ALBATROS

1255 Kelimeler
ASİL Koridorun loş ışıkları, adımlarımın yankısıyla birlikte daha da ağır geliyordu. Bu malikane, gecenin sessizliğinde bile kendi uğultusunu taşır. Her köşede geçmişten sarkan gölgeler, her kapıda bitmeyen hesapların izleri saklıydı. Parmak uçlarım cebimdeki çakmağı kavrarken, önümdeki kapının ağır gövdesine yaklaştım. Kapının ardında yatan adam hayatımın en büyük günahı, en derin yarası bir zamanlar sevgiyle baba dediğim adam. Baron… Fırat Acem... Kapıyı sessizce açtım. İçeriden, kesik kesik çalışan bir cihazın ritmik sesi geldi. O ritim, bir insanın değil, makinenin yaşattığı bir kalbin sesi. Odanın havası ağırdı. Antiseptik kokusu ile eskimiş, bayat kanın metalik kokusu birbirine karışmıştı. Gözüm ilk olarak yatakta yatan bedene kaydı. Bir zamanlar gücün, korkunun ve hükmün vücut bulmuş hali olan o adam… Şimdi kemikleri çıkmış bir yüz, çökmüş yanaklar, mor halkalarla çevrelenmiş gözlerle bakıyordu. Dudakları soluk, neredeyse renksizdi. Vücudu, ince bir örtünün altında, kaburgalarının her çıkıntısını belli edecek kadar zayıflamıştı. Baron, güçlü görkeminden eser kalmamış bir harabe gibiydi artık. Başucunda duran doktor, beni görür görmez ayağa kalktı. Her zamanki gibi, saygı ve çekince arasında gidip gelen o tavırla başını hafifçe eğdi. “Asil Bey. Durumunda bir değişiklik yok. Ama bir an önce nakil olmalı. Yoksa..." "Yoksası yok doktor. Nakil olmayacak. Sen de onu yaşatacaksın. Şimdi hazırla bakalım." Gözlerim, başındaki oksijen maskesine kaydı. O gözler yıllar önce annemin ölümünü izleyen, sonra da bana babalık yaptığını iddia eden o adamın gözleriydi. Söyleyecek çok sözü varmış gibi, ama nefesi yetmiyordu. Maskenin buğusu, onun hayatta kalmak için ne kadar az çaba gösterebildiğinin kanıtıydı. “Asil Bey, bunu yapmaya devam edersek...” Doktorun yüzü gerildi. Sözünü bitiremeden gözlerimi ona diktim. O an, odadaki sıcaklık birkaç derece daha düştü. Bu bakışı gören herkes bilir. İtiraz etmek, kendi mezarını kazmaktır. “İstersen seni yatırabilirim onun yerine.” Sesimde tehdit yoktu, ama kelimelerim çıplak bir gerçekti. Doktor, derin bir nefes aldı. Ellerini titreyerek cihazın paneline uzattı. Bir düğmeye bastı ve o an, makinenin sesi kesildi. Sessizlik. Ama bu, huzurlu bir sessizlik değildi. Bu sessizlik, birinin nefesinin kesildiği, kalbinin çırpınmayı bıraktığı o uğursuz sessizlikti. Baron’un göğsü önce yavaşladı, sonra tamamen durdu. Yüzü bir an beyaza, sonra hızla mora dönmeye başladı. Boğazından derin, boğuk bir hırıltı koptu. Gözleri, göğsünden kaçan nefesi arar gibi büyüdü. Tıpkı her defasında yaptığım gibi onu izledim. Onun yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide çırpınmasını seyrettim. Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme vardı. Bir dakika… Belki biraz daha fazla. “Yeter.” dedim sonunda. Doktor, hızla cihazı yeniden çalıştırdı. Makine yeniden o ritmik sesi vermeye başladı. Baron’un göğsü titrek bir şekilde inip kalkmaya başladı. Yüzündeki morluklar, yavaş yavaş soldu. Ama gözleri hâlâ bana kilitliydi. İçinde öfke, korku ve belki de farkında olduğu bir çaresizlik vardı. “Asil Bey… Böyle devam edemeyiz. Neredeyse bir buçuk yıldır, düzenli aralıklarla… Onun bedeni, bu tempoya…” Doktor, her zamanki uyarısını yaptı. “Elinden gelen tek şey onu hayatta tutmak. Geri kalanını bana bırak.” Hiçbir şey eklemeden odadan çıktım. Çalışma odamın kapısını araladım. Tokmağı çevirdiğimde pirincin soğukluğu parmaklarıma geçti. Lambaderin sıcak ışığı, deriden yapılmış kalın dosyaların kenarlarını parlatıyor. Masanın üstünde simetrik bir kaos vardı. Yeraltı sevkiyat planları, liman vardiya çizelgeleri, iki arada kurulmuş ateşkesin kırılgan maddeleri, üç farklı muhasebenin tek sayfada buluşturduğu bir bilanço yalanı. Koltuğuma oturur oturmaz odanın kokusu yerini aldı. Cilalı ahşap, kâğıt, bir de tek malt viski. Baron’un odasındaki antiseptik ve metal kokusundan sonra burası neredeyse huzur gibiydi. Bardağa bir parça buz ve bolca viski koydum. Bir yudumu ağzıma vermeden önce masanın üstündeki son sevkiyat raporuna göz gezdirdim. Kuzey iskelesinde üç gündür rüzgâr yüksek vardı. O yüzden denizden gelen hat bir gün aksadı. Kapı tıklamadan açıldı. Emir, yine kendi evindeymiş gibi içeri girdi. Elinde kalın, gri bir dosya vardı. Dosyanın sırtına siyah bantla “Z.E.” yazılmıştı. “Bunu görmen lazım,” dedi. Dosyaya bakmadım. Gözümü ondan ayırmadan arkama yaslandım. Bardağı işaret ettim. “Anlat. Kâğıt sonra.” Emir, koltuğun sırtına omuz vurup rahatça kaykıldı. O gevşekliğin altında her zaman sıkı bir rapor vardır. “Pekala. Zühre Eryıldız. 21 yaşında İstanbul Hukuk Fakültesi 3. sınıf öğrencisi. Aslen Laznavut." "O ne lan?" "Babası Rauf Ordulu, Dün gece gördüğümüz gibi Gülce'nin arkadaşı. Hatta çok yakın dostu. Bakıldığında sıradan bir öğrenci gibi. Ama ben dibine kadar indim. Kız 9 yaşından beri eğitim alıyormuş. Başta babası olmak üzere birçok kişiden askeri eğitim almış. Birçok silahı uzmanlıkla kullanıyor. Yakın muharebe, kaçma kurtulma, arazi okuma, gece görüşle rota takibi, ip inişi, tırmanma, düşük profilli şehir intikali, kilit açma, düğüm ve bağ, basit EOD farkındalık. Ama aslen sniper olarak eğitilmiş. Annesi hemşire olsa da her türlü tıbbi konu da bilgili. Kızını da en iyi şekilde eğitmiş. İngilizce, almanca, japonca ve çince biliyor. “İlk görev?” “15 yaşındayken çıkmış. Takip ve gizli evrak alma görevi. On altısında ilk kez dış sahaya gidiyor. İlk öldürme görevi. Kusursuz bir görev. On yedisinde de komutan oluyor. Başta babası sayesinde düşünülse de kız bayağı iyi. “Albatros adı?” Emir gülümsedi. “Komutan olmadan önceki son görevi. Duyduğum kadarıyla bu sayede komutan olmuş. Kahire'de bir rehine görevi. Kurtarmadan sonra GPS sapıtıyor. Üstelik bir de gece vakti. Başlarının belaya girmemesi için acil ayrılmaları gerekiyormuş. O da gökyüzünı harita gibi okumuş. Yıldızlardan