister gibi.
"Tehlikede!" diye çığlık attı zihnime bir kadının tiz sesi.
Bedenim müthiş bir direnç gösteriyordu. Farkındaydım her şeyin, bilincim açılıyordu lakin uyanmama izin vermiyordu bir güç sanki.
"Uyan, Koruyucu!" diye çığlık attı aynı ses. "Vadedilmiş olanı kurtar!"
Çalan kapıyla birlikte zihnim uyandı ve bedenim yatakta sıçrarken uyandım. Üstümdeki örtüleri hışımla fırlatırken yataktan kalktım ve geleni içeri çağırdım. Bir şey olduğunu biliyordum. Beni harekete geçirtmeye çalışıyordu aynı ses.
"Efendim," dedi içeri giren görevli.
"Saat kaç?" dedim dehşetle.
Kafamı toplamam ve Ebren'i bulmam gerekirdi.
"Gece 3." Diye mırıldandı usulca.
"Ne oldu?"
Dolaptan bir üst alıp üstüme giyerken bu saatte pek hayırlı bir haber alacağımı zannetmiyordum zaten. Tek temennim...
"Ebren Hanım..." diyen adamı duyduğumda o an yalpaladım.
Hayır, hayır, hayır!
Korkularım göğsüme ağırlık yaparken çıplak ayak odadan çıkıp merdivenlere yöneldim. Hiçbir şeyin bilincinde değildim. Ezbere bildiğim yolu hızla kat ederken bir el boğazıma yapışmıştı sanki. Yol ben gittikçe uzuyordu resmen. Ona bir şey olmuştu, kötü bir şey! Damarımda akan kanda hissedebiliyordum!
Odasının açık kapısını gördüğümde ağlama dürtüsü ile sarmalandım. Hışımla içeri girdiğim an gördüğüm ilk kişi Yançı oldu. Şifacıyı dikkatle dinliyordu. Başımı sağa çevirip de onu gördüğüm an öldüğümü hissettim.
Yüzüne yayılan kurumuş kanı silen kız oldukça dikkatli görünüyordu. Ölmüş gibiydi. Teni bembeyazdı, o kadar beyazdı ki damarları seçiliyordu yüzünde.
"Biri bana ne olduğunu söylesin!" diye kükredim kendime hâkim olamayarak.
Şaşkınlıkla bana dönen Yançı sonraki an dibimde bitti. "Sakin ol!" diye mırıldandı fakat umurumda değildi kimin ne düşüneceği.
Göğsümü sıkıştıran bir acı vardı, kurtulamadığım. Onu koruyamadığım için beni mahveden bir acı vardı. Çok acı vardı. Damarlarımda akan kanda, ciğerlerimde, derimin altında!
O acı çekerken ben uyuyordum!
Sinir krizi geçirmeme ramak vardı. Yançı'yı aşıp onun yanına gittiğimde göğsümdeki acının arttığını hissettim. Nefes aldırmıyordu artık.
Yanında oturan kız derhal kalktığında düşünmeden boşalan yere oturdum. Elim hemen bileğini kavradı. Nabzını kontrole derken yaşadığım rahatlamayı hangi kelime ile anlatabilirdim, bilmiyordum. Dakikalarca o yavaş nabza tutundum ve kendimi ikna etmeye çalıştım. Yaşıyordu, hayattaydı!
Teni öylesine soğuktu ki bu beni deli etti. Ona ne olduğunu, bunu kimin yaptığını öğrenmeliydim! Tahmin edebiliyordum ama bilmeye ihtiyacım vardı! Daha önce benzerini yaşamış olsam da birinden sorun olmadığını duymaya ihtiyacım vardı. Onun acı çektiğine gözlerimle şahit olmak ölüm gibiydi!
"Devriye gezenler bulmuş," diye açıklamaya başladı Yançı. "Bahçedeki merdivenlerde! Neredeyse soğuktan donmak üzereymiş."
İçim acıyla sancıdı. Daha önce süs havuzunda onu gördüğümde, ayin gibi bir şeyi gerçekleştirmek istercesine mırıldandığı anlamsız sözcükleri işittiğim zaman bunu sorgulamadığım için çok pişmandım. Ne yaptığının kendi de farkında değil gibiydi deşmenin mantıksız olduğunu düşünmüştüm, ne kadar aptalmışım. O zamanki gibi engel olamamıştım, bu sefer onu koruyamamıştım!
Elimi usulca yüzünde gezdirirken buz gibi teni bana ölümü hatırlatıyordu. Onun ölümünden daha çok korktuğum bir şey var mıydı? Onu böylesine delice koruma arzum verilmiş olan görevden dolayı olamazdı. Kaderdeki konumum bu işi çok iyi başaracağım için değil, koşulsuz onun canını kendiminkinden bile önde göreceğim için verilmiş olmalıydı!
Onu gördüğüm ilk andan beri bunu biliyordum. Ebren, bu kainattaki diğer yarımdı!
"Önce bana haber verdiler, kanını ısıtarak vücut ısısını geri kazandırmak için!" dedi ima dolu bir sesle.
Bunu yapamayacağını ikimizde biliyorduk. Ebren onun güçlerine bağışıktı. Isıttığı ancak kendi kanı olurdu!
"Ben bu riski hiçbir Kan Hâkiminin göze alamayacağını belirttim. Şifacılar da ellerinden gelen her şeyi yaptı."
Her şeyimi resmettiğim tuvali parçalamışlar gibi bir acı oturdu tam yüreğimin üstüne. Acımın keskin uçları derin çizikler açtı ruhumda. Ben nefes almak istedikçe boğazıma battı bir şeyler. İnsan sevdiği birini kaybetmenin eşiğine geldiğinde böyle mi hissederdi?
"Ona bunu yapanı bul," dedim yalvarır bir tonda.
Her ikimizde bunu yapamayacağını bilsek bile çaresizce birbirimize baktık. Ona bunu yapan fiziksel olarak burada bile değildi...
"Bunu öğrenmemizin tek yolu, Ebren'in uyanması..."
Sesi sonlara doğru duyulmaz oldu. O ümitsizliğin zerresine bile tahammülüm yoktu.
"Uyanacak!" diye çıkıştım.
Katlanamıyordum. Kabullenmek istemiyordum gerçeği.
"Abi..."
"İşiniz bittiyse çıkın odadan!"
Kimin ne konuşacağı zerre umurumda değildi. Bu duyulsa neler olur düşünmek dahi istemiyordum. Onu koruyamamıştım... Bundan ötesi daha fazla yakamazdı canımı!
Yançı, derhal orada bulunan herkesi sessizce odadan çıkardı. Usulca Ebren'in elini tuttum. Ellerimi yakan o sıcaklığın yerini alan buz teni yüreğimi üşüttü.
Az önce kızın ellerinde olan bezi aldım ve yüzünde kalan kanı nazikçe temizledim. Beni kıyametin ortasına atmışlardı sanki. Öylesine bir ateş yanıyordu ki ciğerlerimde söndürebilecek olanın kehribar gözlerini dahi göremiyordum.
Hissettiklerimin normal olmadığının farkındaydım. İlter'e ondan uzak dursun diye söylediğim yalanın aslında gerçek olduğunun farkındaydım. Kısa sürede tüm benliğimi kendisi ile doldurmuştu. Kayıp yanımı bulmuşum gibi hissetmeme sebep oluyordu.
Hayata karşı öfkesini, gözlerinde yanan nefretini görmek için tutuşan bir yanım vardı.
Ömrümün başından beri beklediğim kişi olduğunu biliyordum. Beni tüm kusurlarımla görebilen, bundan kaçmayan... Doğru bildikleri uğruna savaşan, sevdikleri için kendinden vazgeçen... O tüm ihtişamı ile parlayan, yanan bir ateş bense etrafında pervane olmaya razı olandım...
Kırgındım kaderin böylesine çetrefilli oluşuna. Normal bir dönemde, sınıf farklılıklarının olmadığı bir toplumda tanışabilmeyi dilerdim...
O günü takip eden iki gün boyunca onun uyanmasını beklemem gerekti. Geçen sefer başına aynı şey geldiğinde bir hafta boyunca kendine gelemediğini bildiğimden sürekli ben de kendimi bununla avutuyordum fakat her geçen gün umutlarım yük gibi sırtıma biniyordu.
Yançı o gece o odada olanların kulaktan kulağa yayılmasını engellediğini söylediğinde rahatladım. Babamla uğraşmayacak olmak iyiydi. İşe gitmediğim için oldukça dikkatini çekmiştim zaten. Annemse birkaç kez ağzımı aramıştı fakat bu ara kendime izin verdiğimi söyleyerek onu geçiştirmiştim.
Yançı ile sürekli bilgi peşindeydik. Çırpınıyorduk yeni bir şey öğrenmek için. Nefret ettiğim ansiklopedilerin içine gömüldüğümü gören Yançı, bana takılmaktan geri durmuyordu.
"Fazla belli ediyorsun..."
Sözleri ile şaşkınlıkla ona döndüm. Mete, başımda durmuş bana dik dik bakıyordu. Geldiğini hissetmediğimi fark ettim. Kafam öylesine doluydu ki...
"Ne ara geldin?" derken yerimden kalkıp ona sarıldım.
"Bunu benden iyi bilmeliydin." Dedi ciddi bir sesle.
"Kafası dolu," diyerek ilk kez hayrıma bir kelam etti Yançı.
Mete'nin tek kaşı havalandı. Bana bakarken gözlerinde kuşku dolu ifadeler vardı. Aslında ne olduğunu her ikisi de çok iyi biliyordu.
"Beni korkutuyorsun."
"İnan ki beni de!" diyerek ona katıldı elbette Yançı.
Zaten ondan daha fazla benimle aynı safta olmasını ben de beklemezdim! Mete ile tepemde durup bana dik dik bakmayı sürdürdüler. Onlara umarsız bir ifade ile baktım. Ne istiyorlardı?
"İşe gitmediğini duydum," diye başladı sözlerine bu sefer.
"Olabilir?" dedim tek kaşımı kaldırarak merakla.
"Söz konusu sensen, olamaz." Dedi bastıra bastıra.
Gözlerimi devirdim. Bu kadar abartmaları inanılır gibi değildi. Endişeliydim, elbette endişeliydim. Ebren'e ne olduğunu bilmiyordum, bulamıyordum da! Nasıl normal davranmamı bekleyebilirlerdi?
Cevap vermeden yeniden ansiklopediye gömdüm kendimi. İkisi ile aynı anda uğraşabilecek enerjim yoktu.
"Büyük bir sorun var," diye devam etti Yançı.
"Görebiliyorum!" diyerek onu onayladı Mete.
"Beni rahat bırakmaya ne dersiniz?" derken bakışlarımı ikisine çevirdim.
Mete'nin açık mavi gözlerinden görülüyordu bunu yapmayacaklardı.
"Uyanacak," diyerek beni teselli etmeye başladı birden Yançı. "Biliyorsun sen de uyanacak."
Başımı olumlu anlamda salladım. Evet, biliyordum. Savaşmadan pes etmesini beklemezdim. Fakat yine de o an gelene kadar daha fazla zorlanıyordum. Uyandığını görmeye ihtiyacım vardı!
Oturduğum sandalyeden usulca kalktım ve kütüphaneden ayrıldım. İkisinin de peşimden geldiğini biliyordum. Endişeden kafayı yememden korkuyorlardı ama elimde değildi. Bunu kimseye belli etmemeye çalışmak, Ebren'in neden hâlâ uyanmadığının açıklamasını yapmak çok yorucuydu.
Düşünceli bir şekilde koridorda yürürken adımlarım beni yine ona götürüyordu, biliyordum. Bakışlarım duvarlardaki fresklerde oyalanıyordu. Arka bahçeye çıkmak isterken son anda aklıma gelmiş gibi geri döndüm ve Ebren'in odasına yöneldim.
"Abi..." dedi Yançı fakat onu umursamadım.
Kapısını tıklattıktan sonra usulca açtım ve içeri girdim. Başında bekleyen kız anında oturduğu yerden kalkıp selam verdi. Burada uzun vakit geçirmeme alışıktı. Bu yüzden sessizce odadan dışarı çıktı. Bense ona doğru adımladım. Onu öyle görmek çok zordu. Hiç uyanmama ihtimalini biliyor olmak beni içten içe parçalıyordu.
Yatağına oturduktan sonra elim her zamanki gibi önce bileğine uzandı. Bunu her seferinde yapmak zorunda hissediyordum yoksa rahat edemiyordum. Nabzının yatıştırıcı ritmini hissetmeye, dakikalarca onu dinleyerek yaşadığına ikna olmaya ihtiyacım vardı.
Gözlerimi kapatıp huzurla nefes aldım. Parmak uçlarım bu sefer alnına yöneldi. Saç tutamlarını yüzünden uzaklaştırdığım esnada mırıldandığını duydum. Teninin ısısı o gecedeki gibi ölüm soğukluğunu anımsatmıyordu. Nasıl korkutmuştu beni Ufak Yıldız...
Mırıldanmaları devam ettiği esnada, "Hayır!" dediğini işittim. Bakışlarım merakla çehresini taradı. Yüz ifadesi acı çeker gibiydi ve gördüğüm an kaşlarım derin bir şekilde çatıldı. Ellerim eline doğru yöneldi. Bileğini kavrayıp yeniden nabzına baktığımda oldukça hızlandığını hissettim. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Bileğini tutam elimi hışımla kavradığında şokla bedenim kasıldı. Hissettiğim güç beni bir anda ele geçirdi ve tüketti. Kanımda akan tüm gücü emdiğini hissederken boştaki elimi yatağa koyup dengemi sağlamaya çalıştım. Tek dokunuşuyla tüm gücümü emmişti, aynı bir Kankıran gibi...
"Ebren!" derken sesim zar zor duyuldu.
"Kaç!" diye fısıldayan sesini işittim.
Elimi ondan kurtarmazsam beni öldürecekti!
Fısıltı Kahinlerinin zihnime fısıldadığı ilk an direnç gösterdiğim için beni tüketen acı ile aynı değildi. Bu his bundan çok fazlasıydı! Gücüme, varlığıma alenen yaptığı bir saldırısı söz konusuydu. Kanımdan gücümü emiyor, beni Eski Kan'a dönüştürüyordu!
Elimi nihayet elinden kurtarmayı başardığım an yalpalayarak yere düştüm. Ellerim daha fazla beni dengede tutamadığı için yana doğru devrilmeme engel olamadım. Tenimin altında bir acı yanıyordu resmen!
"İlter!" diyerek nefes nefese yatakta doğrulduğunu gördüm.
Dehşete kapıldım. Umuyordum ki Yançı ve Mete'den başkası onu duymamıştır! Prensin adını bu şekilde dillendirildiği duyulursa başımız belaya girerdi.
"Ebren..." dedim doğrulmaya çalışırken.
Sarsılmıştım. Hissettiğim acı öylesine yoğundu ki o gücün beni yavaş yavaş öldürdüğünü hissedebildim. Ebren'in Soylu Kanı yalnızca dokunuşuyla bile öldürebileceği düşüncesi beni dehşete düşürdü.
"Sen..." dedi ve durdu.
Yatağa, yanına oturduğum an irkilerek geri çekildi. Onu korkutmak istemiyordum. Tekrar bana dokunmasını da istemezdim açıkçası. Neler yapabileceğin habersiz oluşu onu daha fazla tehlikeli kılıyordu. Gözleri şaşkınlıkla kapının önünde bizi izleyen Yançı ve Mete'ye döndü.
"Ne oldu?"
Beni öldürebileceğini bildiğim halde onu tutup kollarımın arasına çekmeme engel olamadım. Öylesine korkmuştum ki onu kaybetmekten...
Onu koruyamamış olmanın verdiği suçluluk ile tüm dünyayı yakabilirdim!
"Çok korktum," diye fısıldadım, dudaklarım saçlarının tepesine dokundu. "Sen söyle, ne oldu?"
Duraksadıktan sonra kollarımı gevşettim. Benden hafifçe uzaklaştı ve düşünmeye başladı. Şaşkındı, aklını dolduran anılar ile yüzünü buruşturdu.
"O gece dolaşmak için bahçeye çıktım," diye fısıldadı usulca. "Yine aynı ses fısıldadı zihnime. Bedenim müthiş bir şekilde karşı koymaya çalıştı, deli gibi onları kafamdan uzaklaştırmak istedi ve bir şekilde bilincimi kaybettim."
Dikkatle ona baktım. Sarsılmıştı. Bir şey olmuştu!
"Sonra?"
"Sonrasında ise gözlerimi açtığımda çok garip, daha önce kimsenin bilmediğine emin olduğum bir yerde buldum kendimi." Derken duraksadı.
O esnada Mete ve Yançı odadan çıkarak bizi baş başa bıraktı. Bunun üzerine Ebren, yaşadıklarını detaylıca anlatmaya başladı.
Sonlara doğru geldiğinde sessizleşti. Ona bakmayı sürdürüyordum. Oldukça kötü görünüyordu. Bu yüzden benim konuşmam gerektiğini düşündüm.
"Elimi tuttuğun an..." diyerek duraksadım. Korkmasını istemiyordum ama merakla bana bakıyor olduğundan konuşmam gerektiğini biliyordum. "Tüm yeteneğimi emdiğini hissettim. Beni savunmasız bıraktın."
Gözlerini kırpıştırırken şaşkınlıkla bana baktı. Sonra elini bana doğru uzattı. Eli ile yüzüm arasında çok az bir mesafe kaldığı an durdu. Bunu yapmaması gerektiğini, yanlış olduğunu o da biliyordu ama onu durduranın bana zarar vermekten korkması olduğunu biliyordum.
Elini korku ile geri çekti. Gözlerini de benden kaçırdığı an boşlukta sallanır gibi hissettim.
"Herkese zarar veriyorum," diye mırıldandığı an gözlerinin dolduğuna şahit oldum. "Onları bulmamı istiyorlar."
Kaşlarım derin bir şekilde çatıldı. Onları bulmamız gerekiyordu!
"Nerede olduklarını bilmiyoruz," derken bana bakmasını istiyordum. "Bize yol göstermeleri gerekecek!"
Kızıl bakışları bana çarptığında ruhumda bir sızı hissettim. O an kafasından ne geçtiğini çok iyi biliyordum ama buna izin vermeyecektim! Geleceğin bilinmezliğine tek başına gitmesine asla izin vermezdim!
"Onları tek başıma bulmalıyım," dedi usulca. "Daha fazla zarar görmenize müsaade edemem."
"Seni hiçbir koşulda yalnız bırakmayacağım, Ebren." Derken sesim titrese de oldukça netti. "Bunu biliyorsun değil mi?"
Başını olumlu anlamda salladı. Ona bakarken içimi sıkan bir his peyda oldu. Gidecekti! Bensiz gidecekti! Buna asla izin vermeyecektim...
"Bir şey daha öğrendim fakat gerçek olduğuna inanamıyorum!"
Sözleri ile merakla ona döndüm. Canını sıkan farklı bir şey olduğu belliydi ve oldukça merak ettim.
"Ne öğrendin?"
"Babam," dedi ve duraksadı.
Ardından başını iki yana sallarken elleri ile onu kavradı. Bunu söylemek ona acı veriyor, bunu hissedebiliyordum.
"Babam da sizden biriymiş..." diye mırıldandı artık söyleyip kurtulmak istercesine.
Ona bakakaldım. Sizden biri diyerek kastettiği Soylu Kan olmalıydı. Bu mümkün değildi! Ebren'in bir Soylu Kan olmadığına emindim. Babası bir Soylu Kansa bile onun ve kardeşlerinin Eski Kan olarak doğmaları imkânsızdı! Soylu Kan ve Eski Kan birleşimi istisnasız bir Soylu Kan doğumuyla sonuçlanırdı. Onları her ne kadar kendi aramızda melez oldukları için dışlamış olsak da... Onun ve kardeşlerinin Soylu Kan olmaları gerekirdi!
"Sen ve tahminimce kardeşlerin Soylu Kan değilsiniz, bunu ben de Yançı'da biliyoruz! Bu imkânsız!"
Olumlu anlamda başını salladı. Bakışları kucağında duran ellerine kaydı. Yutkunurken söyleyeceği şeye vereceğim tepkiyi hesaplar gibiydi. Bu imkânsızdı!
"O bir Fısıltı Kâhini!"