ufuk çizgisine kadar hepsi ezberindeymiş meğerse. O gece tim onhn sayesinde çıkabilmiş. Komutan olunca da "ALBATROS" adını almış." “Görevler.” Bardağı dudaklarıma götürdüm. “Kurtarma, baskın, sevkiyat, koruma ve daha birçok görev yapmış. Detaylar dosya da var. Çenemi yoramam." Derin bir nefes verip gözlerimi devirdim. “Hiç başarısızlık?” “Her yeri alt üst ettim. Hiçbir şey bulamadım. Son görevi birkaç gün Karadağ'da tamamladı. İspanyol bir asilzadenin kızını kurtardı. Üstelik kendi timine ait Sessiz Hüküm adında bir uçakları var. Şiketin sahip olduğu en iyi uçak. Dünya'daki en iyi askeri uçaklarla yarışacak kapasitedeler.” Dosyanın birkaç sayfasını çevirdim. "Şirketi zaten biliyoruz. Birçok plaza, tesis, şirket ve VIP güvenlik görevlisi sağlıyorlar. Tabi sadece paravan. Asıl işleri paralı asker olarak çıktıkları görevlerde. Rauf, eski bir albay. Ailesi sayesinde bu kadar başarılı oldu. Karısı da hemşire. Şirketin sahip olduğu tüm sağlık protokollerini ve eğitimlerini kendisi tasarlıyor. Oğlu Kerem ise bilgisayar dâhisi ve üst düzey bir hacker. 15 yaşında olmasına rağmen çok başarılı. Şirketin sahip olduğu tüm dijital sistemleri kendisi yarattı. Sistemdeki her bayt onun denetiminden geçiyor." Bir anda dudak kenarı kıvrıldı. O tanıdık iğneleyici, laubali kıvrım. “Yalnız abi bu kız ilginç. Hatta fazlasıyle ilginç. Sen de...” “Emir.” Adını tek hecede kestim. “Yok yok, bir şey demiyorum.” Elleri havaya kalktı, gülerek geri çekildi. “Siktir et, şaka bokunda kalsın. Dosya burada işte. Ben kaçıyorum.” Kapıya giderken yarım dönüp ekledi. “Kız, iş anlamında ilginç. Duygusal… neyse. Yaramazım. Hadi eyvallah.” Kapı kapandı. Odanın içinde, lambaderin sıcaklığı ile deri koltuğun soğuğu kaldı. Masamdaki gri dosyayı önüme çektim. Kapak açıldığında önce kâğıt kokusu, sonra ince koruma naylonunun hafif hışırtısı geldi. Üstte bir indeks sayfası. “I. Erken Eğitim, II. Operasyon Kronolojisi, III. Taktik Profiller, IV. Sosyal Çevre ve Rutiner, V. Vaka Notları.” “Lanet olsun.” dedim kendi kendime. “Siktir git, Asil. Bu dosyayı iş dosyası gibi oku.” Bir yudum daha içtim. Boğazım ısındı, midem değil, zihnim yandı. Fotoğrafı bir an lambaderin ışığına tuttum. Gözlerinin içindeki koyuluğun içinde küçük bir çizgi gördüm, kararlılık. Masaya yaslanıp içimden mırıldandım. “Lan Emir, lan Emir. Gider ayak kafamın içine sıçtın. İlginçmiş, duygusalmış. Sanki meraklıyım ona. Ben... ben sadece Gülce'yi düşünüyorum. Ne de olsa Anka'nın kardeşi sayılır. Kardeşimin yanındakileri tanımam önemli. Evet, evet. Başka sebebim yok." Viski bitti. Buz, bardakta küçük bir çınlama yaptı. Fotoğrafını elime aldım. Üniformayla çekilmiş bir fotoğraftı. Yüzündeki ifade sert ve korkusuz görünüyordu. Resmi masaya attım. Ayağa kalktım. Odadan çıkarken, elimde dosya yoktu. Kapıyı çekerken bir an durdum. Kısık sesle, kendi içime konuştum. “Kendine gel, EX."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE